Şişman çocuktan gerilim ustasına...
13 Ağustos 1899’da, babasının Leytonstone, 517 High Road’daki dükkânının üst katında dünyaya geldi. Leytonstone o dönemlerde bunaltıcı yazları, kasvetli kışlarıyla, kendi halinde, ihmal edilmiş bir banliyöydü. Buraya, Londra’ya giden Roma yolunun üstünde basit bir köy olduğu zamanlardan kalma bir boşluk hissi hâkimdi.
Baba William, lahanadan şalgama kadar her türlü şey satan bir manavdı. Dükkânının bulunduğu yer; sürekli geçen atlar, yük ve at arabalarıyla, olgunlaşmış muz ve küflü patates kokularının keskin at pisliği kokusuna karıştığı diğer herhangi bir anayol kadar işlekti. William işini kısa sürede büyüten, başarılı bir tüccardı. Koyu renk takım elbise, kolalı bembeyaz gömlek ve koyu renk bir kravatla işe gidiyordu.
Anne Emma da, söylenenlere göre giyimi kuşamı yerinde, titiz ve ağırbaşlıydı. Her alt-orta sınıf ev kadını gibi evdeki alet edevatı temizlemekten ve cilalamaktan büyük zevk alırdı. Aile sofraları kurmakta da ustaydı ve bundan çok hoşlanırdı.
20. yüzyıla damga vuran yönetmen Alfred Hitchcock, böyle başladı yaşama. Gerilim ustasının yaşamının köşe taşlarını, onda iz bırakanları eleştirmen ve biyograf Peter Ackroyd, çarpıcı anekdotlarla anlatıyor kitabında…
ALFRED HITCHCOCK (Peter Ackroyd /Çev: Mehmet Gürsel /Alfa)BABASI ONU HÜCREYE KAPATTIRDI
Hitchcock, kendisine bebekken ve küçük bir çocukken asla ağlamadığının söylendiğini iddia ederdi. Öte yandan beşikte bir bebekken, bir kadın akrabasının yüzünü kendi yüzüne çok yaklaştırıp bebek sesleri çıkarması nedeniyle dehşete düştüğünden de bahsederdi.
Hitchcock’un adını babasından alan William adında bir ağabeyi ile “Nellie” diye bilinen Ellen adında bir ablası vardı; ancak ikisi de onun hayatında kalıcı bir etki bırakmadı. Çocukken ebeveynleri ona “Alfie” veya “Fred” diye hitap ederken, yetişkinliğe adım atar atmaz “Hitch” diye anılır oldu. Hitchcock çocukluğu ve ailesi hakkında hep ketum davransa da bazı olayları hatırlıyordu. Bir keresinde işlediği küçük bir kabahat sonrası babasının mahalle polisiyle danışıklı dövüşerek, onu iki-üç dakikalığına hücreye kapattırdığını anlatmaktan keyif alırdı. Çocuk, Londra’ya yaptığı keşif gezilerinden birinden eve geç dönmüştü. Bu olay onun hayat boyu süren bariz polis korkusunun yanı sıra, suç ve cezaya olan takıntılı ilgisini de aydınlatır. Diğer yandan William Hitchcock’un küçük bir çocuğun dehşete düşmesine neden olacak böyle bir olayı neden yaşattığı açık değildir. Oysa bir ikaz yeterli olabilirdi. Bununla birlikte, dikey parmaklıklar ve gölgelerin karanlık yarıkları Hitchcock filmlerinin genelinde aşina olduğumuz öğeler haline geldi.
Hayatının ilk yıllarında korkunun etkisinde kaldığı yeterince açık. Hitchcock röportajlarında bıkıp usanmadan tekrarladığı, babası ve polisle ilgili o küçük sembolik dramı kendisi de uydurmuş olabilir. Ancak bir şeyler onu ürperen, titreyen, yargı ve cezadan korkan bir insan olarak şekillendirmişti bile… Bu durumu açıklamak ve anlamlandırmak için annesiyle olan ilişkisinden (hiçbir zaman annesinden söz etmemiştir), aldığı Cizvit eğitimine (her zaman değinmiştir) kadar birçok şey kanıt olarak gösterilmiştir. Yetişkin hayatının cinsel fantezileri oldukça bol ve tuhaftı, filmlerinden anlaşıldığı kadarıyla kadınlar için tecavüz ve cinayet planları yapmaktan zevk alıyordu. Fransız oyun yazarı Victorien Sardou’nun “Kadınlara işkence edin!” nasihatini her zaman dinlediğini söylerdi. Bu bakımdan çocukken bile itiraf edemediği bazı arzu ve içgüdüler beslemiş olması mümkün. Dolayısıyla dünya korkusu, onun bilinen karakteristik özelliği haline gelmiştir. Biri yanına yaklaşır diye stüdyo yemekhanesinde dolaşmaya korkardı. Düzensizlikten, karmaşadan kaçtı. Düşmanının kim veya ne olduğu belli olmasa da hayatını askeri bir sefermiş gibi organize etti. Hitchcock’ta ancak hayal gücüyle dindirebileceği bir hayat korkusu vardı. Özünde asla değişmedi. Çocukluk korkuları ve takıntıları, hayatının sonuna dek onunla kaldı. Bazı yönlerden o hep bir çocuktu. Filmlerindeki hikâyelerinde hayal ettiği bir dizi güçlü sahnede, saldırı fantezilerini ve özel felaketleri benzer biçimde, takıntılı olarak yaşadı. Bu onun, en azından, hikâyesinin bir parçasıdır.
