UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne bu yıl eklenen birbirinden değerli varlıklar
İnsanoğlu, bu zamana kadar yaşadığı yerlere yeni değerler katmış, kültürünü sonraki nesillere taşıyan şaheserler bırakmış.
Pek çoğumuz, gezilerimizi, bu önemli mirasları dünya gözüyle görmek için planlıyoruz. Medeniyetin gelişimini, geçmişteki toplumların insanlığa kültürel olarak neler bıraktıklarını merak ediyoruz, araştırıyoruz. Peki bu gezileri planlarken nasıl ve nereden başlayabiliriz?
İnsanlığın değerli hazineleri olarak kabul edilen Dünya Mirası Listesi, insanoğlunun kültürel ve doğal zenginliğini görmek, bilinmeyen hazinelerini tanımak için harika bir başlangıç noktası olabilir.
UNESCO, tüm insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen, evrensel değerlere sahip kültürel ve doğal varlıkları korumak, tanıtmak ve bu değerleri bozulmadan gelecek nesillere aktarmak amacıyla 1972 yılında “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme”yi yürürlüğe aldı.
Bu şartları sağlayan korunmaya değer görülen varlıklara da "Dünya Mirası" statüsü tanıdı.
UNESCO bu şekilde, herkes tarafından bilinmeyen bu yerlere hak ettikleri değeri verip, "daha görünür" olmalarını sağlıyor.
Her biri kendine has karakteristik özelliklere sahip ve dünya tarihinin önemli bir arşivini oluşturan bu varlıklar 2 yılda bir yapılan toplantılarla belirleniyor.
Şimdiye kadar 167 ülkeden 897'si kültürel, 218'i doğal, 39 tanesi karma olmak üzere toplam 1154 varlık, Dünya Miras Alanı olarak belirlendi.
En son, UNESCO'nun bu sene açıkladığı Dünya Mirası Listesine Malatya'daki Arslantepe Höyüğü, Türkiye'nin 19. kültür varlığı olarak, eklendi. Gezmeye, görmeye, değer vermeye, geçmişi anlamaya, önce kendi ülkemizdeki sonra dünyanın farklı yerlerindeki miras alanlarından başlayalım.
1- Arslantepe Höyüğü - Malatya / Türkiye
Malatya Ovası’ndaki, 30 metre yükseliğinde arkeolojik bir yapı olan Arslantepe Höyüğü, çeşitli medeniyetler ve çağlarda yaşayan insan ve toplumların üst üste geliştirilerek oluşturulduğu bir yer. Arkeolojik incelemelere göre Arslantepe Höyüğü’nün tarihi, MÖ 6. Binyıl’da Roma dönemine kadar uzanıyor ve MÖ 4. Binyıl’da Erken Uruk medeniyetinin kerpiç ev inşaa tekniklerini barındırıyor. Saray kompleksi olduğu düşünülen ana yapının bulunduğu alanın Geç Kalkolitik dönemde inşa edildiği biliniyor. Kanıtlar ayrıca Kraliyet Mezarı kompleksinin de erken Tunç Çağı’nın özelliklerini taşıdığını gösteriyor. Arslantepe Höyüğü, Hititler ve Paleo-Asur medeniyetlerine dair de izler taşıyor.
Arslantepe Höyüğü etrafındaki yerleşimde, henüz yazının icadından önce bürokratik bir sosyal toplumun işaretlerini göstermesi nedeniyle de dikkat çekicidir. Yapılan kazılarda, şimdiye dek bulunmuş en eski kılıçların da aralarında bulunduğu metal nesnelere rastlandı. İncelemeler sonucunda bu bölgenin siyasi güce sahip taraflar arasında organize savaşların yapıldığı anlaşılmıştır.
