Anadolu toprakları geçmişten günümüze geniş bir etnik, dilsel ve dinsel çeşitliliğe ev sahipliği yaptı. Bugün tarihsel bütünlüğümüzün önemli unsurlarından azınlıkları masaya yatırıyoruz. Son 9 yılda cumhuriyet tarihimizin önemli hamleleriyle büyük bir rahatlama yaşayan azınlıkların dününü, bugününü ve yarından beklentilerini dinledik.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katılımıyla geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet tarihimiz boyunca ilk kez bir kilisenin temeli atıldı. Bu tarihi adım benzer gelişmelerin habercisi olabileceği şeklinde de yorumlandı.

İSTANBUL'UN AZINLIKLARI

Ülkemizin tarihsel kimliğinde büyük yer tutan Cumhuriyet'in inşaasıyla birlikte, ait oldukları kentlerin azınlıkları, ötekileri, yabancıları olarak sancılı süreçler yaşadı. Rum, Yahudi ve Ermenilerin kendi kimlik, benlik algıları, kamusal, politik ve özel alan düzlemlerinde, gündelik hayat pratikleri üzerinden nasıl bir dönemde olduklarını hukukçulara ve azınlık cemaatlerinin liderlerine sorduk. 

Türkiye'deki azınlıkların büyük çoğunluğu bugün artık İstanbul’da yaşıyor. İstanbul kentindeki “gayrimüslim-azınlık” kimliklerinin bu inşa süreci farklı kuşak, sosyal sınıf ve cinsiyet değişkenlikleriyle ülkemizde varlıklarını sürdürüyorlar. Azınlık olmaktan kaynaklı sorunlarını, kimi zaman da avantaja dönüşen halleri kendi seslerinden görünür hâle getirebilmek amacıyla kaleme aldık.

Azınlık Cemaat Vakıfları Temsilcisi Moris Levi, Habertürk'ten Emrah Doğru'nun sorularını yanıtladı...

AZINLIKLARIN MALLARINA EL KONULDU MU? 

Azınlıkların mallarının iadesinin çok sağlıklı bir şekilde ilerlediğini belirten Cemaat (Azınlık) Vakıfları Temsilcisi Moris Levi, “2008 Aralık'ta çıkan kararname, vakıflara 1936 beyannamesinde yazılı olan gayrimenkullerini iade alma hakkı veriyordu. Bu bağlamda vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne o beyannamelerde olan gayrimenkulleri ile ilgili taleplerde bulundular. 
İki yıllık süreç içerisinde yüzlerce dosya geldi ve bu dosyaların içerisinde iade edilenler de var, reddedilenler de var; hatta bazı komik anekdotlar bile mevcut. Örneğin, Kırklareli’nde Yahudi mezarlığı var. Yahudi mezarlıklarında mezar taşlarının üzerine İbranice yazılar bulunuyor. Semtin ismi Yahudi mezarlığı.  Kırklareli Cemaati, Yahudi mezarlığının iadesini talep ediyor ama Vakıflar Genel Müdürlüğü 1936 beyannamesini esas aldığı için onu iade etmiyor. Hatta bu konuda o zamanki temsilci Laki Vingas savunmasını yaparken şunları söylüyor: '1936 yılında Kırklareli Yahudi Vakfı, bu talepte bulunmamış olabilir ama orası Yahudi mezarlığıdır.' Gelen cevapta, Yahudi mezarlığı olduğunun nereden bilindiği soruluyor. Mezar taşları üzerinde İbranice yazıyor ama Yahudi mezarlığı olarak kabul edilmiyor. Şimdi bu durumda olan, 1936 beyannamesinde listede hükmü olduğu için, vakıflar nezdinde, bu talepte bulunulamıyor.” 

“TÜRKİYE SON 20 YILDIR İBADET ÖZGÜRLÜĞÜ ÜZERİNE TİTREYEN BİR ÜLKE OLDU”

Cemaat Vakıfları Temsilcisi Moris Levi, azınlıkların ibadet özgürlüğü konusunda şunları söylüyor: “Türkiye özellikle son 20 yılda ibadet özgürlüğü üzerine titreyen bir ülke oldu. Bu bakımdan hiçbir sıkıntı yok, herhangi bir Hristiyan veya Yahudi kendi çevresindeki mabetlerde ibadetini yapabilir. Hiçbir izin almasına gerek yoktur, ibadetini özgürce ifa edebilir Hatta bazı ibadetler, ibadethanenin dışına da taşabilir. 

