Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bu referandum pek az tanıdığımızı her geçen gün daha iyi anladığımız KENDİMİZİ anlamak için birçok vesile yaratıyor. İlk öğrendiğimiz şeylerden biri bizim TARAFSIZ olmayı pek bilmediğimiz. İkincisi, içinde doğrudan doğruya kendimizi, ailemizi ve ait olduğumuz grubun bulunmadığı bir konunun savunuculuğu alışkanlığımızın hiç olmaması. Bu şu demek: Bana ve yakınlarıma yaramayan şeyin savunuculuğunu, eğer ondan başkaları yararlanacaksa, sırf eşitlik, hakkaniyet, demokrasi veya başka bir yüce bir değer için üstlenmek geleneğimiz yok. Böyle olunca da kendimiz için istediğimiz şey, bir hak değil, bir ayrıcalık (imtiyaz) halini alıyor ve haklar üzerinden hukuki eşitliğe dayalı bir adil toplum veya düzen yaratamıyoruz.

        Şahsen pek yakınımdaki insanlardan bile yazılarımda ve konuşmalarımda çok ‘açık’ olmadığım, ‘tarafımı’ belli etmediğim serzenişini duyarım. Oysa söylediğim ve yazdığım şeylerde olabildiğince açığımdır. Ama amacım taraf olarak değil, olayları tarafsız olarak (yani onları değiştirmeden ve kendi görüş ve çıkarıma göre çarpıtmadan) anlamak ve anlatmayı becermektir. Bunu anlatmakta zorlanıyorum.

        Bu benim olduğu kadar toplumun da sorunu. Benimki beceriksizlikten kaynaklanıyordur. Ama toplumunki kendilerine ‘doğru’ olarak sunulan kısmi ve yanlı bilgiye alışmış olmak ve onu hiç sorgulamadan, gerçekler karşısında sınamadan benimsemektir. Bu tür bilgiye veya yoruma ideoloji deniyor. İdeolojik söylem kısa, net ve anlaşılır (ama yanlı, kısmi ve yanıltıcı). Eğer siz ideolojik değilseniz, anlaşılması ve tanımlanması zor bir varlık haline geliyorsunuz. Pek çok kişi de sizi tanımlayamayınca kızıyor; belirsizlikle, kaçak güreşmekle suçluyor.

        Toplumbilimin ülkemizde güdük kalması, ortak değerler ve ilkeler üzerinden bir hukuk ve siyaset düzeni oluşturmakta zorlandığımız bu durum bizi geleneksel veya siyasi cemaatlere mahkûm ediyor. Her cemaat kendi küçük evreninde kendisini ‘evinde’ ve güvende hissediyor, ama ulus dediğimiz hukuki ve siyasi birliği yaratamıyoruz.

        Geçenlerde bir Mavi Marmara olayı yaşadık. Dinsel özelliği öne çıkan bir yardım kuruluşun önderliğinde Gazze’ye ihtiyaç malzemeleri götüren gemi İsrail askerlerinin saldırısına uğradı ve grubun Türk üyelerinden 9 tanesi öldürüldü. Bir cemaat önderi din adamı, bu gerginlik yaratılacağına ve insanlar öleceğine, bölgeyi abluka altında tutan Israil’le anlaşılarak girişimin hedefine varmasının sağlanması gerektiğini söyledi. Nitekim bu yolla daha önce birkaç kez yardım gönderilmişti. Ne var ki bu değerlendirmeyi yapan bir din adamı olduğu için ondan din adına yapılan her şeyi onaylaması ve dindaşlarının öldürülmesini kayıtsız şartsız kınaması bekleniyordu. Kendisini “dindar “ olarak tanımlayan kesimde bir duygu kırılması oldu. Din adamı bir bölüm insan tarafından kınandı. Grubuna ait olan gazetenin abone sayısı düştü vs. Kısaca ezber bozuldu; toptancı (totalist) ve standart (beklentilere uygun) davranışın her zaman mümkün olmayacağı, hatta olmaması lazım geldiği anlaşıldı. Hayat, önceden şekillenen ve tekrarlanan kalıplara sığmıyordu.

        Referandumda ‘hayır’ veya ‘boykot’ kararı alan çevre ve siyasi partilerin durumu da aynı. Tabanları, önderliklerinin bu toptancı zihniyetini benimsemiyor. AK Parti’ye sempati duymasalar bile pek çok kişi iki sorudan yola çıkıyor: 1- Oya sunulan anayasa değişiklik paketi bir bütün olarak daha mı kötü; yoksa daha mı ilerde? 2- Çeşitli bürokratik kurumların toplum ve rejim üzerinde kurdukları baskı ve vesayet bir ölçüde gevşeyecek ve toplum başat siyasi aktör olarak devletin önüne geçecek mi? Bu sorulara “evet” yanıtı verenler, referandumun kaderini belirleyecek. Belirledikleri oranda da cemaatlerine göre değil, birey olarak özgür iradelerine göre karar verecekler. Demokrasinin tek garantisi de bu.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar