X

Günün gelişmelerini anlık takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Takipte Kalın

2005’de çekilen ilk filmin ardından 2010’da serinin ikinci halkasıyla karşımıza dikilen “Nanny McPhee”, orijinalinin özündeki ‘ille de Ealing Stüdyosu komedilerini çizgi film estetiğiyle çekeceğiz’ önyargısını yıkmış. Bu sayede çizgi film estetiği, McPhee karakterinin ayrıntıları ve diğer birçok öğeyle birlikte aile boyu güldürebilen bir sihirli dadı filmi gelebilmiş. İlkinin üzerindeki ender devam filmlerinden olan eserin sonunda yeni neslin “Marry Poppins”i olma yolunda bilinçli adımlar attığı söylenebilir.

Emma Thompson, hem yetenekli bir oyuncu, hem de entelektüel bir sinema insanı, buna şüphe yok. Bu sebeple de kendi yazıp oynadığı 2005 tarihli “Sihirli Dadı” (“Nanny McPhee”) filmi bende hayal kırıklığı yaratmıştı. Öyle ki Thompson, kaynağını küçükken izlediği Alec Guinness’in Ealing Stüdyosu komedilerinden alırken, onları çizgi film estetiğini hafif fantastik bir tonla destekleyen zeki bir komedi iskeletinin içine sokmayı amaçlamıştı.

Temelini Alec Guinness komedilerinden alan zamansız bir evren

Ancak Kirk Jones gibi kendi ruhunu sinemaya katmak isteyen bağımsız bir yönetmenin gazabına uğradığı çok bariz ortadaydı o projenin. Zira bu sefer ‘Sihirli Dadı’ olarak Türkçeleştirilerek değil de ‘Nanny McPhee’ ismini koruyarak sinemalarımıza uğrayan serinin bu ikinci halkası, tutturmak istediği dengeyi tutturmayı becerirken evreniyle de dikkat çekme konusunda sıkıntı yaşamıyor. Başta o karakter olmak üzere, bütün yan tiplemeler ve aksesuarlar, hepsi ‘Nanny McPhee’nin zamansız dünyasına destek veriyorlar.

Aslında onu hikayelere ilk girişindeki gölgesinin gözükmesinden başlayarak Ealing komedilerinden çıkmış bir karakter olarak görüyoruz. Bu da akıllara hemen Guinness’in karakter komedisi geleneğini getiriyor. Thompson da temelini oraya dayayarak çocuklar için bir kabusa dönüşen ‘dadı’ meselesini, çirkin bir yüz ile ortaya koymuş. Ancak bu sefer ‘Nanny McPhee’ karakteri üzerine daha çok yoğunlaşıldığı söylenebilir.

Yani ilk filmde Imelda Staunton, Derek Jacobi ve Angela Lansbury gibi usta İngiliz oyuncuların varlığıyla da yükselen o döneme bağlılığın bir kenara bırakılması işe yaramış. Bunda oyuncu tercihlerinin de rolü büyük.

Yeni neslin “Marry Poppins”i denebilir

Bu noktada hikayenin; başrolünde Julie Christie’nin oynadığı fantastik müzikal “Marry Poppins”in (1964) sihirli dadı kavramının içine tamamen transfer edilmesi bir yana, aile filmlerindeki bakıcılar ile çocukların dostluğunu ele alan tutucu tavırları yıkma çabasında olduğu da söylenebilir. Bu durum da zaten bu ikinci filmin daha fantastik, daha neşeli, daha absürd, daha çizgi romansı ve daha eleştirel olmasını sağlıyor.

Öyle ki burada ciddi anlamda bir İngiliz sistemi eleştirisi de var. Başta savaş meselesi ele alınırken devreye giren Ralph Fiennes’ın albay karakteri olmak üzere, Ifans’ın statü peşindeki dayı tiplemesini de içine alan bir ‘orta sınıf yozlaşması’ taşlaması var temelinde “Nanny McPhee Büyük Patlama”nın.

Çizgi film estetiği ile gelen çok boyutluluk

Aslında bu sonuca ulaşmak için İngiliz miras filminin yani kostümlü dramaların metinlerini ödünç alıyor Thompson. Bunu yaparken de başta kendi yarattığı anti-kahraman Dadı McPhee’nin çocuklara beş kural aşılaması olmak üzere, birçok noktada pastel renkli karakterlerle ve aksesuarlarla sarıldığı söylenebilir. Bunun üzerine çizgi film estetiğiyle gelen domuzlar, filler ve ineklerin birincil rolü de ekleniyor elbette.

