Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Kısa kısa anekdotlu, belli ünlülerle yaşanmış anılarla dolu, tarihsel perspektifi çok önemsememiş kitapları okumak açıkçası benim için çok da manalı değil. Ama söz konusu olan müthiş bir ses; o sese tarz katmış bir isim; üç aşağı beş yukarı tanıdığım mütevazı ama aynı zamanda dik duruşlu; nazik ve cana yakın olsa da sahnede ulaşılmaz görünen bir sanatçı olunca işler değişti. Onun, zamanında çok farklı kültürleri barındıran Diyarbakır doğumlu oluşu, “azınlık” mensubu bir aileden gelişi heyecanı daha da arttırdı; bizzat gelip teslim ettiği kitabı hızlıca okuttu bana. Bedri Ayseli’nin “70’inde Bir Çocuk”unu bu gözle okuyun lütfen. İçindeki 10 parçalık CD’yi keyifle dinlerken…

        NENESİNİN BAĞLARI KÖYLÜLERE NASIL KALDI?

        Peki ne anlatıyor bize Ayseli?

        Önce 1940’ların Diyarbakır’ına uzanıyoruz ve onun üzerinden kentin o dönemki kültürünü, farklı etnik mensupların nasıl bir arada yaşadıklarını öğreniyoruz.

        1946’da, Diyarbakır’ın Fatih Paşa Mahallesi’nde, nam-ı diğer Hançepek Sabuncu Sokak, 37 numaralı evde dünyaya gelmiş Bedri Ayseli. Çok değer verdiği ninesinin (Neno diyor) Dicle (Piran) tarafında bir köyü varmış:

        “Köydeki bağlar, bahçeler, değirmenler, bostanlar hepsi Nenomundu. Çok değerli ve cesur olan güzel Nenom, köylülerle iç içe kala kala çok güzel Kürtçe ve Zazaca konuşurdu. Ama anadili olan Ermenice’yi de unutmamak lazım. Köylüler güzel Nenomun bütün mallarını, bağlarını, bahçelerini kendi geçimlerini temin etmek için kullanırlardı. Hasat sonunda ise Nenoma sucuk, pestil ve üzüm gönderirlerdi. Biz bu sucuk ve pestilleri afiyetle yerdik, üzümlerden de Nenom çok güzel şaraplar yapardı.”

        Güzel günlerden, ortak bir yaşam kültüründen bahsediyoruz ama madalyonun her zamanki gibi diğer yüzü de var. İlerleyen satırlarda şöyle anlatıyor Ayseli:

        “Nenomun bağları, bahçeleri, bostanları ne oldu biliyor musunuz? Hepsi tapulu olduğu halde nedense köylülere kaldı. Bir keresinde Piran’a (Dicle’ye) bir taziye için gittiğimde, köylülerden biri, ‘Gel sana nenenin bağlarında üzüm yedireyim’ dedi.

        ‘Peki, şimdi bu bağlar kimindir’ diye sordum.

        Verilen cevap alaycıydı: ‘Tabii ki şimdi benimdir!’ Böyle demesini hiç unutamam…”

        #resim#643840#

        “BU BAĞ BİZİM OLAYDI”

        Nenosunun güzel şarabını içmek için gelen konu komşuya söyleyerek başlamış bu “işe” dersek yanlış olmaz. “Hadi Bedri bize bir türkü söyle” dendiğinde, o zamanlar 6-7 yaşlarında olan sanatçımız süpürgeden sazını eline alır, başlarmış okumaya:

        Ağlama yar ağlama

        Mavi yazma bağlama

        Mavi yazma tez solar

        Ciğerimi dağlama

        Süpürgeli türküler, bir süre sonra babasının elinde bir mandolinle çıkıp gelmesiyle daha da ciddileşmiş. Ancak minik Bedri mandolini eline alıp çalmayı başaramayınca gözleri dolmuş, bu kez bir hoca aranmaya başlamış. Ertesi gün, Toto Hala’sının aracılığıyla bir elinde mandolin, saz dersi verecek komşularının yolunu tutmuşlar. O günden sonra neredeyse her akşam kapısını aşındıracağı saz hocası Yüksel Güven, önce mandoline bakıp sonra duvardaki sazı göstermiş: “Ben asıl sana bunu öğreteceğim, bunun adı tamburdur.”