2- Chankillo Arkeoastronomi Kompleksi - Peru
MÖ 250-200 yıllarına dayanan Chankillo Arkeoastronomi Kompleksi, Peru’nun kuzey orta bölgesindeki Casma Vadisi’inde bulunuyor. Bu çöl manzarasına sahip sitenin doğal özelliklerinin yanı sıra yılların belirlenmesi için güneşi kullanan bir takvim işlevi gördüğü de bilinmektedir. Müstahkem Tapınak olarak adlandırılan üç duvarlı tepe yapısı, Gözlemevi olarak kullanılan iki bina ve tepenin sırtı boyunca uzanan 13 kübik kuleden oluşan hattın yanı sıra On Üç Kule kompleksini tamamlayan Cerro Mucho Malo’dan oluşan sitenin merkezinde bulunan tören alanının da güneşe adandığı düşünülmektedir. On Üç Kule’nin her iki tarafında yer alan gözlem noktalarından yıl boyunca güneşin doğuş ve batış noktaları gözlemlenerek tarihleme yapılabilmektedir. Ekinoks ve gün dönümlerinde yıl içindeki herhangi bir tarihi 1-2 günlük hata payı ile belirlemek mümkündü. Casma Vadisi’nin astronomik çalışmaların yapıldığı oldukça eski bir tarihi bulunmaktadır.
3- Benevolence Kolonileri - Hollanda, Belçika
19. Yüzyıl başlarında, bugün Hollanda ve Belçika topraklarına dağılmış olan bölgelerde, kentlerdeki yoksulluğun azaltılabilmesi için tarım kolonileri kurulmaya başlandı. 1818’de kurulan Frederiksoord Kolonisi (Hollanda) bu kolonilerin en eskisi olduğu gibi yoksulluğa karşı harekete geçen Hayırseverler Derneği’nin genel merkezinin de bulunduğu yerdi. Hollanda'daki Wilhelminaoord ve Veenhuizen ve Belçika'daki Wortel kolonileri ile birlikte toplanda 4 koloni kurulmuştur. Kolonilere tahsis edilen çiftliklerinin gelirlerinin yetersiz kalmasının ardından Hayırseverler Derneği farkı gelir kaynakları yaratılabilmesi için devletle işbirliğine gitmiş, yetimler yurdu gibi sosyal merkezler açılmıştı. Ancak kısa sürede koloni toraklarına dilencilerin de gelmesinin yanı sıra devletin de yapının içine dahil olmasıyla koloni projeleri beklenen verimi getiremedi. Ortogonal hatlarda panoptik şehir düzenlemesine gidilmiş, konutlar, çiftlikler, kiliseler ve sosyal alanlar inşa edilmiştir. 19. Yüzyıl ortalarında Hollanda’daki kolonilerin toplam nüfusu 11 binin üzerine çıkarken 1910’larda Belçika’daki kolonilerde 6 bine yakın insan yaşıyordu.
4- Cordouan Deniz Feneri - Fransa
Fransa’nın Atlantik Okyanusu açıklarında, Gironde Halici’nin ağzında bulunan Corouan Deniz Feneri, sığ kayalık bir plato üzerine, 16. Ve 17. Yüzyıllarda inşa edilmiştir. Beyaz kireçtaşından inşa edilen ironik kulenin tasarımı Louis Foix’tir ve 18. Yüzyıl sonlarında mühendis Joseph Teulere tarafından yenileme çalışması yapılmıştır. Cordouan’ın kulesinin yapımında kullanılan pilastrlar, sütun modilyonları ve çörtenler, yapıya özelliğini katmaktadır.
Deniz feneri mimarisinin en önemli eserlerinden biri olmasının yanı sıra dönemin teknolojik gelişimlerini de yansıtan bu yapı, antik deniz fenerleri kültürünün ögelerini barındırmaktadır. 18. Yüzyılda yapılan yenileme çalışmalarında yüksekliğin artırılması, ışık odasının yenilenmesi gibi dönemin teknolojisine ayak uydurabilmesi sağlanmıştır. Mimari olarak antik deniz fenerlerinin tasarımından gelen ilhamla Rönesans akımının da izlerini taşımasıyla oldukça ünlü bir yapıdır.
5- Roma İmparatorluğu Tuna Sınırları - Avusturya, Almanya, Slovakya
Yaklaşık olarak 600 km uzunluğundaki, Roma İmparatorluğu Tuna Nehri sınırları, imparatorluğun en stratejik yerlerinden biriydi. Nehrin batısındaki Tuna boyunda yerleşik ve lejyon kaleleri, geçici kamplar, yollar ve konut alanları bulunuyor. Tuna Sınırları sadece yapısal olarak değil coğrafi olarak da imparatorluğun savunma hatlarından birini oluşturuyordu.