Anlayacağınız bu ikinci Nanny McPhee filmi, çizgi film tonunu tuttururken slapstick (fiziksel) komedi türüklerini arka plana atıp, mesajlarında gerçekçi olmayı becermiş, Ealing komedisi geleneğini ise sadece Thompson özünde kullanmış. İlk filmdeki yıllanmış İngiliz oyuncuların yerini burada Ewan McGregor, Ryhs Ifans gibi aktörlerin alması, filmin tamamında hakimiyet kuran karikatürize karakterlerin daha inandırıcı olmasını sağlamış.

Tepeden tırnağa, her detayıyla eğlendirebilen bir aile komedisi

Susanna White’ın ilk yönetmenlik denemesi, içinde politik taşlama tonu da barındırmasına karşın büyü ile yol alan bir aile filmi, ya da çizgi film estetiği ile çekilmiş bir anti-kahraman öyküsü olarak anılabilir. Bu tanımları yerine getirirken serinin ilk ayağının yapamadığını yapabilmesi de takdir edilmeli. Öyle ki sondaki ‘böbrek alıcı hemşireler’ dahi absürd tonlarıyla güldürmeyi beceriyorlar. İlk filmin ciddi tonu ile çizgi film estetiği arasındaki kafa karışıklığı böyle miydi halbuki?

Elbette bu durumun oluşmasında, Thompson’ın kargasını soktuğu durumlar, dans ettirdiği domuzlar ve hayvanlar için kullandığı özel üretim temizleyiciler gibi yan öğeleri yazarken detaylı bir çalışma yapmasının da payı büyük. Bunların sonucunda da tepeden tırnağa eğlendiren bir aile komedisi gelmiş. Bizim ‘Sihirli Annem’ gibi dizilerin çok üstünde efektlerle, zekayla ve gerçek sinema gücüyle tabii ki de... Belki buradan bir ders çıkarırız kimbilir?

FİLMİN NOTU: 5.2

Künye:

Nanny McPhee Büyük Patlama (Nanny McPhee and The Big Bang)

Yönetmen: Susanna White

Oyuncular: Emma Thompson, Maggie Gyllenhaal, Rhys Ifans, Maggie Smith, Ewan McGregor

Süre: 109 Dk.

Yapım Yılı: 2010

 

RÜKÜŞ KADINLAR ABU DABİ’DE

Serinin bundan iki sene önce çekilen ilk filmi, sinema dünyasında çığır açmak yerine dizi estetiğini perdede canlandıran eserlerin üretimini körüklemeye yaramıştı. “Sex and the City 2” ise çıtayı birazcık yükseltiyor. Bunun da nedeni kendisinin sinema filmi olduğunu daha iyi kavrayan bir yapıtla ve eğlenceli diyaloglarla yüzleşmemiz. Ancak bu sefer de Orta Doğu ile ilgili liberal mesajının yapaylığından, uzun süresinden ve çabuk unutur olmasından mustarip bir yapıt var karşımızda. Uzun lafın kısası serinin feminizm konusundaki söylemlerinde yine bir derinlik göremiyoruz.

2008’de yapımcıları feminist dizi fenomeni ‘Sex and The City’nin macerasının sinema perdesinde devam edeceğine karar verdiğinde aslında önce bir silkilenmiştik. Sonrasında ‘ABD’nin “Asmalı Konak: Hayat”ı (2003) mı geliyor acaba?’ diye düşünmüştük.

Ancak filmin vizyona girmesiyle birlikte projenin tam anlamıyla dizi serisinin üç bölümünden oluşan bir sinema filmi üretmek olduğuna kanaat getirdik. Öyle ki o eser, dizi estetiğiyle, çiğ sinematografiyle, karton karakterleriyle ve eğreti duran diyaloglarıyla sadece kendi kitlesini avcunun içine alabiliyordu.