        İlk çalmayı öğrendiği türkü mü? “Yıllar sonra beni şöhrete taşıyacak bu türkü şuydu” diyor:

        Bu bağ bizim olaydı

        Koruk üzüm dolaydı

        Ortaklı malı nedim

        Hepsi bizim olaydı

        BELKIS AKKALE, NÜKHET DURU

        Dört kardeşler Ayseli ailesi. En büyükleri Janet, sonra Bedri, Ümit ve en küçükleri Orhan. Hançepek’te, şirin, güzel, küçük bahçeli taş yapı bir evde otururlarmış. Anne, baba dahil, hepsi aynı odada uyurmuş. Diğer odada ninesi ve dedesi. Diğer iki odalarını kiralık olarak verirlermiş.

        “Diyarbakır çeşitli din, dil, ırktan oluşan insanların yaşadığı bir mozaik kentti” diyor Ayseli: “Benim hepsinden arkadaşım vardı. Hem tahsil yapan hem de hayatlarını çalışarak kazanan yani çıraklık yapan arkadaşlarım vardı. Ayrıca dört beş de Aydın isimli arkadaşım vardı, lâkapları Karga Aydo, Liceli Aydo olan.” 1960 darbesinde yaşanan, bu ‘Aydın’larla ilgili komik bir anısını da anlatıyor kitapta.

        Aile, 1964 yılında Diyarbakır’dan ayrılmış, İstanbul’a yerleşmiş. Memleketine iki yıl sonra ancak dönebilmiş Ayseli: “Bu süre zarfında hep Diyarbakır’ı ve arkadaşlarımı özledim. Arkadaşlarımla her pazar gittiğimiz Gazi Köşkü’nü, Dicle kenarındaki un fabrikasını, On Gözlü Köprü’yü, Kırklar Dağı’nı, Hevsel Bahçeleri’ni, surları, Mardin Kapı’yı, Hançepek’i, doğduğum evi, çocukluğumu hasretle andım.”

        Ailece İstanbul’a yerleştikten sonra Pertevniyal Lisesi’ne kaydolmuş. Lise yıllarında Sadi Yaver Ataman’dan dersler almaya başlamış. Hocanın öğrencilerinden biri de halk müziğinde önemli bir yeri olan Belkıs Akkale.

        Pertevniyal’de okurken İngilizce hocası İhsan Korkmaz yönetiminde bir Türk Halk Müziği korosu kurmuşlar. Bu koroyla çeşitli yerlerde konserler vermişler. Bir keresinde Çamlıca Kız Lisesi’nde konser verirken genç bir kızın da bir parça okuyacağı söylenmiş: “Onu dinledim, çok güzel okudu. İsmini sorduğumda biraz mahcup, biraz utangaç, ‘Nükhet’ dedi. Yıllar sonra Nükhet Duru adında meşhur bir sanatçı olarak karşımıza çıktı.”

        NASIL “DAYI CÜMBÜŞ” OLDU?

        Bugünkü nazik, mütevazı ve beyefendi tavrına bakmayın; Bedri Ayseli gençliğinde epeyi bir haytalık yapmış. Hatta haytalığın ötesinde düpedüz kabadayılıktan bahsedebiliriz. O anlatsın: “Diyarbakır’dan İstanbul’a göç ettiğimizde bana, İstanbullu çocukların çok korkak olduklarını söylemişlerdi. Ben de İstanbul’a gelince dayılığa özendim. Birkaç sefer haksızlığa uğrayan çocukları koruyup onlara arka çıkmam, onlar için kavgalara karışmam, ardından kendimle ilgili olaylarda korkmadan yumruklu kavgalara girmemle, okul korosunda da müzikle uğraştığım için kısa zamanda ismim ‘Dayı Cümbüş’ olarak anılmaya başladı. Artık herkes bana saygılı davranıp benimle arkadaşlık kurmaya çalışıyordu.”

        İlerleyen yıllarda canını tehlikeye atacak pek çok kavgaya karışmış. Şimdi o günleri pek de mutlulukla anmıyor ama samimi mi, onu yakında birlikte bir yemek yiyip öğreneceğiz.

        İLK RADYO İLK TELEVİZYON

        1970’li yıllara, Bedri Ayseli’nin sanat dünyasına iyice girmeye başladığı günlere geliyoruz.

        “Şimdi Diyarbakırlı Bedri Ayseli’den türküler dinleyeceksiniz...” TRT radyolarından ilk duyuruluşu bu şekilde olur. Şöyle anlatıyor:

        “O an tüylerimin nasıl diken diken olduğunu, kalbimin nasıl hızla attığını anlatamam. İlk okuduğum türkü, radyo sınavlarında okuduğum ‘Üç Kardeştik Gittik Geyik Avına’ ve arkasında bir uzun hava…

        Kara gözler hunidir kara gözler

        Felek yıkmıyan yeri yıkıyor kara gözler

        Akşam gazetesinin düzenlediği bir yarışma ona İstanbul Radyosu’nun yollarını açar. Daha sonra ismi gittikçe duyulur, nihayet sıra televizyon programlarına gelir. Televizyon için özel bir bant yapması gerekir ve türkü seçimini ona bırakırlar. İlk okuduğu türkü şudur:

        Gitti canımın cananı

        Beni bıraktı yaralı.

