Nuray Ekşi: Teklif ettiğinizin iki katını verelim, mülteciler sizde kalsın
Pınar Erbaş, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında devam eden mülteci görüşmelerini ve gündemdeki bir çok konuyu Prof. Nuray Ekşi'ye sordu.
FOTOĞRAFLAR: SERHAN SEVİN
"Haziran sonuna kadar Avrupa'ya vizesiz seyahat edebileceğiz." Kulağa hoş geliyor. Brüksel'deki AB-Türkiye zirvesi sonrası en çok konuşulan başlıklardan biri buydu. Ancak zirvede, geri kabul anlaşması kapsamında, Türkiye'den Avrupa'ya giden düzensiz göçmenlerin geri gönderilmesi, AB, Türkiye'ye gönderilen her Suriyeli'ye karşılık yine Suriyeli bir mültecinin Türkiye'den AB ülkelerine yerleşmesi gibi maddeler de konuşuldu. Şimdi gözler 18 Mart'ta. Zira o tarihte taraflar yeniden bir araya gelecek. Anlaşma hedeflerinin pratikte yaşama nasıl geçeceği ele alınacak. Onlarca mülteci Avrupa sınırlarına dayanmışken acelesi olan AB, eli rahat olan Türkiye'ydi. Şimdi durum nedir? Geri kabul anlaşması Türkiye'yi göçmen kampına mı çevirir? Vizesiz seyahat bizim için gerçekten mümkün mü? Ve tabii BM temsilcilerinin de sıklıkla altını çizdiği konu; tüm bu konuşulanlar insan haklarına aykırı mı, değil mi? Gündemdeki sıcak başlıkları milletlerarası özel hukuk ve mülteci hukuku uzmanı Prof. Nuray Ekşi'ye sordum.
AB-Türkiye zirvesinde henüz bir anlaşma sağlanmadı. AB liderleri Türkiye'nin önerilerini tartışıyor. Eğer anlaşma olursa bizi neler bekliyor?
Türkiye, AB'de yaşayan tüm düzensiz göçmen statüsündeki, yani elinde pasaportu, vizesi, çalışma ve ikamet izni olmayan Türkiye vatandaşlarını geri kabul edecek. Zaten hiçbir devlet kendi vatandaşı geri gönderildiğinde "Hayır" diyemez. Bu bir uluslararası hukuk kuralıdır. Bu anlaşma 2014'te resmi gazetede yayınlandı. Ancak henüz protokolünü yapmadık. Sonra bize, üçüncü ülke vatandaşları da, yani Türk vatandaşı olmayıp Türkiye üzerinden AB'ye giden Pakistanlı, İranlı, Afgan, Mısırlı, kim varsa onlar da geri kabul edilecek dendi. Türkiye de "Bu anlaşma bana hiçbir fayda sağlamıyor" diyerek masaya oturmadı. Geri kabul anlaşmasını imzalamamız için şimdi de ortada hiçbir neden yok.
Vize serbestisi?
O iş, AB'nin bizi ikna etmek için ortaya attığı bir ödül. Üstüne bir de geri kabulde ortaya çıkacak mali sıkıntılar için o meşhur, şimdi 6 milyar euro'ya çıkarılan mali yardımı ekledi. Kamuoyu da 'vizesiz Avrupa' lafına çok rağbet gösterince anlaşma tarihi öne çekildi.
Ama vizesiz seyahat hakikaten rüya gibi duruyor...
İyi de zaten 1973'te yürürlüğe giren Ankara anlaşmamız var. Buna göre AB'nin bize 3 aya kadar olan kısa süreli giriş çıkışlarda vize uygulamaması lazım. Buna rağmen hâlâ bizden vize alınıyor, yani anlaşma ihlâl ediliyor. Kazanılmış hakkımızın peşine düşmemiz gerekirken, Türkiye'ye ciddi külfetler getirecek başka bir anlaşmayı imzalamak üzereyiz.