Süryani Kadim Vakfı Başkanı Sait Susin, Türkiye'de son 10 yılda hayal bile edilemeyecek noktalara gelindiğini söyledi...

 

"CEMAATLER KÜÇÜLDÜĞÜ ZAMAN BAĞIŞ TOPLAMAKTA ZORLANIYOR"

Levi sözü ibadethanelere getirip konuşmasına şöyle devam ediyor: İbadet özgürlüğünün, kanunlar nezdinde ve toplum vicdanında olması, tam anlamıyla bütün cemaatlerin, rahat bir şekilde ibadet ettikleri anlamına gelmiyor, birtakım başka sebepler var. Bugün çok küçülmüş olan Hristiyan ve Musevi cemaatleri bazı ibadethanelerini ayakta tutmakta zorluk çekiyorlar. Öte yandan herhangi bir caminin imamı maaşını diyanet işlerinden alıyor. Oysaki bir kilisedeki papaz veya sinagogdaki haham veya hazan (duahan) bu olanaktan faydalanamıyor. Kendi cemaatinin topladığı kaynaktan (bağış) maaşını alabiliyor. Cemaatler küçüldüğü zaman bağış toplamakta da zorlanıyorlar. Bu da ibadetlerin istenilen seviyede olmasını engelliyor” 

“DİN ADAMI YETİŞTİME SORUNUMUZ VAR”

Din adamı yetiştirmek ile maddi kaynaklar arasında ters orantıya işaret eden Levi, ”İlahiyat fakültelerinde din adamı yetişebiliyor ama Musevi din adamı veya Hristiyan din adamı yetiştirebilmek için ya alaylı usulüyle usta-çırak biçiminde yetiştiriliyor ya da yurt dışına teolojik eğitime gönderiliyor. Bu da sonuçta bir maddi kaynak gerektiriyor. Özellikle Anadolu’da bulunan küçük Hristiyan cemaatler ne binalarını ayakta tutabiliyor ne de din adamlarını yeteri kadar istihdam edebiliyor” diye konuşuyor. 

"GÜVENLİĞİ SAĞLAMAK CİDDİ MALİ YÜK"

Maddi kaynakların yetersizliği din adamı yetiştirme önünde sorun olmanın yanısıra ibadethanelerin güvenliği ile de ilintili. Sinagogların güvenliğiyle ilgili beklentilerini dile getiren Levi, “Yahudi temsilcisi olarak söyleyebilirim ki, güvenlik konusunda son 30 küsur senede sinagoglar birkaç kez saldırıya uğradı. Emniyet teşkilatı bu konuda gerçekten büyük bir özveriyle Yahudi ve Hristiyan ibadethanelerini koruyor. Özellikle dini günlerde koruma sağlıyor ancak kapıdan içeri girecek olan cemaat mensubunu tanıyacak ve  sürekli orada bulunan, güvenliğe yardımcı olan hizmet elemanına da ihtiyaç var. Örneğin, sinagoglar bunun için güvenlik şirketleri dedikleri bazı yerlerden bu şekilde hizmet elemanı istihdam ediyorlar. 2018 yılında İstanbul’da sadece cumartesi günleri ibadetlerinde açmış olduğumuz sinagoglar ve okulumuz için 1.5 milyon liraya yakın bir bütçe ayırmak zorunda kaldık. Güvenliğe yardımcı elemanlar bulundurmak için de bu son derece büyük bir yük. Tabii ki camiler de korunuyorlar ama bu kadar yoğun korunmasına gerek kalmıyordur” diye konuştu. 

“MİLLİ EĞİTİM BAKANIMIZLA GÖRÜŞÜYORUZ”

Çok sayıda Ermeni ve Rum okulunun Türkiye’de sağlıklı ve sürdürülebilir bir şekilde eğitim verdiğini sözlerine ekleyen Moris Levi, “Süryaniler ise geçtiğimiz gün Florya Yeşilköy’de bir kilise temelini attılar. Yahudilerin ise Ulus’ta kendi dillerinde eğitim veriliyor, ilaveten İngilizce eğitim de veriliyor. Türk Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından diplomaları kabul ediliyor; hatta kendilerine birtakım destekler de veriliyor. Tarih, coğrafya, sosyal bilgiler, Türkçe gibi derslerin öğretmenlerini talep halinde MEB kendi finanse ediyor.  İmam hatip okullarında Müslümanlığın dini kuralları ve yaşam şekilleri öğretiliyor. Bizde de örneğin, Yahudi okullarında Yahudi dini eğitimi veriliyor. Dolayısıyla bu okullara o gözle de bakılmasının faydası olduğuna inanıyorum,  herkes bu görüşte olmayabilir ama ben bu açıdan bakılması gerektiğine inanıyorum". 

