Bir düşünün
"Bırakın evrensel hukuk kurallarını kendi yasalarımızı bile pervasızca çiğnersek ve birbirimize kötü muamele edersek nasıl dayanışmacı istikrarlı ve gönüllü olarak bir arada yaşayabileceğimizi düşünelim. Başka uluslardan beklediğimiz saygıyı o saygıyı birbirimize göstermiyorsak nasıl talep edebiliriz? Bir düşünelim...
GELİN bir zihin egzersizi yapalım: Şu ana kadar başımızın üzerinde taşıdığımız ve tüm varlığımızı armağan ettiğimiz devletin “kutsallık”an tenzil-i rütbe ederek hantal ve verimsiz bir makine haline gelmiş, insani vasıfları az, birleştiriciliği iyice zayıflamış olan bir teşkilat olduğunu keşfetmiş olalım. Bizim devlet için değil, devletin bizim için, hem de bizler tarafından kurulmuş bir makine olduğunu; her daim değişen ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere yanı başımızda olması gerektiğini düşünelim.
“Devlet memuru” denen varlığın aslında “kamu hizmetlisi”; hazine denen şeyin devletin babadan kalma kasası değil, halkın alın terinden damıtılmış vergilerden oluştuğunu hatırlayalım. Bu vergilerin nasıl, kimler tarafından ve hangi verimlilik ve isabette kullanıldığını onu veren bizlerce denetlendiğini; hesap vermeyen hiçbir kurum olmaması gerektiğini düşünelim.
Anayasamızın ruhunu şekillendiren 14. maddesinde yazan “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü...”nün aslında ülkenin de, milletin de devletin malı olduğunu ima ettiğini ve bunun “ülkesi ve devletiyle milletin” diye değiştirildiğinde âlemin sahibinin yurttaşlar olacağını düşünelim. O zaman tüm yasal sistemin devlet merkezli, devleti koruyan ve gözeten değil, milleti koruyan ve gözeten, insan merkezli bir hukuka kavuşacağımızı algılayalım.
Bunları yaptığımızda, ki yapmalıyız; ortada çeşitli özellikler taşıyan BİZ (yani halk veya toplum) ve bize hizmet etmek için kurduğumuz devlet makinesi ile onu işletmek üzere liyakat (layık olmak), ehil olmak esasına göre atanmış görevliler kalacak. Bu durumda düşünelim:
Bu görevliler gerçekten layık ve ehil oldukları için mi seçilip atanıyor? Öyle değilse, birileri bizim irademizi aşıp, ihtiyaçlarımızı hiçe sayıp kendi çıkarlarına göre görev ihlali yapıyorlardır. Kısaca aldatılıyor ve kullanılıyorlar.
Gelelim BİZ’e. Biz toplumuz. Toplum, tanımı gereği bir kolektivitedir. İçinde çeşitlilikler barındırır. Bu çeşitli grupların farklı yaşam tarzları, kültürel mirası (din, dil, örf, alışkanlıklar vs.) yaşam algıları (görüşleri), endişe ve korkuları vardır. Bu çeşitlilikten BİZ yaratabilmek için önce farklılıkların olağan yani tarihsel ve kültürel olduklarını kabul etmek gerekir. Ondan sonra bu farklılıkların saygı göreceği ve yasal güvenceye kavuşturulacağı bir anayasal düzen kurmak gerekir. Bu yapıldığında artık ne devlet denen resmi kurumlar ne de farklılıklar içeren gruplar birbirlerinin kültürel farklılıklarına kolayca tecavüz edebilirler. Bu düzeni sağlayacak olan yasalar ve siyasettir. Siyasal kültürümüzün tektipçiliği, benzerliği (düşünce, davranış ve görünüşte) yücelteceğine, farklılıklara saygı göstermeye ve hoşgörüye dayandırıldığını hayal edelim. O zaman ne yabancılardan, ne dili ve dini farklı olan kendi yurttaşlarımızdan korkar, ne de Anayasa’mızda (Madde 24) “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. İbadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” yazarken misyoner avına çıkmak, yaşı küçük umutsuzlara bir avuç kalmış Hıristiyanlarımıza hizmet veren rahipleri öldürtmek çılgınlığına kapılırdık. Farklılıklara karşı duyduğumuz korkunun gerek resmi eğitim, gerekse siyasal kültür aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılması sonunda birbirimizden ve “öteki” diye kodladığımız herkeste endişeye dönüştüğünün ve yaşamı paylaşmayı ne kadar zorlaştırdığının farkına varalım. Korktukça kaçtığımızı, kaçtıkça yalnız ve çaresiz kaldığımızı anlayalım. Hele kendimize ait küçük dünyamızı daha güvenli hale getireceğiz diye Anayasa’mızda (17. Madde), “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz” diye yazmasına rağmen sistematik işkenceyi, kötü muameleyi ve kitlesel göçü (tehcir) bir güvenlik yöntemi olarak kullanmanın ulus olma gerçeğine ne kadar aykırı olduğunu düşünelim.
Bırakın evrensel hukuk kurallarını, kendi yasalarımızı bile pervasızca çiğnersek ve birbirimize kötü muamele edersek nasıl dayanışmacı, istikrarlı ve gönüllü olarak bir arada yaşayabileceğimizi düşünelim. Başka uluslardan beklediğimiz saygıyı, o saygıyı birbirimize göstermiyorsak nasıl talep edebiliriz? Bir düşünelim...