İki film de sinemasal olarak “Asmalı Konak: Hayat”ın gerisinde

Üstüne üstlük sinemasal anlamda bakınca, “Asmalı Konak: Hayat”ın bile gerisinde kalan bir film vardı karşımızda. Öyle ki o eser, Abdullah Oğuz gibi sinemaya hakim bir yönetmenin imzasını taşıyordu. Burada ise dizinin yaratıcısı, TV piyasasının belki de sihirbazlarından Michael Patrick King var ve üç dizi bölümünden 150’şer dakikalık sinema filmleri çıkarma konusunda bir hayli iddialı. Bu da bu eğilimin ikincisi.

Hani bu duruma sinema açısından yaklaşınca ‘E be kardeşim Yüzüklerin Efendisi gibi görkemli ve uzun sahnelerin mi var, Matrix gibi derin felsefen mi var, Münih gibi gerçek bir hikaye mi anlatıyorsun, yoksa Baba gibi bir edebiyat uyarlaması mı yapıyorsun?’ gibi soruları sormak geliyor içimizden aslında.

Sığ ve çöp kıvamında olduğunu kabullenip izlemek lazım

Ancak bu durumun sinemada yol açtıkları ortada. O üretim sonrasında ister istemez bir etki oluştu öyle ki. Devam edeceği kesin gibi olan bu ‘sığ’ ve ‘sinema karşıtı’ eğilim konusunda da yapacak bir şey yok. Öyle ki ne kadar fazla üretim olursa aradan TV dizisi veya minidizi mantığını benimseyen filmler de sızacak, çöp örnekleri de...

Bu sebeple de ikinci filmi biraz da makus talihimizi kabul ederek izlemek lazım. Bu bağlamda baktığımızda; evet bu, genelde erkeklerin hikayelerini izlediğimiz o ilişki filmi örneklerinin ya da romantik-komedilerin kadınların dünyasına uyarlanmış hali. Kadınların tamamı yıllanmış ve çirkinler. Sarktıkları erkeklerin yüzde 90’ı ise yapılı, yakışıklı ve çıtır. Bu sebeple de on yılın en önemli kadın filmi (chick-flick) serisi önümüzde duran. En azından ticari anlamda...

Dört ana karakterinin de çapkın, aklı başında, evliliğe yeni adım atmış ve çocuk sahibi olmuş gibi prototipler ışığında New York sosyetesinin bir aynasını sundukları gerçeği de kabul edilebilir. Filmin hitap ettiği kitle itibariyle seksi öne çıkarmasına karşın tutucu bir mesaj kaygısı taşıması da normal. Çünkü geniş kitleye hitap edip evlere sızan dizilerde Amerika’nın toplumsal yapısı bunu zorunlu koşuyor. Ancak işte tüm bunları sindirmek gerekiyor filmin sakız gibi uzayan hikayesini takip ederken...

Esprileri takip ederseniz tüketmek mümkün, aksi takdirde işkence çekebilirsiniz

Buradan da aslında yan öğelere odaklanınca ilginç sonuçlar çıkıyor. Öncelikle filmin girişinde dört karakterin ilk New York’a geldikleri saf hallerine geçildiği sekans başta olmak üzere Dick Rijkart ismini taşıyan metres, Liza Minelli’nin varlığı, Penelope Cruz’un İspanyol bankacı tiplemesi, çöl ortasında kalmanın yarattığı faşisan bakış açısı ve daha nicesiyle incelikli bir senaryo ürününü izliyoruz. Karakterler karton ama diyalog yazımı başarılı. Bu sebeple filmin akılcı esprilerine kulak verirsek 2.5 saati tüketebiliriz. Aksi takdirde işimiz zor.

Ancak King’in ilk filmdeki dizi estetiğini burada sinema estetiğine daha iyi taşıdığı söylenebilir. Bunu destelemek için öncelikle “Bir Gecede Oldu” (“It Happened One Night”, 1931), “Oz Büyücüsü” (“The Wizard of Oz”, 1939) ve “Geceyarısı Ekspresi” (“The Midnight Express”, 1978) gibi film göndermeleri yerleştirmiş yönetmen.

Politik söyleminin liberal olması olumlu bir özellik olarak görülebilir mi?

Ardından hikayesinin içine Hollywood projesine ortak olan Abu Dabi’li yapımcı karakterin yan öyküsünü yerleştirmiş. Miley Cyrus, Penelope Cruz gibi sinema suratlarının da devreye girmesiyle birlikte, King’in kitlesini genişletmek için benimsediği bütün planlar tamamlanmış.