Taleplerini Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk'a ilettiklerini ifade eden Levi sözü yine ekonomik sıkıntılara getiriyor: 

"Örneğin, devlet bir imam hatip okuluna maddi olarak ne yardımı yapıyorsa Musevi okuluna da talebi halinde aynı şekilde yardım yapmalı çünkü kolay değil, eğitim pahalı bir şey ve iyi bir öğretmen bulundurmak mecburiyetindesiniz. Özellikle bugünkü rekabet dünyasında çocukları çok iyi yetiştirmek zorundasınız. Musevi cemaati olarak bu talebimizi de şu anki Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk'a ilettik”

“SON 17 YILDA HAYAL EDEMEYECEĞİMİZ NOKTADAYIZ”

Sözlerine “Dünyada azınlık neyse Türkiye’de de, İstanbul’da da azınlık odur” cümleleriyle başlayan Süryani Kadim Vakfı Başkanı Sait Susin, ülkedeki demokratikleşme süreçlerinin azınlık hakları noktasında da önemli değerler kazandırdığına vurgu yapıyor:

“Cumhuriyet tarihi boyunca azınlıklarda gerçekten çok ciddi sıkıntılar yaşandı; ancak son 16-17 yılda biz Cumhuriyet tarihi boyunca, hayal edemeyeceğimiz birtakım imkanlara kavuştuk. Birtakım gayrimenkuller alınmıştı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Orman Bakanlığı tarafından alınmış birçok yer vardı. Cumhuriyet tarihi boyunca değişik zaman dilimlerinde çıkan kanunlarla el konulan gayrimenkuller vardı. 2008' de çıkan Vakıflar Yasası ile gerçekten bütün azınlık vakıflarına bir nefes alma imkanı sağlanmış oldu. Süryaniler açısından bu maddede bir eksiklik var; 1936’da beyanname verilmiş, o yıl Mardin’de çok büyük bir kış yaşandığı için ki zaten o günkü şartlarda ulaşım çok güç, bir de kar-kış kıyamet olunca dolayısıyla köylere, kasabalara ulaşamamışlar.  Birçok gayrimenkulü yazma imkanı olmadı. Burada devletimizin 1936 beyannamesini ölçü kabul etmiş olması, bence bir eksiklik. Bunun ileride telafi edileceğini, edilebileceğini düşünüyorum; çünkü gerçekten bu son 16-17 yılda devletin her kademesine istediğimiz anda ulaşabiliyoruz, dertlerimizi anlatıyoruz ve anlattıklarımızın büyük çoğunluğuna çözüm bulunuyor. Bu konuda çok iyi niyetle yapılan çalışmalar var”. 

Süryani Kadim Vakfı Başkanı Sait Susin ve vakıf başkan yardımcısı Kenan Gürdal'la (solda) birlikte Süryani Kadim Meryam Ana Kilisesi'nin önünde Habertürk'ten Emrah Doğru ile birlikte

“İSTANBUL EMNİYETİNDEN DESTEK GÖRÜYORUZ”

"İbadet özgürlüğü açısından hiçbir sorunumuz yok" diye konuşan Sait Susin, “Cumhuriyet tarihinde de hiç olmadı, şu anda da olmuyor; tam tersine özellikle 5-6 yıldır kiliselerimizde etkinlik yapacağımız zaman, emniyet müdürlüğü bizden tarihleri daha önceden istiyor ve oraya takviye güçleri gönderiyor. Allah’a şükürler olsun şimdiye kadar da herhangi bir nahoş olay yaşanmadı. Özellikle İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü bizi çok hassasiyetle dinliyor, hassasiyetle gerekli güvenlik önlemlerini alıyor".

“CEMAATİN BAĞIŞLARIYLA AYAKTA DURUYORUZ”

Eğitim konusundaki en büyük sıkıntının maddi imkansızlıklar olduğunu kaydeden Susin, “Burada Lozan’a aykırı olarak Cumhuriyet tarihi boyunca, Süryanilerin aynı şekilde Keldanilerin okul kurmalarına engel olundu. Çıkarılan yönetmelikte sadece Ermenilerin, Rumların ve Musevilerin okul açabileceği şeklinde bir yorum getirilmişti. 2013'te bu konuyla ilgili yaptığımız temaslar sonucunda MEB yetkilileri mahkeme kanalıyla bu işin  çözülebileceğini söyledi ve mahkeme kararıyla bizim de artık okul açma imkanımız oldu"

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın geçtiğimiz hafta Süryani kilisesinin temellerini atmış olmasının çok büyük önem taşıdığını anlatan Susin devamla şunları söylüyor: 

"Tabii 1928'den sonra son kapatılan okulumuzdan bu yana hiçbir okul açamamıştık, deneyimimiz yoktu. Biz de anaokulu ile başladık, şu an ortaokulu da liseyi de açabiliriz ama maddi yönden sorunlar var. Özellikle Süryanilerin bütün malı mülkü, gayrimenkullerinin hepsi Güneydoğu'da, biz İstanbul’a  1950'li yıllarda geldik. Dolayısıyla gelir getirici herhangi bir gayrimenkulümüz yok. Genelde cemaatin bağışlarıyla ayakta duruyoruz. Şu an da gündemimizde 2-3 proje var, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla İstanbul Yeşilköy'de Süryani kilisemizin temeli atıldı. Bu, Cumhuriyet tarihinde bir ilktir. Onun iradesi olmamış olsaydı bu temeli atmak mümkün olmayabilirdi". 

TÜRKİYE'DEKİ AZINLIKLARIN DURUMU 

Türkiye'de azınlıklar denince ilk akla gelen hukukçulardan birisi olan avukat Kezbah Hatemi'yle konuşuyoruz. Kezban Hanım Türkiye’deki azınlıklarının durumunu tarihsel perspektiften bakarak Haberturk.com’a uzun soluklu bir değerlendirme yapıyor: 

VAKIFLARIN DÜNÜ, OSMANLI’DA VAKIFLAR

Hatemi şöyle başlıyor:

Osmanlı Dönemi'nde kilise vakıfları gibi vakıflar padişah fermanı veya sadrazam emriyle kurulabiliyordu. Osmanlı’dan önce de İslam’ın ilk döneminden itibaren Fatih'ten sonra manastırlara ve kiliselere dokunulmazlık tanınıyordu. Ancak fetihle ele geçirilen belgelerde en büyük kilisenin camiye çevrilmesi kuralı Kuran’ı Kerim'de temel bulması çok şüpheli olmakla birlikte  bir teamül olarak yerleşmişti. İstanbul’da da böyle yapıldı. Ayasofya camiye çevrildi; fakat daha sonra da bazı kiliselerin cemaatlerin elinden alınarak cami yapılması işlemlerine rastlanıyor. Yine Osmanlı döneminde yeni kilise veya manastır kurmak için padişah fermanı gerekiyordu. Müslümanların yaptığı gibi şer’iye mahkemesine başvurarak dini vakıf kurulması ihtimali çok zayıftır. Çünkü vakıf hukuku şu sonuca ulaşmıştı; Vakfın amacı kurbettir, diğer bir deyişle Allah’a yaklaşma Allah rızası için vakıf kurulur, alelade bir bağışlama değildir. Bu yüzden de Batı dillerinde sadaka gibi “karidas” teriminin karşılığı olan kurbet kastı aranmalıydı ancak kurbet kastı da objektif ve subjektif olarak iki anlamda ele alınıyordu.

"YA PADİŞAH FERMANIYLA YA DA ŞER'İ MAHKEME KARARIYLA"

Birincisi, vakfedenin itikadında kurbet idi. Buna subjektif şart diyebiliriz. Ancak bir de objektif şart vardı. Bu da sadece vakfedenin itikadında değil haddi zatında da vakfın amacının kurbet olması gerekirdi. Oysa Kur’an-ı Kerim kitap ehlinin ibadetlerine müdahale etmemeyi emrediyordu. İhtiyaçlarına göre yeni kilise ve manastır da kurabilmeleri gerekirdi. Fakat şeri’e mahkemesine başvurdukları takdirde objektif kurbet şartı gerçekleşmemiş sayılacağı için talep reddedilecekti. Bu sebeple kilise ve manastır gibi kurumlar için padişah fermanı yoluna başvuruluyordu. Cemaatlerin yoksulları için vakıf kurulması kurbet kastını gerçekleştirmiş sayılmalıydı. Çünkü hangi dinde olursa olsun yoksullara yardım kurbet kastına uygun sayılması gerekirdi. Ancak bu gibi vakıflar da özellikle Tanzimat Devri'nden sonra kurulmuştur. Özellikle Balyan ailesinin Ermeni Cemiyeti yoksulları lehine şer’iye mahkemesine başvurarak kurduğu vakıflar vardır. Bunlar da genellikle para vakıflarıdır...