Türkiye vatandaşlarının Shengen Bölgesi'ne vizesiz girebilmesi için yerine getirilmesi gereken meşhur 72 kritere de değinelim biraz... Fransa Cumhurbaşkanı Hollande bunları her fırsatta hatırlatıyor...
AB kısaca "TC pasaportu taşıyan kimseden vize almayacağım" demiyor. Bir sürü şart sunmuş. Her isteyene değil, hizmet almak ya da vermek için çıkana serbest. Yani profesör Mehmet'e de, bakkal Ahmet'e de serbest gibi bir durum yok ortada. Söz konusu 72 kriter arasında 'insan kaçakçılığını önleyeceksin' gibi maddeler de var. Türkiye zaten insan ticaretini engellemeye çalışıyor. Ama takdir edersiniz ki üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede devlet ne kadar tedbir alırsa alsın maalesef bazen yetersiz kalınabiliyor. Başka ülkelerle işbirliği gerekli.
Europol'un raporuna göre geçen yıl insan kaçakçıları 4 milyor euro elde etmiş. "Geri kabul anlaşmasıyla bu çeteler çökertilmiş olacak. AB'ye yasal yollarla gelmek mümkün olduğu için kimse kaçakçılara ödeme yapmak zorunda kalmayacak" deniyor.
Sanıyor musunuz ki bitecek. İnsanlar ne pahasına olursa olsun Avrupa'ya gitmek istiyor. Bunun yollarını yine arayacaklar.
"GÖÇMENLER İÇİN TAVAN SINIRLAMASI KOYDURALIM"
Geri kabul anlaşmasında bizi en zor duruma sokabilecek husus üçüncü ülke vatandaşlarının da geri kabulü mü?
Tabii. Hatta öncesinde "Suriyeliler bu kapsamda olmayacak" deniyordu. Son zirvede Suriyeliler de eklendi. Biz hep açık sınır politikası uyguladık, "Suriyeli kardeşlerimize daima sahip çıkacağız" dedik. İnsan hakları odaklı bir yaklaşımımız vardı. Ancak halihazırda kaldırabileceğimiz yükün çok üzerinde sayıda mülteci barındırıyoruz. 800 bin kişi Yunanistan'da bekliyor. AB'den kaç kişi geleceğini henüz bilmiyoruz. Bu insanları nereye yerleştireceğiz?
Ama bir yığılma olmayacağı, çünkü her gelen Suriyeli'ye karşılık ülkemizdeki bir Suriyeli'nin Avrupa'ya gönderileceği söyleniyor...
Ülkendeki düzensiz göçmenleri beğenmiyorsan, bak bendekiler düzenli, onları vereyim, sendekileri de düzenleyeyim deniyor kısaca. Ama burada da bizi bekleyen çok büyük riskler var. Diyelim Türkiye'den gönderilen Suriyeli, gittiği ülkede iltica talep etti. O ülkenin değerlendirmeye alıp "Sana mülteci statüsü vermiyorum" deme hakkı var. O zaman yine düzensiz göçmen sayılacak ve bize geri yollanacak. Kısır döngü gibi bir şey bu; sonu yok.
Suriye sınırında bir güvenli bölge oluşturulması için diretiyoruz. Bu bir çözüm olmaz mı?
Biraz geç kalındı. Suriye'nin kuzeyinde güvenli bir yaşam alanı oluşturulup okul, eğitim, sağlık, sosyal yardım gibi hizmetler verilebiliyor olsaydı, sınırda biriken yığınla insana "Bakın, gelmenize gerek yok. Zaten ülkeniz içinde size güvenli bir ortam sunuyoruz" denebilirdi. Kaldı ki güvenli bölge konusunda ABD ya da AB hâlâ ikna edilebilmiş değil.
Peki Türkiye ne yapabilir?