BİR ÇOCUK DÜŞMANI
Okulda lakabı “Cockie”ydi ve pek popüler sayılmazdı. Kendisini oyun arkadaşı olmayan, yalnız bir çocuk olarak resmetti. Buna inanmak zor olmasa gerek. Tombuldu, utangaçtı ve herhangi bir fiziksel yetenekten yoksundu; daha sonraki yıllarda belirginleşen, hafif efemine tavırları o yaşlarda da sergilemiş olabilir. Babasının balıkçı dükkânına yakınlığı nedeniyle balık koktuğu da söylenir. Bu, çocukların dikkatini çekecek türden bir detaydı. Hitchcock için akran zorbalığına uğradı denemez ama tuhaf bir çocuk olarak bilinirdi. O da kendi kendine oyunlar icat ederek yalnız başına oynamaya başladı. Samimi ilişkileri teşvik edemeyecek kadar fazlasıyla savunmacı ve gururluydu da. Sette oturmuş ekibin hazırlanmasını beklediği esnada onu gözlemleyen bir gazeteci, “Muhtemelen yalnız başına oturuyordu, yüzüne, yaşıtlarının zulmünden kaçmış şişman bir çocuğun ifadesi hakimdi” diye yazdı. İleriki yıllarda küçük çocuklara karşı bir nefret duygusu geliştirmiş gibiydi. Bir çocuk oyuncu olan Bill Mumy’nin yanına çömelip, “Dolanıp durmaktan vazgeçmezsen, elime bir çivi alıp ayağını yere çivileyeceğim, oluk oluk kan akacak” diye fısıldayarak Mumy’nin ödünü koparacaktı.
Ve izledi. Sınıftaki ve oyun alanındaki diğer çocukları izledi. Aile hayatı için de aynı şeyler geçerliydi. Bir röportajında, “Aile toplantılarında bir köşede sessizce oturur, gıkımı bile çıkarmazdım. Bakınır ve çok şey gözlemlerdim. Oldum olası böyle biriydim, hâlâ öyleyim” demişti. İzlemek ona kesinlikle büyük bir zevk veriyordu.
İzlemeye bir başka tutkusu eşlik etti ya da onu körükledi. Küçük yaşlardan itibaren sinemaya gitmeye başladı. İlk filmlerini sekiz ya da dokuz yaşındayken izledi. “Kontrolden Çıkmış Trende Yolculuk” veya “Hal’in Gezileri ve Dünyadan Manzaralar” gibi isimleri olan üç ya da dört dakikalık kısa filmlerdi bunlar. Filmler yeni mecradaki gerçeklik ve dolaysızlıktan faydalanıyordu. Bir tren beyaz perdeye doğru son sürat gelirken, bazı izleyiciler çığlık atıp koltukların altına saklanıyordu. Hitchcock diğer insanların heyecan ve korkudan nasıl altlarına yaptıklarını hatırlıyor. “Bilirsiniz, ortada hikâye namına fazla bir şey olmazdı,” derdi, “ama herkes hayranlıkla izlerdi.”