Lozan'dan günümüze azınlıklarla ilgili yetkin isimlerden biri olan Avukat Kezban Hatemi cemaatlerin günümüzdeki durumlarını anlattı... 

LOZAN VE CUMHURİYET İLE BİRLİKTE AZINLIKLAR

Av. Hatemi sürecin Cumhuriyet döneminde işlerin farklı boyutta geliştiğine dikkat çekiyor:

"Milli mücadelenin sona ermesinden sonra Lozan Anlaşması, cemaat dini ve hayri müesseselerinin de Müslüman Türk vatandaşlarının kurumlarıyla aynı güvenceleri haiz olacağını ve Müslüman Türk vatandaşlarına tanınan haklar genişledikçe bu haklardan cemaatlerin de yararlanacağı kuralını getirdi. Ne var ki bu kez de Avrupa’da ve bizde ırkçılık cereyanları güçlendi. 
Avrupa’nın yaklaşan tehlike dolayısıyla kendi derdine düştüğü sıralarda bizde çıkarılan Vakıflar Kanunu’nun (1935) Lozan anlaşmasına uygun olduğu söylenemezdi.  Müslüman vakıflarına da uygulanan müdahaleci hükümler dolayısıyla yabancılara da bu kadar güvence verilmesi gerektiği görüşü hakim oldu. Bir taraftan da emvali metrukeye hazinenin el koyması uygulaması devam ediyordu.  1930 Belediyeler Kanunu ile mezarlıklar belediyelerin yönetimine geçti. Metruk mezarlıklar da doğrudan doğruya mülkiyete geçmiş sayıldı. Metruk mezarlık olduğu iddia edilen yerlerdeki küçük kiliseler ve mezarlar yok edilerek inşaata açıldı. Müslüman mezarlıkları da benzer uygulamalara konu oldu.   Taksim Elmadağ’daki Surp Agop Ermeni Mezarlığı tamamen ortadan kaldırıldı. Cihangir'deki müslüman mezarlığı da aynı akıbete uğradı. Bu bölgelerde yeni inşaatlar yapıldı. Mezarlıklar belediye eline geçtiği için mesela Patrikhanenin aforoz ettiği kişiler dahi bu mezarlıklara belediye emriyle defnedildi. Cemaat vakıfları da Müslüman vakıfları gibi mülhak vakıf sayıldı. Bir nev’i idari vesayet altına alındı“

ÇOK PARTİLİ DÖNEMLE BİRLİKTE AZINLIKLAR

Hatemi, 1946’da başlayan demokrasi akımının, özellikle Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra ABD ile ilişkilerini güçlendirmek için azınlıklara tanınan özgürlüklerin fiilen genişlemesine sebep olduğunu söyleyerek konuşmasını şöyle sürdürüyor:  “Bu devirde birçok Müslüman olmayan cemaat mensupları kendi vakıflarına bağış veya ölüme bağlı kazandırma yapabildiler. Olağanüstü kazandırıcı zaman aşımıyla bunların taşınmaz kazanması da mümkün görüldü. Ruhban Okulu açık kalmaya devam ettiği gibi Ermeni cemaatine de Ruhban Okulu açma imkanı tanındı. Ne var ki 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül olayları bu havayı gölgeledi. Ardından da 27 Mayıs 1960 darbesi geldi. Bu dönemde özellikle Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ilhak teşebbüsleri dolayısıyla askeri yönetimin şoven zihniyeti kuvvetlenmeye başladı. Seçimden sonra da gitgide güçlenerek devam etti. Nihayet 1969-70’de Yargıtay İçtihadı ile 1936’da Cemaat Vakıflarının verdiği beyannamelerde zikredilen taşınmazlardan başka cemaat vakıflarının taşınmaz edinme ehliyetinin olmadığı görüşü hakim oldu. Bu görüş kanunlara tamamen aykırı idi. Buna rağmen şoven duyguların güçlenmesi ile uygulamadan kaldırılmadı. Ayrıca Medeni Kanun değiştirilerek (1967) cemaat vakıflarının kurulması Kanun hükmüyle yasak hale getirildi. Yine bu dönemde Büyükada Rum Yetimhanesi’ne yangın tehlikesi gerekçesi ile müdahale edildi ve boşaltıldı. 1970’de Ruhban Okulu’nun kapatılması sağlandı. Bu hava 2000 yıllarına kadar devam etti” diye konuştu. 