Ama elbette bu yine kendi izleyicisine uygun bir pazar ürünü olduğundan bu durum Amerikan gişesinde ters tepmiş. Halbuki Arabistan gibi alanlarda mesken tutan hikayeler genelde patlar oranın hasılat rakamlarında. Tabii bu noktada da filmin müslüman halkıyla ilgili görüşlerinde belirgin bir liberallik seziliyor. Kadın-erkek ayrımı konusunda gittiği noktalar da pek inandırıcı veya iç açıcı değil. Onları da ekleyelim. Ama tabii politik söylemin ‘kökten ırkçı’ olmaması, “Sex and the City 2”nin Amerika gişesini etkilemiş olabilir, onu da kabul etmek lazım.

FİLMİN NOTU: 3.7

Künye:

Sex and the City 2

Yönetmen: Michael Patrick King

Oyuncular: Sarah Jessica Parker, Kim Catrall, Cynthia Nixon, Kristin Davis, John Corbett, Penelope Cruz

Süre: 146 Dk.

Yapım Yılı: 2010

MUTLU OLMANIN YOLU AŞKTIR YAVRUM...

Nicholas Sparks gibi eski model duygusal-dramların yazarı olarak tanıdığımız bir ismin romanından uyarlanan “Son Şarkı”nın başrolünde ilginçtir ‘Hannah Montana’ ile parlayan gençlerin idolü Miley Cyrus var. Bu sebeple de aslında Cyrus’ın o samimi halini bile yok etmeyi beceren bir eser karşımızdaki. Yeşilçam melodramlarının kıvamındaki yapısıyla ve yönetmen zaafıyla sadece belki izlerse Çağan Irmak’ın sevebileceği bir eser bu. Çünkü ülkemizde sürekli böyle filmler çeken bir tek o var.

Herhalde ‘Nicholas Sparks romanı ile Miley Cyrus’ı bir araya getirip kötü bir film çekelim de bir stüdyoyu iflas ettirelim’ diye plan kursak, yine “Son Şarkı” (“The Last Song”, 2010) gibi bir şey çıkmazdı karşımıza. Öyle ki bize sunulan yapıt, Cyrus’ın gençlik filmlerindeki o samimiyetini, ses gücünü ve sempatikliğini yok eden bir sinema filmi. Bütün bunları bir kenara bırakalım, onu yapay bir siyah saç ile sinema perdesine yerleştirmek hangi zeka küpü insanın fikri olmuş olabilir ki?

ABD’de ‘ağlak melodram’, bizde ‘duygusal bir başyapıt’!

Belki Cyrus’ın kitlesi daha da olgunlaştırılmak isteniyor ve bu onun menajerinin kararı, ya da Buena Vista’nın imzasını taşıyan bu projenin mimarı bir ‘Cyrus kitlesini yok edelim!’ insanı olabilir. Ama bu ikinci görüş doğruysa aslında niye Amerikalıların ‘tearjerker’ (melodramın İngilizce karşılığı ancak kelime anlamı acıklı film veya gözyaşı sarsıcı) adıyla anıp aşağıladıkları bir türün ürünü olan “Son Şarkı”nın üretildiğini anlayabiliriz.

Tabii bu duruma ülkemiz açısından bakınca, sinemamızın vaziyeti de apaçık ortaya çıkıyor. Öyle ki tüm dünyada alaya alan bu tür, bizde sektörümüz geri kaldığı için hitleşmiştir ve en iyi filmlerimizin çıktığı alan olarak görülür. Ama esas sonuç ya da hasat daha farklıdır.

Öyle ki Nicholas Sparks da ABD’de “Aşk Mektubu” (“Message in a Bottle”, 1998), “Sevgi Fırtınası” (“Nights in Rodanthe”, 2008) ve “Sevgili John” (“Dear John”, 2010) gibi duygusal-dramların yani ‘abartılı ağlak filmler’in çok satan romanlarının yazarı olarak biliniyor.

Yönetmen, sinemanın en basit kurallarını bile bilmiyor!

Burada bir de “Son Şarkı” bombası patlatması, filmin bu sefer Sparks’ın önceki sinema uyarlamalarında gördüğümüz Kevin Costner, Diane Lane, Amanda Seyfried gibi iyi oyuncular içermemesi sebebiyle daha ağır bir yıkım getirmiş. Öyle ki yönetmenlik koltuğundaki dizi arka planlı Julie Anne Robinson da sinemadan bihaber bir isim.

Zira bir kameranın en basit özelliklerinden tilt (kamerayı yukarı veya aşağı hareket ettirme) ve pan (kamerayı sağa veya sola hareket ettirme) gibi hareketlerin bile nasıl yapılacağını bilmiyor kendisi. Böylesi basit şeyleri filmin setinde öğrenen bir yönetmenin de melodram, komedi ve gençlik duygusu gibi alanları bir araya getirip belli bir ton tutturması beklenemez zaten öyle değil mi?

Greg Kinnear’ın yerlerde sürünüşü, filmin içine düştüğü durumu özetliyor

Elbette öyle. Bu sayede de “Son Şarkı”nın Yeşilçam filmlerinin ‘Mutluluğun kaynağı aşktır yavrum’ gibi çiğ, tek boyutlu ve gülünç diyaloglarla, üstelik sonlara doğru bunları didaktik bir şekilde kullanarak yol aldığı ya da alamadığı söylenebilir.

Böylece Hollywood’un “New York’ta Bir Sonbahar” (“Autumn in New York”, 2000) ve “Göl Evi” (“The Lake House”, 2006) gibi en azından oyuncuları ile bir şekilde ayakları üzerinde, en azından yıkılmadan durabilen kötü duygusal-dramlarından bir geri adım daha atıp ‘feci’ seviyesine terfi ediyor yapıt. Üstelik Greg Kinnear’ın yerlerde süründüğü bir an var ki ne siz sorun, ne biz söyleyelim!

Çağan Irmak izlerse çok sever

Bu filmin esas kitlesi ise Çağan Irmak olabilir sadece Türkiye’den. Öyle ki Yeşilçam’ın o eski melodramlarının formüllerini uygulayan, onları farklı türlerin içine sokmayı da beceren ve sürekli bir şeyler üreten tek yönetmen o şu sıralar. “Son Şarkı” da zaten “Babam ve Oğlum” (2005) ve “Issız Adam” (2008) gibi eserlerdeki gülünç anlardan bolca içeriyor. Üstüne üstlük bir oyuncu uyumsuzluğu ve amatörlüğüne de sahip! Sadece kız kitle için birkaç kılsız ve çıtır erkek vücudu bulunduran bir ‘kadın filmi’ (chick-flick) adı altında belki izlenebilir, o kadar!

Kimbilir Irmak belki de ileride bir Nicholas Sparks romanını sinemalaştırır. Böylece kendine uygun bir alana açılabilir. Öyle ki sinemaya bakışını farklı türler üzerinde deneyip trajik hale gelmek yerine, uyumlu bir buluşma olabilir bu onun için. Deneyip görmek lazım...

FİLMİN NOTU: 1.3

Künye:

Son Şarkı (The Last Song)

Yönetmen: Julie Anne Robinson

Oyuncular: Miley Cyrus, Greg Kinnear, Kelly Preston, Liam Hemsworth, Bobby Coleman

Süre: 107 Dk.

Yapım Yılı: 2010

OPERASYON: FAREWELL

60’ların sonunda ortaya çıkan Demir Perde meselesinin izini süren bir casusluk gerilimi “Elveda”. Bu Soğuk Savaş arka planlı konusunu, 1983 yılında yaşanan bir olaydan seçerek akıllara o dönemin Amerikan sinemasının muhalif tür örneklerini getiriyor. Ancak bu soğukkanlı yaklaşımına karşın son dönemde çıkan ve o yıllara atıfta bulunan bir başka eser olan “Uluslararası”nın seviyesine ulaşamadığını da ekleyelim.

1960’lı yılların sonları Amerikan sineması için önemli bir dönem idi. Zira o sıralar Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan ‘casusluk gerilimleri’, sektöre damgasını vurmuştu. Bu alan aslında Bond filmlerinden daha muhalif ve soğukkanlı bir portre sunarken, bir taraftan da onlarla rekabet halindeydi. Bu durum, sonradan politik-gerilimlere dönüşüp ivmesinde farklı bir yöne sapsa da o dönemde aslında bir film grameri üretmiştir kendi çapında. Demir Perde meselesini, CIA’yi ve KGB’yi öne çıkararaktan...