Suriyeliler kapsam dışında tutulsun diyebiliriz. AB'de hangi ülkede kaç düzensiz göçmen olduğunu biliyor muyuz? Bu yüzden protokole, tavan sınırlaması koydurtabiliriz. "Yılda en fazla 500 mülteci alabilirim" gibi bir tavrımız olmalı ki önümüzü görebilelim. Suriye'deki iç savaş sadece bizim değil, tüm dünyanın meselesi. Uluslararası yük paylaşımı olmalı. "Ben tek ülkeyim, siz 28 ülkesiniz" demeliyiz. Neden tüm yük bizim üzerimize bindirilmeye çalışılıyor?
Aslında Almanya, İsveç, Norveç gibi ülkeler, çalışacak insan, özellikle de ara eleman açıkları olduğunu söylerler. Bu göç dalgasının bir bölümünü 'potansiyel eleman' olarak görüp durumu kendi lehlerine çeviremezler miydi?
Almanya geçen yıl 1 milyona yakın mülteci alacağını söyledi. Aldı mı, hayır. Çünkü düzenli bir politika izlemek istiyor. 5 bin, 10 bin gibi rakamlarla yavaş yavaş kendine uygun olanları kabul ediyor. Kişinin diline, dinine, ırkına, dil eğitimine, genç ya da yaşlı oluşuna göre seçim yapıyorlar. Diğer ülkeler de öyle. Ama biz çok cesuruz. Herkesi alıyoruz.
“KEŞKE ‘TEKLİF ETTİĞİNİZİN İKİ KATINI VERELİM, MÜLTECİLER SİZDE KALSIN’ DESEYDİK”
Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun görüşme sonrası "Kayseri usulü pazarlık ettik" lafı çok konuşuldu...
“AB'nin verdiği rakamlar çok komik. Dolayısıyla masada çok mücadele ettik. Kayseri usulü pazarlık yapmak zorunda kaldık" denmek istendi sanırım.
Sürekli lafı geçiyor ama bize hâlâ kimse para vermedi...
Şu para konusunu da yavaş yavaş bir kenara bırakmakta fayda var. İmajımızı çok zedeleyen bir duruma dönüştü. Dış basında bu durumu, “Mülteci şantajıyla para isteniyor” gibi başlıklarla verenler oldu. Halbuki bizim derdimiz para değil. Kaldı ki bu, parayla çözülecek bir mevzu da değil. Keşke masada "Teklif ettiğinizin iki katını biz verelim, mültecileri de siz paylaşın" deseydik.
"MÜLTECİLER SİL BAŞTAN HAYAT KURMAK ZORUNDA KALACAK"
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Avrupa Direktörü Vincent Cochetel, "İnsanları hiçbir güvence olmadan Türkiye'ye geri gönderme planı, uluslararası hukuka ve Avrupa hukukuna aykırı" dedi. Mülteci hakları ne olacak?
Pazarlık yapılan konu insan hayatı. Türkiye'de düzenini oturtmuş onlarca mülteci sil baştan bir hayat kurmak zorunda bırakılıyor. Yunanistan'daki mülteciler "İsyan çıkarırız, yine de dönmeyiz" diyorlar. Zorla mı yapacaksınız? Zar zor Avrupa'da bir ülkeye ulaştım diyelim. "İltica etmek istiyorum" dediğimde, "Türkiye ile geri kabul anlaşmam var, seni geri yollamak zorundayım" diyecekler. Yani iltica etme hakkım elimden alınacak. Bu yüzden Avrupa'da gittiği ülkede iltica talep eden, "Mülteci olarak geldim" diyenler, kapsam dışı tutulmalı. Bir de sanıyor musunuz ki onca mülteci bize gönderildiğinde mesele kapanacak. Aksine herkesin gözü üzerimizde olacak. İnsan hakları örgütleri üzerimize gelecek. AB pek çok kez insan haklarını ihlâl ediyor, raporlara da geçiyor bu ama o kadar etki yaratmıyor. Türkiye'de ise yapılan en ufak bir şey, kıyamet kopartıyor. Demiyorum ki ihlâllere göz yumulsun, kimse sesini çıkarmasın. Ancak her seferinde biz günah keçisi oluyoruz.