AB SÜRECİ İLE BİRLİKTE AZINLIKLAR

Hatemi sözlerini Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin hareketlendiği sürece getiriyor: “Avrupa Birliği'ne aday olma devrinden önce Vakıflar Genel Müdürlüğü bu kez de şöyle bir uygulamaya başvurdu: 1936  Beyannamelerinde zikredilmeyen taşınmazlar ister satış yoluyla elde edilmiş olsun isterse ‘Ölüme Bağlı Tasarruf’ söz konusu olsun, Vakıflar Genel Müdürlüğü dava açarak bunların kayıtlarının düzeltilmesini isteyecektir. Bu uygulama ciddi suretle hukuka aykırı görünümlere yol açtı. 

2000’li yıllardan itibaren ve özellikle 2’nci Medeni Kanun'dan sonra Avrupa Birliği'ne adaylık sırasında kanuni değişiklikler yapma ve yeni bir Vakıflar Kanunu çıkartma eğilimi doğdu. Ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün tutumu değişmemişti. Buna rağmen yeni Vakıflar Kanunu (2007) öncekine göre Avrupa ile uyum havasında bazı ilerlemeler gösteriyordu. Ne var ki; el konan cemaat vakıfları mallarının tamamen iadesi o gün olduğu gibi bugün de sağlanmadı“. 

AK PARTİLİ YILLAR VE AZINLIKLAR

Avukat Kezban Hatemi, “AK Parti iktidarı döneminde 2007 sayılı Vakıflar Kanununa getirilen değişiklikle Cemaat Vakfı mallarının kamu tüzel kişilerinin elinde bulunması halinde aynen iade talep edilebileceği, özel hukuk kişilerin eline geçenleri için de bedel talep edilebileceği kuralı getirildi” diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Fakat bu hüküm de Enval-i Metrukeden sayılmış taşınmazların iadesini sağlamıyordu. Zaman zaman da bu değişiklik hükümlerinin kapsamına girmeyen bir taşınmaz söz konusu olduğu iddiasıyla vakıflar meclisi talepleri reddediyordu. Süryani Katolik Kilisesine önce Hazine ardından Vakıflar Genel Müdürlüğü el koymuştu. İade edilmedi fakat Süryani cemaati ile bir anlaşma yapılarak uzun süreli kira yapılmış sayıldı. Sultan Hamit devrinde Patrikhane adına tesciline müsaade edilmiş Büyükada Rum Yetimhanesi de iade edilmedi. Ne var ki, AİHM’de açılan davayı Patrikhane kazanınca o dönemde Başbakan olan Cumhurbaşkanının direktifiyle tazminat ödemek yerine aynen iade etme kararı verildi. Bunlar olumlu gelişmelerdir. Ne var ki, ideale varmaktan uzaktırlar. Birçok Hristiyan Manastırı Enval-i Metrukeden sayılarak Hazine'nin mülkiyetine geçmiştir. Bir kısmı üçüncü kişilere satılmış ve inşaat yapılmıştır. Bazı vakıfların alanına giren koruluk yerlere Orman Genel Müdürlüğü müdahale ederek bunları Cemaat Vakıflarının elinden alabilmektedir. Bu konuda hukuk devleti ilkelerine uygun bir kanunlaştırma gereklidir. Aksi takdirde bu cemaatler AİHM’ye başvurduğu takdirde davayı kazanmaktadırlar. Bundan da Türkiye’nin hukuk devleti olduğuna dair şüpheler uyandırılmakta ve ayrıca AİHM Kararı ile hukukun gereğini yapma davranışı milli itibarımızı da zedelemektedir. 