60’ların ruhunu günümüze taşıyor

O zamanlar Sidney Lumet’in “The Deadly Affair”i (1966), Alfred Hitchcock’un “Yırtık Perde”si (“Torn Curtain”, 1966) ve “Topaz”ı (1969) ile Frank Pierson’ın “The Looking Glass War”u (1969) bu eğilimin en esaslı örnekleriydi. Özellikle John Le Carré’nin romanlarının uyarlamaları dikkat çekiyordu.

Fransız yönetmen Christian Carion da ilk filmi “Ateşkes” (“Joyeux Noel”, 2005) ile yine ‘1. Dünya Savaşı’nın bir dönemi’ gibi önemli bir konuyu perdeye taşıdıktan sonra burada 1981’de Rusya-Fransa-ABD çerçevesinde yaşanan bir casusluk olayına değiniyor. Casusu ünlü yönetmen Emir Kusturica’nın canlandırması ve her türlü aksanı yapma becerisini göstermesi de bir hayli ilginç. Tabii işin içine François Mitterand, Ronald Reagan gibi isimler de dahil oluyor.

Uluslararası”nı tercih ederim

“Elveda” aslında bir euro-pudding. Öyle ki birçok dilde yol alan politik içerikli bir gerilim. Ancak daha çok bunu Carion’ın o sözünü ettiğimiz döneme dair tutkusunun bir ürünü olarak yorumlayabiliriz.

Bu yönde de soğukkanlı takılması, filmin politik söylemine çok şey katarken, zeki bir şekilde ‘Adieu’ (Elvedanın Fransızcası) yerine ‘Farewell’ (Elvedanın İngilizcesi) ismi konarak uluslararası ve gizemli hale gelen Rus operasyonunun yolunu sürerken ilginç yerlere de varmayı beceriyor. İnsanlığı tehdit altına sokuyor. Yönetmenin dönemin ve hikayenin ruhunu iyi yakalayıp büyük işler peşinde koşmaması ise filmin lehine yansımış.

Ancak kimi zaman tonlamada düşüşler yaşadığı da söylenebilir. Fransız sinemasının çeşitli türlere açıldığını yine geçen yıl izlediğimiz casusluk gerilimi “Devlet Sırrı”ndan (“Secret Defense”, 2009) sonra bir kez daha ispatlayan yapıtı, aslında 2009’da Tom Tykwer’in çektiği KGB ajanının koşuşturmacasını ele alan “Ulusararası” (“The International”, 2010) ile de aynı yere koyabiliriz. Ama Tykwer’in eseri temposundan söylemine kadar daha çarpıcı bir sinema filmi idi. Onu da unutmamak lazım.

FİLMİN NOTU: 5

Künye:

Elveda (L’Affaire Farewell)

Yönetmen: Christian Carion

Oyuncular: Emir Kusturica, Guillaume Canet, Alexandre Maria Lara, Diane Kruger

Süre: 113 Dk.

Yapım Yılı: 2009

 

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

Aşkın Son Mevsimi (The Last Station): 3

Ayrılık (Die Fremde): 5.5

Beni Unutma (Remember Me): 4.2

Cennet Batıda (Eden is West): 6.3

Çılgın Bir Gece (Date Night): 6

Çok Filim Hareketler Bunlar: 5.7

Deccal (Antichrist): 9.2

Elm Sokağında Kabus (A Nightmare on Elm Street): 2.4

Eyyvah Eyvah: 4

Ejderhanı Nasıl Eğitirsin (How To Train Your Dragon): 3.9

Ev: 5.5

Frozen: 6

Hayata Çalım At (Looking for Eric): 3.4

H II: Katliam (Halloween II): 6

Iron Man 2: 5.6

Kıyamet Melekleri (Legion): 5

Kolleksiyoncu (The Collector): 1.6

Min Dit: 5.4

Ödül Peşinde (Bounty Hunter): 5

Ölümcül Takip (Chugyeogja / The Chaser): 7

Pers Prensi: Zamanın Kumları (Prince of Persia): 3.8

Pus: 7.3

Robin Hood: 2.5

Son Mevsim: Şavaklar: 5

Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.): 5

Şrek: Sonsuza Dek Mutlu (Shrek Forever After): 6.9

Yaşamaya Değer (Le Hérisson): 6.5

Yeşil Bölge (Green Zone): 6.4

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

keremakca@haberturk.com