Alfred Hitchcock 16 yaşında Edgar Allan Poe’nun hayatı ve eserleriyle tanıştı. “Ona çok acımıştım,” derdi, “çünkü yeteneğine rağmen hep mutsuzdu.” Poe’nun mutsuz yaşamı genç Hitchcock üstünde derin bir etki bıraktı. 45 yıl sonra, “Poe’nun romanlarına koymaya çalıştığı şeyle, benim filmlerime koymaya çalıştığım şeyleri kıyaslamaktan kendimi alamıyorum” diye yazacaktı…
FİLM SEKTÖRÜNE ADIM ATIŞ
Famous Players-Lusky esas itibariyle çalışanların büyük bölümü Amerikalılardan oluşan bir Amerikan stüdyosuydu; The Times’ın ifadesiyle, “Birleşik Devletler’den gelmiş en modern cihazlarla” dolu, biri giriş katında, diğeri birinci katta olmak üzere iki büyük stüdyo vardı. Londra’nın her zaman bir tehdit olan sisi, çatı vasıtasıyla dağıtılıyordu. Alfred Hitchcock önce filmlerin yazı kartonlarını tasarlaması için işe alınmıştı, daha sonra prodüksiyonda görev aldı. Onunki izleyicileri aksiyon ve karakterler için uyarma amacı taşıyan pratik bir işti. Başından itibaren stüdyonun senaristleri, özellikle de genelde Amerikalı kadınlardan oluşan senaristlerle nasıl işbirliği yapacağını öğrendi. Bir keresinde, Poole Street’te çalışan “orta yaşlı Amerikalı kadınların” sinema tedrisatından geçtiğini söylemişti. Yine bu kadınların rehberliğinde senaryo yazmayı da öğrendi. Öğrendiği bir başka şey de başta tasarlanmış olandan çok farklı yazı kartonları yerleştirerek, filmin havasını veya anlamını değiştirmenin mümkün olduğuydu; kötü bir film bu yolla kurtulabilirdi. Hitchcock romantik bir macera filmi olan “The Mystery Road” ve artık kopyası bulunmayan “Dangerous Lies” gibi filmlere isimler buldu.
Bu film setinde hayatının ve kariyerinin tüm aşamalarında birlikte olacağı kadınla da tanıştı. Hitchcock’la aynı yılda, ondan bir gün sonra doğmuş olan Alma Reville, halihazırda film prodüksiyon işlerinde bir profesyoneldi.
1923’te Alma’ya bir telefon geldi. “Bayan Reville’le mi görüşüyorum? Ben Alfred Hitchcock. Yeni bir filme yönetmen yardımcısı olarak atandım. Filmin kurgusunda görev almak ister miydiniz diye merak ettim?” Hitchcock daha sonra Alma’ya kadınların karşısında çok utangaç olduğunu, ancak suskunluğuyla alâkalı başka nedenlerin bulunduğunu itiraf edecekti. Alma, “Bir İngiliz erkeğinin, kadının kendisininkinden daha önemli bir işi olduğunu kabullenmesi görülmüş şey olmadığından, Hitch benimle konuşmak için daha üst düzey bir göreve gelmeyi bekledi” demişti.
“BEN YAPARIM” ALFRED
1923 yılının başlarında ünlü aktör-yönetmen Seymour Hicks eski bir komedi filmi olan Always Tell Your Wife’ın yeniden çevrimi için bağımsız bir yönetmenle işbirliğine gitti. Yönetmen hastalanınca Hicks stüdyoda filmi tamamlayacak birini aramaya başladı; gözünü, ona göre “Son derece hevesli ve prodüksiyonda şansını denemeye meraklı” şişman, genç çalışana çevirdi. Filmden geriye, kalitesi pek de iyi olmayan bir makara kaldı. Ancak Hitchcock o yaz, çok daha büyük ilgiyle karşılanan bir film üstünde çalışmaya başladı. Bir grup bağımsız film yapımcısı, ideal mekanları olarak belirledikleri Islington Stüdyolarına üşüştü. Michael Balcon yüksek emeller peşinde koşan bir yapımcıydı; Graham Cutts daha şimdiden üç film yönetmişti ve sinemanın o ilk günlerinde tecrübeli bir yönetmen olarak tanımlanabilirdi; Victor Saville ise Michael Balcon’ın ortak yapımcısı olarak oradaydı. Üçü içinde Balcon, açık ara en çok sözü geçen kişiydi ve zaman içinde Ealing Stüdyolarının başkanı, İngiliz film endüstrisinin akıl hocası oldu. Daha sonraki günlerde Hitchcock bir röportajında, “bana bir fırsat tanındı. Bunu tek bir kişiye, Michael Balcon’a borçluyum… O, beyaz perdedeki hayallerimin peşinden koşmamı sağlayan kişidir” diyecekti. Birliktelikleri Woman to Woman ile başladı. Hitchcock her zamanki gibi hevesli ve heyecanlıydı. Kısa bire süre sonra bu üç adamın bir senariste ihtiyaç duyduğu anlaşıldı. Hitchcock bu işe gönüllü oldu ve kısa bir süre önce bitirdiği senaryo örneklerini