CEMAAT VAKIFLARI

Cemaat Vakıflarının, gerek 1936'dan sonra edindikleri taşınmazların eski maliklerine devredilmesi, gerekse de 1936 beyannamelerinde beyan edilen taşınmazların tapuya tescillerinde yaşanan sorunlar ve benzer problemleri çözmek için ilk defa 2003 yılında AB uyum yasaları çerçevesinde Genel Müdürlük tarafından düzenlemeler yapılmaya başlandı. 
Bu düzenleme ile: 

365 adet taşınmaz mal, vakfı adına tescil edildi. 
Ayrıca cemaat vakıflarınca,
38 adet taşınmaz mal bağışı alınmış,
12 adet taşınmaz mal satın alınmış,
11 adet taşınmaz mal satılmış,
 4 adet taşınmaz mal kat karşılığı olarak değerlendirildi. 

2008 yılında yürürlüğe giren 5737 sayılı Vakıflar Kanunu ile

1936 beyannamelerinde kayıtlı olup, halen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına kayıtlı taşınmazlar ile mal edinememe gerekçesi ile Hazine ile Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçen taşınmazların vakıfları adına iadesi öngörüldü. 

Bu düzenleme ile ;

181 adet taşınmaz mal vakfı adına tescil edildi. 

Ayrıca;

150 adet taşınmazın tapuda isim tashihi yapılmak suretiyle mülkiyet sorunu çözümlendi.  
Her iki düzenlemenin uygulaması esnasında görülen eksikliklerden, 1936 beyannamesinde kayıtlı olup, malik hanesi açık olan taşınmazlar, kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazlar, kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ve çeşmelerin vakıfları adına tapuya tescilleri ile Cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tapuda kayıt edilen taşınmazlardan üçüncü şahıslar adına kayıtlı olan taşınmazların rayiç bedelinin vakıfları adına ödenmesi gibi sorunların çözümü için 5737 sayılı Vakıflar Kanununa 27.08.2011 tarihinde geçici 11. madde eklendi. 
Yapılan bu düzenleme ile cemaat vakıflarının 1936 beyannamesinde kayıtlı olan taşınmazları ile sonradan edinilen ve üçüncü şahıslara geçen taşınmazlarına ilişkin mülkiyet sorunları çözüme kavuşturulması öngörüldü. 

GEÇİCİ MADDE 11: 

“Cemaat vakıflarının; 

a) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup malik hanesi açık olan taşınmazları,

b) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine,  Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları,

c) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ve çeşmeleri,tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on iki ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından sonra, ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilir. Cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Genel Müdürlük adına tapuda kayıt edilen taşınmazlardan üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların Maliye Bakanlığınca tespit edilen rayiç değeri Hazine veya Genel Müdürlük tarafından ödenir. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir." hükmünü içeriyor. 

5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun Geçici 11. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik 01/10/2011 tarih ve 28071 sayılı Resmi Gazete' de yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve bu kapsamda yapılan başvurulara ilişki değerlendirmeler 2014 sonu itibarıyla sonuçlandırılmıştır.  
Bu düzenleme ile ;

333 adet taşınmaz malın vakfı adına tesciline,
21 adet taşınmaz için bedel ödenmesine karar verilerek çözüme ulaşıldı. 

Yukarıda belirtilen düzenlemeler ile;

2003-2014 yılları arasında:

TOPLAM:

1029 tanınmaz malın cemaat vakıfları adına tesciline,

21 taşınmaz malında cemaat vakıflarına bedelinin ödenmesine karar verildi. 

Ayrıca,

5737 sayılı Vakıflar Kanununa 27.03.2018 tarihinde eklenen geçici 13. madde kapsamında kalan mezarlık ve ibadethane (kilise, manastır, vb.) vasıflı  55 taşınmazın mülkiyeti  4 Süryani vakfına devredildi. 

Diğer taraftan cemaat vakıflarınca atıl vaziyette kullanılmayan okul vasıflı hayrat taşınmazlar, gelir getirici akara dönüştürülüyor.  
Cemaat vakıfları, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün en üst karar organı olan Vakıflar Meclisi'nde kendilerinin seçtiği  1 temsilci ile temsil ediliyor. 
24.12.2017 tarihinde yapılan lV. dönem Vakıflar Meclisi seçimleri sonucunda Vakıflar Meclis Üyesi seçilen Moris Levi, Cemaat Vakıflarını temsilen bu görevi yürütüyor.

Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları'nı ve Gizlilik Sözleşmesi'ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

BU EKRANI KAPATMAK İÇİN TIKLAYIN!
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!(0)
* Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!