Siyaset kimin işidir?
Mehmet Ali Kılıçbay yazdı...
Topkapı sarayının birinci kapısı olan Bab-ı Hümayun’dan içeri girip, ikinci kapısı olan Babüsselam’a doğru yürürken, 16. yüzyıl yapısı olan bir çeşmenin önünden geçilir. Duvara yaslanmış olan bu yapının adı Cellat Çeşmesi ve önündeki açıklık alanın adı da Meydan-ı Siyaset, yani Siyaset Meydanı’dır. Padişahın ölümüne hükmettiği devlet görevlileri burada idam edilirdi. Cellat, işini bitirdikten sonra, kanlı aletlerini burada yıkadığı için, çeşme bu adı almıştır. İdam edilenlerin kesik başları, seng-i ibret (ibret taşı) denilen bir yükseltinin üzerine konulur, üç gün burada teşhir edildikten sonra Sarayburnu’ndan denize atılırdı. İstanbul’a gemiyle gelen birçok yabancı seyyah, deniz yüzeyinde rastladığı kesik başlardan söz etmiştir.
Siyaset, Arapça bir kelime, esas anlamı at terbiyesi (seyis kelimesi de buradan geliyor), daha sonra ceza anlamında kullanılmıştır. Örneğin siyaset-i amme, kamusal güvenlik ve düzen için alınan cezai tedbirler veya siyaset-i hassa, suçlulara verilen cezalar anlamındadır. Bunlara ek olarak, Osmanlıda bir de devlete mensup kişilere verilen idam cezasını ifade etmiştir (padişah, idam ettireceği kişi için “siyaset oluna” derdi). Yani Osmanlı geçmişimizde siyaset, çok dar bir grup tarafından düzeni sağlamak için uygulanan cezalardan başka bir anlama gelmez. “Siyaset”in “ibretlik” olması da, halkın tamamen devredışı olduğunun göstergesidir.
Osmanlı, 18. yüzyılın sonundan itibaren batılılaşma sürecine girince, politika kelimesiyle karşılaşmış ve bu kavramı “siyaset”le karşılamıştır. Ama bu Batılı kavram çok farklı anlamlara sahiptir. Kökü ta Eski Yunan’a kadar giden bu kelime, özü itibariyle topluma ilişkin sorunların yurttaşlar tarafından çözülmesi demektir. Yani toplum gerekir, yurttaş gerekir ve yurttaşların bilinci gerekir. Oysa Osmanlı’da her şey padişahta bittiği için, bunların hiçbiri yoktur.
Cumhuriyetle birlikte, hatta günümüzde işler pek değişmedi. Siyaset/politika konusunda duyarsız ve bilgisiz bir kalabalık olmayı sürdürüyoruz. Örneğin kamuoyu oluşturanların başında gelen Mehmet Altan, 2007 yılında Star’da şöyle yazmış:”Siyaset ‘siyasa’ kelimesinden türemiş. Siyasa ise Arapça kökenli. ‘Belli bir ereğe varmak ya da yurt işlerini yürütmek için tutulan ölçülü yol’ anlamına gelmekte”.
Tamamen tersi doğru. Siyasa, dilde sadeleşme akımı sırasında siyaset’ten türetilen güya öztürkçe bir kelime ve anlamı olarak gösterilen şey de politika’dan kopya. Sonuç olarak bu ülkede siyaset hâlâ politikanın anlam içeriğine ulaşamadı ve dar bir profesyonel grubun işi sanılıyor. Halka da (yurttaşlara diyemiyorum), bu dar grubun kararlarına maruz kalmak ve buna razı olmak düşüyor.
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, hükûmet ile yüksek yargı arasında ortaya çıkan son kriz bağlamında, “siyaset yapmak isteyen yargı mensupları varsa, önce tarafsız ve adil olduklarını temsil eden cübbelerini çıkartmak zorundadırlar. Siyaset yaparken cübbe giyilmez” dedi. Bu söze küçük bir içerik analizi: l. Siyaset yapanlar, tarafsız ve adil değillerdir. 2. Siyaset adil ve tarafsız değildir. 3. Siyaset yapan din adamları da cübbelerini çıkartmak zorundadırlar. Demek ki Arınç’a göre siyaset, bir azınlık tarafından sürdürülen ve müdahale edilmemesi gereken, taraflı ve gayriadil bir eylemdir.
Ama politika, bütün yurttaşların işidir, bir uzmanlık alanı değildir, hele bir meslek hiç değildir. Her yurttaşın, hava, su, gıda kadar gerekli bir ihtiyacıdır. Parlamentodakiler, kendilerine ait bir gücü değil, bize ait bir yetkiyi vekâleten kullanırlar. Ama vekillerin “taraflı ve gayriadil” olma olasılıklarının yüksekliği yüzünden, onları hukuka denetlettiririz ve hukuk da “Türk milleti adına” karar verir. Ayrıca siyaset, yasama, yürütme ve yargıdan oluştuğu için, hükûmetin (yürütme) ne kadar siyaset yapma hakkı varsa, yargının da o kadar vardır.
Seçtiklerimiz kendilerini padişah zannederlerse (ki zannediyorlar), hukuka ihtiyacımız daha da artar.