Bilinen adıyla Ramappa Tapınağı, Hindistan’In Telangana eyaletindendeki Haydarabad’ın 200 km kuzey doğusunda bulunan bir Shiva Tapınağı. Mİlattan sonra 1123 ile 1323 arasında, Kakatiyan döneminin hükümdarları Rudradeva ve Recharla Rudra yönetiminde insa edilen kompleksin kumtaşından yapılan ana binasının inşası 1213’te başladı. Tahminlere göre inşaat yaklaşık 40 yıl sürdü. İnşaat sırasında kullanılan, yüzer tuğla adı verilen hafif gözenekli tuğlalar, piramidal Vimana (yatay basamaklı kule) şeklinde dizilmiş ve oyma granit ile doleritle dekore edilmiş sütunlarla süslenmiş. Tapınağın süslemesinde kullanılan büyük heykeller, Kakatiyan kültürünü temsil eden dansçılardır. Tapınak, tarım arazilerinin ortasında bulunur ve çevredeki dağlardan gelen kaynak sularının, akarsu ve göllerden elde edilen suyun depolandığı Ramappa Cheruvu adı verilen su depoları da bu alanda bulunuyor. Tapınağın yer seçimi, hem dini hem de pratik bir kullanım amacına sahipti.
Batı Almanya’daki Darmstadt şehrinin en yüksek yeri olan Mathildenhöhe, Darmstatdt Sanatçılar Kolonisi’ne ev sahipliği yapıyor. Koloni, 1897’de Hessen Grandükü Ernst Ludwig tarafından, Reform döneminde ortaya çıkan mimari, sanat ve el sanatları çalışmalarını bir araya getirmek amacıyla kuruldu. Koloni’yi oluşturan binalar da modernist yaşam ortamları yaratan sanatçılar tarafından tasarlandı, çevre tasarımı da yine peyzaj sanatçıları tarafından yaratıldı. 1901, 1904, 1908 ve 1914’te düzenlenen uluslararası sergilerde Koloni’nin sanat dünyasındaki etkinliği perçinlendi. Koloni’de bulunan başlıca eserler arasında Düğün Kulesi (1908), Sergi Salonu (1908), Çınar Ağacı Korusu (1833, 1904-14), St. Maria Magdalena Rus Şapeli (1897-99), Zambak Havzası, Gottfried Schwab Anıtı (1905), Pergola ve Bahçe (1914), “Kuğu Tapınağı” Bahçe Köşkü (1914), Ernst Ludwig Çeşmesi ile 13 ev ve sanatçı stüdyosu yer alıyor.
İtalya’nın Padua kentinde bulunan 8 dini yapıdan oluşan kompleks, 1302 ile 1397 yılları arasında farklı sanatçıklar tarafından yapılan fresklerle süslenmişti. Farklı amaçlar ve değişik sanatçılar tarafından çizilen bu freskler kendi içlerinde stil ve içerik birliğine sahiptir. Duvar freskleri sanatının başlangıcı olarak kabul edilen Giotto'nun Scrovegni Şapeli fresklerinin yanı sıra Guariento di Arpo, Giusto de' Menabuoi, Altichiero da Zevio, Avanzi ve Jacopo da Verona’nın eserlerinden oluşmaktadır. Fresk sanatının yüz yıllık gelişimini temsil etmeleri açısından son derece değerlidirler.
Madrid’in merkezindeki 200 hektar genişliğindeki peyzaj alanı ve içinde yer alan ağaçlarla çevrili Paseo del Prado Bulvarı, 16. Yüzyılda gelişmeye başladı. Bulvar, Fuente de Cibeles ve Fuente de Neptuno çeşmeleri, prestijli binaları ve şehrin sembollerinden Plaza de Cibeles’i de içinde barındırır. Tüm bu yapıların oluşturduğu alanın en önemli amacı 18. Yüzyılda aydınlanma yaşayan İspanyol kentsel dönüşümü simgelemekti. Bulvardaki binalar sanat, endüstri, sağlık ve araştırma amaçlı kullanıldı. İspanya İmparatorluğu’nun ulaşmaya çalıştığı ütopik toplum amacının bir yansımasıydı. 17. Yüzyıl’dan kalma Buen Retiro Sarayı’nın kalıntılarının bulunduğu bahçe ise peyzaj mimarisinin göstergeleri arasında yer alıyor. Kraliyet Botanik Bahçesi’nin de bulunduğu alanın kültürel mekanlarına eşlik eden 19 ve 20. Yüzyıl binaları ile birlikte zamanın izlerini de içinde barındırıyor.