        ASIL MESLEĞİ DİŞÇİLİK

        Üniversitede dişçilik okur Bedri Ayseli. Zaten şu an mesleğini de sürdürüyor. Kitapta, üniversite yıllarına dair bir bölüm de var ama kendisinin de anlattığı gibi aklı fikri sahnede, türküde olduğu için pek başarılı bir öğrenci olduğu söylenemez.

        Askerliğini Kıbrıs-Girne Askeri Hastanesi’nde diş tabibi olarak yapar. Üniversiteden mezun olduktan sonra da Osmanbey’de dört başı mamur bir muayenehane açar.

        Ancak onun hayatı türküdür. 1983-84 yıllarında “Hamaylı Boynundayım” adlı türküsü meşhur olunca, Bedri Ayseli ismi de duyulmaya başlar. O tarihlerde şarkılı türkülü filmler çok meşhurdur, bütün şarkıcı ve türkücü sanatçılara film teklifleri gelir. Bu tekliflerden o da nasibini alır. Arka arkaya üç film çeker: “Ağlama Yar ağlama,” “Bana Babamı Anlat,” “Ölüm ile Ayrılık.”

        Radyo ve televizyon programları çoğaldıkça, gazino programlarına da ilgi artmaya başlar. Şöhret basamaklarını tırmandıkça, aranan ve sevilen biri haline gelir. Böyle olunca da konserlere, sünnet düğünlerine, düğünlere, festivallere davetler çoğalır. Bunları yurtdışı konserleri izler: Amerika, Kanada, Libya, İsveç, İsviçre, Almanya ve Hollanda…

        1990’larda TRT’de “Bedri Ayseli ile Türkülerimiz” programını yapan; 1998’de Kültür Bakanlığı THM kadrolu sanatçısı olup sekiz yıl görev yapan ve gitmediği şehir kalmayan Ayseli, Beyazıt Öztürk, Halit Kıvanç, İbrahim Tatlıses, Kazancı Bedih, Ahmet Kaya, Orhan Gencebay, Yılmaz Güney, Zeki Müren gibi çok özel isimlerle yaşadıklarını da anlatıyor kitapta.

        Keyifli, sizi alıp geçmişe, türkülere götüren bir kitap “70’inde Bir Çocuk.” Dediğim gibi, içinde bir de 10 parçalık Bedri Ayseli albümü var ki, kaçırılmaz.

        Peki ne mi eksik kitapta? Şu meşhur “Kırklar Dağın Düzü-Suzan Suzi” türküsünün, aşkının hikâyesi. Olsun, onun da filme çekildiğini biliyoruz. Sonucu merakla bekliyoruz.

        KİTAPTAN…

        “Diyarbakır’ı ikiye bölen Gazi Caddesi’nin bir tarafında Ermeniler, öbür tarafında ise Süryaniler çoğunluktaydı. İki tarafta da karşı tarafa ‘öte mahalle’ derdi. Bütün bu güzelliklere layık olan canım Diyarbakır’ım şimdi bakıyorum sessiz, sakin, mahzun ama yakın geçmişe göre daha huzurlu. Cümbüş ve güzel türküler her zaman devam etsin isterim.”

        “Ahmet Kaya’nın okuduğu ‘Ağladıkça’ isimli müzik şaheserinin müziğini yapan büyük müzisyen Ara Dinkjian aslen Diyarbakırlıdır. Amerika’ya gittiğim zamanlarda Ara’yla sık sık bir araya gelir, meşkler yapar, hep Diyarbakır’ı yad ederiz.”

        REKLAM

        ***

        İKİ TAVSİYE

        Kökden, 1900’lerin başından 2000’lerin başına uzanan bir dilimde farklı ülkelerdeki yaşantısından izleri sunuyor okura. Ünver ise ABD’den Peru’ya, İspanya’dan İstanbul’a gidiyor; yaşam ötesi deneyimleri, paralel evreni ve kuantumu kullanıyor; bir bilim adamının aşk yolculuğunu anlatıyor.

        Unutmayı Bir Öğrenebilsem-Uğur Kökden (YKY)

        Siyah Kedi-Murat Ünver (Mona)

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar