BAĞNAZLIĞIN ÇEŞİTLERİ
Bağnazlığın dini imanı ve de milliyeti yok. Bağnaz kişi veya yönetim, kendi görüşünü din adına da laik bir ideoloji adına da egemen olduğu topluma dayatabilir. Sovyetler Birliği'nde din ve kiliseler neredeyse sosyal yaşamdan kovulmuştu. Komünizmin çöküşünden sonra geri geldiler. Hiç de Hıristiyan köktencilik biçiminde bir tepkiye neden olmadı bu geri dönüş.
Türkiye'de hep bir irtica (gericilik) tehlikesi olduğu iddia edildi. Kim etti? Devlet aygıtına egemen, resmi makam ve görevlerinden aldıkları güçle toplumu yönetmek ve yönlendirmek konumunda olanlar. Eğitim, haberleşme ve hukuk yanında toplumun maddi kaynaklarının dağılımını yönlendirebilen bu kesim, neyin iyi veya kötü; neyin doğru veya yanlış olduğunu hep belirlediler.
Onlar için irticanın ve dinsel bağnazlığın panzehiri laiklikti. Bu doğruydu, ancak irtica gericilikse; yani geçmişte yaşanan "altın bir çağın" bugünden daha iyi olduğuna inanıldığı için o çağın koşullarının yeniden canlandırılmasını istemekse, günümüzde cehaletin, yoksulluğun ve eşitsizliğin, siyasetin dar bir oligarşik çevrenin ayrıcalığı olmasından mağdur olanların tepkisi olduğunu görmek durumundayız. Onlar "ideal durumu" geçmiş bir çağda veya dinin dünyevi hırs ve siyasetle kirlenmemiş değerlerinde ararken içinde bulundukları olumsuzlukları, günümüzün ileri ülkelerinin vardığı refah, özgürlük ve hukuk standartlarıyla kıyaslıyorlar. Referansları, idealize ettikleri bir geçmişte olmasına rağmen özlemleri gelecekte, en azından bu günde.
"Gerilik", siyasetten (hayatları hakkında karar verilmesi sürecinden) dışlanmak, yoksulluk ve eşitsizlik; kısaca güçsüzlük ve mağduriyet olarak yaşanıyorsa, daha iyisini arayanları anlamak gerekir. Bu arayışın var sayılan "iyi" bir geçmişte yönelik olması birilerini "gerici" yapmış. İdealize ettikleri bir gelecekte aramaları da onları devrimci veya komünist yapmıştı.
Her iki durumda da düzenin egemenleri tarafından ezilmişler, siyaset hatta toplum yaşamının dışına sürülmüşlerdir. Ama gericiliğin kaynağı olan geriliği giderecek pek bir şey yapılmadığı için toplumun çoğunluğundan kaynaklanan muhalefeti bastırabilmek için hep irtica öcüsü hiç gündemden düşürülmedi.
Eğer laiklik, gericiliğin ve ondan kaynaklanan bağnazlığın panzehiri olacaksa üç temel şart yerine gelmelidir:1-Yaşama ilişkin kararların sadece din kaynaklı olmamasını isterken tekil bir ideolojiye bağlanmasını da ret etmek. Böylece, toptancıtalist bir yaşam ve toplum algısının önünü kesmek.
2- Hukukun, kutsal, yani doğruluğu sorgulanamaz emir ve hükümlere değil, toplumsal mutabakata dayandırılmasını savunmak. 3- Ahlakın sadece dinden türetildiğine değil, insanlar arasında genel geçer hak-insaf-adalet-eşitlik ve karşılıklılık ilkelerine de dayanması gerektiğini kabul etmek.
Türkiye'de laiklik resmen hiç böyle görülmedi. Laik olduğunu iddia eden bir egemenler kümesi, toplumu kendi bildiğince yönetmeyi laiklik diye tanıttı. Bunu yaparken de öyle çelişkili davrandı ki ne laiklik kentlerin dışında kök salabildi, ne de yönetim, etkisini şiddet olmadan sürdürebildi.
"Laik" askeri yönetim, 12 Eylül 1980 sonrasında orta öğretime zorunlu din dersi koydu ve Sünni inancı tüm yurttaşlarına dayattı. Kendisine dünya görüşü olarak yakın olan Alevi köylerine Cem Evi değil zorla cami yaptı. Şu anda Alevi köylerinde cemaatsiz camiler var. Tüy diken son haber de M.E. Talim Terbiye Kurulu (ne askeri ve otoriter değil mi?) otistik çocukların eğitim merkezlerinde, onlar için çok önemli olan beden eğitimi dersinden kesinti yaparak zorunlu din dersi koymuş (Radikal, 17 Ekim). Otistik çocuklar din gibi soyut bir konuyu nasıl anlayacaklar? Uzman öğretmen yok, kitabı yok ama bağnazlık diz boyu. Hayırlı olsun, otistik dindarlarımız da olacak!