Quanzhou bölgesi, şehrin MS 10-14. Yüzyıllar arasında hüküm süren Song ve Yuan dönemlerinde bir deniz ticareti merkezi olarak doğdu ve gelişti. Asya ticaretinin en önemli merkezlerinden biri haline geldi. Bölgede, Çin'deki en eski İslami yapılardan biri olan MS 11. Yüzyıl’dan kalma Qingjing Camii, İslami mezarlar ve çeşitli arkeolojik kalıntıların yanı sıra dini ve idari binalar, ticaret ve savunma için inşa edilen taş rıhtımlar, seramik ve demir üretimi alanları, antik köprüler, pagodalar ve yazıtlardan oluşan tarihi açıdan son derece önemli yapıları içinde barındırır. MS 10-14. yüzyıllara ait Arapça ve batı metinlerinde Quanzhou bölgesinin adı Zayton olarak geçer.
Tarihi Roma İmparatorluğu dönemlerine kadar uzanan altın madeni yatağı olan Roșia Montană, Romanya’nın batısındaki Apuseni Dağları’nın Metalliferous otlaklarında bulunmaktadır. Tarihsel olarak bilinen en kapsamlı ve tek ik maden yatağı olan Roșia Montană, Roma İmparatoru Alburnus Maior döneminde, MS 106 yılında çalıştırılmaya başlandı ve yaklaşık 166 yıl açık kaldı. Romalılar, olağanüstü bir mühendislik başarısıyla toplamda 7 km’lik bir hatta kurulan bir dizi su çarkını kullanarak yaklaşık 500 ton altın cevheri çıkardılar. Arkeolojik kalıntılarda bulunan yazıtlar, Romalıların bugünkü Romanya topraklarında Roșia Montană dışında Dacian bölgesinde de maden kurduğunu gösteriyor. Bu denli erken bir çağda ortaya konan maden mühendisliği başarısı sayesinde önemli miktarda altını çıkararak ekonomilerini güçlendirdiler. Orta Çağ’da Roșia Montană’da altın madenleri çalıştırılmaya devam edildi ve 18-19. Yüzyıl’da madenler kapatılarak tarımsal alana dönüştürüldü.
UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan ilk modern tropik bahçe olan Sítio Roberto Burle Marx, 1909-1994 yılları arasında yaşamış olan mimar ve sanatçı Roberto Burle Marx’ın yaşamının neredeyse 40 yılını kaplayan dev bir botanik projesiydi. Burle Marx, bahçenin tasarımına 1949’da başladı ve eseri uluslararası modern bahçecilik kavramları üzerinde derin iz bıraktı. Kıvrımlı formlar, mimari düzenleme yapılan bitki grupları, renk kontrastları oluşturan çiçeklerin dikim tasarımı, tropik bitkilerin kullanımı ve halk kültürünün yansıtıldığı tasarımda Brezilya’ya özgü bitkilerin kullanılmasıyla tamamlandı. Rio de Janeiro'nun batısında yer alan bahçede 3.500 tropikal ve subtropikal çiçek türü bulunuyor. Bölgenin doğal bitki örtüsüne eşlik eden mangrovlar, geniş yapraklı subtropikal bitkiler ve Atlantik ormanları bir arada yaşıyor.