onlara gösterdi. Bir sanat yönetmenine de ihtiyaçları vardı. Evet, bu da Hitchcock’un yapabileceği bir şeydi. Senaryoyu yazarken ve yazı kartonlarını tasarlarken bile, aynı zamanda setleri düzenliyor ve kostümleri denetliyordu. Olayı, “Ben yaparım” idi. Profesyonelliği hiçbir zaman elden bırakmayan Balcon’ın takdir ettiği şey Hitchcock’un bu enerjisi ve uyum yeteneğiydi. Ancak Hitchcock dediğim dedik olabiliyordu; bir set inşa eder, sonra yönetmene, “Çekim buradan yapılacak” diye seslenirdi. Aynı zamanda tanıdığı uzman bir kurgucu vardı. Alma Reville’e açtığı beklenmedik telefonun nedeni bu filmdi…
“SET DEĞİL PERDE ÖNEMLİ”
#resim#841918#
Graham Cutts’ın yönettiği Woman to Woman bir İngiliz askeriyle gönül macerası yaşayan bir Moulin Rouge dansçısı hakkındadır. Çiftin bebekleri olur, asker hafıza kaybı yaşar ve bir kez daha evlenir. Bundan sonra yaşanan tüm karışıklıklar, heyecana neden olan hadiselere ve melodrama bol bol yer açar. Film 1923 yılının ilkbaharında gösterime girdiğinde Almanya, İngiltere ve ABD’de seyirciler tarafından çok beğenildi. Daily Exspress filmin, “İngiltere’de çekilmiş en iyi Amerikan filmi” olduğunu yazdı ki bu, o dönemde bir iltifat olarak görülmüş olmalıydı. Alfred Hitchcock, adı yönetmen yardımcısı olarak geçmese de değerini ispatladı. Yine aynı yıl Motion Picture News, bu defa adının A. J. Hitchcock olarak geçtiği bir karikatürünü yayımladı.
1924 sonbaharında Hitchcock, Alma ve Graham Cutts’la birlikte Berlin yakınlarındaki Neubabelsberg’e, iki İngiliz-Alman prodüksiyonunu tamamlayacakları Universum Film-Aktiengesellschaft’ın (UFA) yeni cam stüdyolarına gönderildiler. Ne Hitchcock ne de Alma tek kelime Almanca biliyordu; iletişim başlarda işaret dili ve bir tür teknik dile indirgenmiş olsa da azimle devam ettiler. Bir dilden daha fazlasını, bir sanat biçimini öğrendiler. Bitişikteki sette Alman yönetmen F. W. Murnau altyazısız, sadece sonunda bir yazı kartonu bulunan sessiz filmi The Last Laugh üzerinde çalışıyordu. Film, dışavurumcu filmciliğin bir zaferiydi. Murnau işin sırlarını genç İngiliz’e anlattı. Öyle ki, daha sonra Hitchcock, “Murnau’dan kelimeler olmaksızın nasıl hikâye anlatılacağını öğrendim” diyecekti. Murnau’dan herhangi bir karakter gibi gezinebilen akıcı kamera tekniğini de öğrendi. Ve başka bir hileyi de… Bir malikâne ya da katedral göstermek zorundaysanız, onun bir örneğini yapmanıza gerek yoktu. İhtiyacınız olan tek şey bir mermer sütun ya da büyük, ahşap bir kapı veyahut sadece kapının bir parçasını göstermekti. Gerisi seyircinin hayal gücüne bırakılmalıydı. Murnau ona, “Sette gördüğünün önemi yoktur” dedi. “Önemli olan perdede ne gördüğündür.”
Hitchcock açısından Alman filmciliğinde en önemli yeri yönetmenin işgal ettiği netlik kazandı: Ne aktör ne senaryo yazarı ne de kameraman; emirleri kameranın arkasında oturan veya ayakta duran adam veriyordu. Murnau aktörlerine, talimatlarına uymaları gereken birer kukla muamelesi yapıyordu. Film bütçesinden, daha önemlisi, kurgudan sorumlu olan kişi Murnau’ydu. Hitchcock bu dersleri ciddiye aldı. Kendisine gerçek akıl hocalarının kimler olduğunu düşündüğü sorulduğunda “Almanlar! Almanlar!” diye karşılık verirdi.
1925 yılının ilkbaharında Hitchcock ve Alma, Michael Balcon tarafından ayarlanan, Almanlarla yeni ortak yapım projesine başlamak için Münih’in yolunu tuttu. The Pleasure Garden (Zevk Bahçesi) Hitchcock’un yönetmenlik yaptığı ilk film olarak dikkat çekiciydi. Ağustos sonlarına doğru tamamlanan film, Hitchcock’un karakteristik stilinden izler taşır. Filmin açılış sahnesinde bir revü dans topluluğu sarmal bir merdivenden döne döne iner ve ardından ön sırada oturan yaşını başını almış erkeklerin hayranlık ve şehvet dolu bakışları altında kendilerini sahneye atar. Hikâyenin geri kalanı, iki revü kızının birbiriyle çatışan akıbetleri bakımından Hitchcock’un imzası haline gelen komedi ve gerilim karışımıdır.
Hitchcock filmlerinin bir başka yönü, erkeklerin kayıtsızlığı ve kadınlara karşı acImasızlığı, ihanet ve cinayet teşebbüsü olarak ilk kez bu filmle ortaya çıkar. Röntgencilik ve kadına karşı şiddet, Hitchcock’un çok sık tekrarlanan iki öğesi haline gelecektir.
Zevk Bahçesi’nin gösterime girmesinin ardından, basının verdiği tepki tatmin ediciydi ve Hitchcock “dâhi genç adam” olarak nitelendirildi. Hitchcock ilk filminde usta bir yönetmen olarak kendini kanıtlamıştı.
NEDEN BAKİR YÖNETMEN DİYORLAR?
Hitchcock ve Alma, 2 Aralık 1926’da Güney Kensington’daki Brompton Oratory’de resmi bir Katolik töreniyle evlendi. Hitchcock’un evliliği ölümüne dek devam etti; Alma da iki yıl sonra peşinden karanlığa doğru yol aldı. Hitchcock bir keresinde bir dergiye ondan “Hep yanımda olan, yaşam dolu bir kişilik, hiçbir zaman sıkıntılı bir yüz ifadesi takınmaz ve cömertçe yardımsever olduğu zamanlar haricinde ağzını hep kapalı tutar” şeklinde söz etmişti.
Bu çift bazı açılardan tuhaftı. Nerdeyse bir erkek çocuğu endamında olan Alma, o zamanlar pek de uygun görülmeyen “Pantolon ve ceketli kadın takım elbisesi” giymekten hoşlanırdı. Kızları Patricia babasının, karısının takım elbiselerinin Londra’da erkek giyim eşyası satan Austin Reed’de dikilmesi işini organize ettiğini hatırlıyor. Hitchcock ona “Madam,” bazen de Doğu Londralıların eşleri veya anneleri için sevgi ifadesi olarak kullandıkları, “Düşes” diye hitap ederdi. Alma’nın Patricia’ya hamile kalması istisna olmak üzere, Hitchcock her zaman onlarınkinin cinselliğin sözkonusu olmadığı bir evlilik olduğunu iddia etti ki, bu konuda şüphe duymak için bir neden yoktur. Hitchcock, Truffaut’ya dini nedenlerden ötürü cinsel ilişkide bulunmaktan kaçınan biri olduğunu söyleyerek, “işte bu yüzden bana bakir yönetmen diyorlar” demişti.
Yakın bir aile dostu olan Dorothy Wegman, “İ.ne kılıklı bu tuhaf, cins adamla, erkek çocuğunu andıran ufak tefek, tatlı kadını,” takdir ettiğini söylerdi. “İ.ne kılıklı” sözünden kastı, homoseksüelliğe veya efemineliğe olan eğilimdi. Hitchcock jest ve tavırlarında asil denecek kadar ağırbaşlıydı; ayaklarının üstünde çevik ve zarifti, toplum içindeyken göründüğü gibi hantal ve sakin biri kesinlikle değildi. Bir keresinde Alma’yla tanışmamış olsa “nonoş” olabileceğini söyledi. Ve elbette, birçok filminde eşcinselliğe çok yakın ilgi gösterdi; bu neredeyse ana motifti. Hitchcock’un başlıca karakterlerinden biri olup da biseksüel olduğu ima edilmeyenlerin isimlerini saymak yetişkinler için evin salonunda oynayacakları ilginç bir oyun olurdu…
Easy Virtue (Hafif Meşrep) Hitchcock’un Gainsborough Pictures için yaptığı son film oldu. John Maxwell onu, kısa bir süre önce kurduğu British International Pictures’ın Elstree Stüdyolarına transfer olmaya ikna etti. Daha iyi olanaklar, daha fazla kontrol ve en az bunun kadar önemli olan daha iyi bir maaş sözü verildi. Hitchcock’a 13 bin pound; eskisinin üç katı yıllık maaş verilecekti. 1927 yılının ortalarında Hitchcock İngiltere’nin en fazla maaş ödenen yönetmeniydi. Ve Hitchcock 28 yaşında İngiliz filmciliğinin kurtarıcısı ilan edildi…
Hikâyenin devamı, Ackroyd’un kitabında…