7 Avrupa ülkesinde bulunan 11 kaplıca kasabası, uluslararası bir bölge bölge oluşturmaktadırlar. Baden bei Wien (Avusturya); Spa (Belçika); Františkovy Lázně (Çekya); Karlovy Vary (Çekya); Mariánské Lázně (Çekya); Vichy (Fransa); Kötü Ems (Almanya); Baden-Baden (Almanya); Kötü Kissingen (Almanya); Montecatini Terme (İtalya); ve Bath Şehri (Birleşik Krallık), tamamı doğal maden suyu kaynaklarının çevresine kurulmuştur. 18. Yüzyılda başlayan modern kaplıcaların inşasında terapi amaçlı binalar ve odalardan (kurhaus ve kursaal) oluşan tatil köyleri, Avrupa kaplıcalarının karakteristiğini oluşturur. Bu köylerde doğal maden suyu kaynaklarından yararlanmak, banyo yapmak veya içmek için pratik kullanım çözümleri üreten pompa odaları, holler, revaklar ve galerilerin yanı sıra bahçeler, toplantı salonları, kumarhaneler, tiyatrolar, oteller ve villalar ile spaya özel destek altyapısı bulunmaktadır. Kentsel mimari ile kıtaya özgü köy yaşamının bir araya getirildiği doğal ortamlarda eğlence ve tedavi seçenekleri sunulurken tıp, bilim ve balneolojideki gelişmelerin de merkezi haline geliyor.
Uruguay’ın başkenti Montevideo’ya 45 km uzaklıktaki Estación Atlántida’da bulunan Atlántida Kilisesi, çan kulesi ve yeraltı vaftizhanesi ile İtalyan paleo-Hıristiyan ve Avrupa Orta Çağ mimarisinden esinlenilerek inşa edildi. 1960’da açılan kilise, açık ve güçlendirilmiş tuğla kullanımı ile dikkat çekiyor. Atlántida Kilisesi’nin tek bir dikdörtgen salon üzerine, Eladio Dieste tarafından geliştirilen bir dizi takviyeli tuğlanın Gauss tonozuna benzer şekilde dalgalı bir çatı oluşturması esasıyla inşa edildi. Silindirik Çan kulesinin ajurlu duvarları, kilisenin ana cephesinin sağ tarafından yükselir. Yeraltı vaftizhanesi ise sol taraftadır. Kilisenin aydınlatması ise üçgen prizmadan giren ana ışığın dağıtılması ile yapılır. 20. Yüzyıla ait modern bir kilise olsa mekansal ve tasarımsal açıdan farklı kültürlerin ve çağların mirasını barındırır, sosyal eşitlik arayışını somutlaştırır.
Hazar Denizi’nden Basra Körfezi’ne uzanan Trans-İran Demiryolu, 1927’de yapımına başlanmış ve 1938’de tamamlanmıştır. İki sıradağ, çok sayıda nehir, yayla ve ormandan geçen demiryolunun toplam uzunluğu 1394 km’dir. Dünyanın değişik ülkelerinden gelen 43 inşaat mühendisinin ortaklaşa tasarlayıp hayata geçirdiği projenin en büyük zorluğu dik yamaçların yükseklik farkı oldu. Trans-İran Demiryolu, bir mühendislik başarısıdır. Yol boyunca 174 büyük köprü, 186 küçük köprü, 11 sarmal tünel dahil toplamda 224 tünel inşasını gerektirdi.
7 bin yıl öncesine ait avcılık, bitki örtüsü ve yaşam tarzı bilgilerini içeren kaya resimlerinin yer aldığı Ḥimā Kültür Bölgesi, bugünkü Suudi Arabistan’ın güneybatısındaki kurak ve dağlık bir bölgede yer alıyor. Çağlar boyunca bölgeden geçen ordular, gezginler ve kervanlar tarafından bırakılan işaretlerin de eklenmesine rağmen en eski resimlerin bile bozulmadan korunabildiği Ḥimā’da çok sayıda kaya yazıtı ve petroglif bulunuyor. Yazıtların, Müsned, Aramice-Nabatean, Güney-Arap, Semudik, Yunanca ve Arapça dahil olmak üzere farklı dillerde olması ise çok sayıda kültürün bu bölgeden geçtiğinin kanıtı. Çok sayıda höyük, mezar, taş adet, yapı, saçak ve antik kuyunun bulunduğu Ḥimā’da 3000 yıl öncesine ait su kayıtları da yer alıyor.