Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        DELİ mi akıllı mı olduğu pek anlaşılamayan bir Libyalı omuzunda fişeklik ve elinde tüfekle, üstelik de hiçbir engelle karşılaşmadan Topkapı Sarayı'nın girişine kadar gitti, etrafa ateş açtı, üç kişiyi yaraladı ve yaptığı işin bedelini hayatıyla ödedi...

        Saldırganın kaldığı Taksim'deki otelden

        o kılıkla Sultanahmet'e gidip meydanı boylu boyunca geçerken dikkat çekmemesi ve "Nereye? Burası av alanı mı?" diye soran bir Allah'ın kulunun çıkmamış olması bahislerini şimdilik bir tarafa bırakalım.

        Sarayın girişinde vakti zamanında kazan kaldırmış olan yeniçerilerin bile yapmamış oldukları bu cür'et ya çok daha kanlı şekilde noktalansa idi ne olurdu diye hiç düşündünüz mü?

        Allah korusun, Mısır'ın 1997 Kasım'ında başına gelenlerin benzerini yaşardık ve turizmimiz sizlere ömür olurdu!

        İKİ SENE UĞRAŞTILAR

        Hatırlarsınız: Mısır'ın güneyinde, Lüksor şehrinin civarındaki Kraliçe Haçepsut Tapınağı'nı gezen kalabalık bir turist grubunun üzerine 1997'nin 17 Kasım günü makineli tüfeklerle ateş açıldı, el bombaları atıldı ve aşırı İslamî bir grubun üstlendiği bu saldırıda 66 turist can verdi.

        Baskın, ülkenin döviz gelirinin o senelerde dörtte üçünü sağlayan Mısır turizmini bir anda çökertti. Bütün rezervasyonlar iptal edilince ne Kahire'nin yanıbaşındaki piramitler beldesi Giza'da turist kaldı, ne de güneydeki Kral ve Kraliçeler Vadisi'nde... Turizm tepetaklak olunca ekonomi de sallanmaya başladı.

        Âcilen ciddi bir çözüm bulunmasının şart olduğunu gören hükümet, bir İngiliz tanıtım şirketiyle hemen sözleşme yaptı ve çok büyük meblâğlar karşılığında Mısır'ın kana bulanan görüntüsünü temizleme işini bu şirkete havale etti. İngilizler, Lüksor baskınından sonra İslamî kimliği terörle eşdeğer hale gelen Mısır'ın firavunlar dönemini öne çıkartmayı düşünüp çok yönlü bir kampanya başlattılar.

        Eski Mısır ile Ramses hakkında kitapları olan Fransız yazar Cristian Jacq'ın eserleri hemen birkaç dile birden tercüme ettirildi. Avrupa ve Amerika'da apar topar eski Mısır sergileri açıldı, şehirler firavunlar dönemini gösteren afişlerle donatıldı ve dünya TV'lerinde ardarda Mısır belgeselleri yayınlatıldı... Cristian Jacq'ın Türkiye'de de o senelerde aylarca listebaşı olan "Işığın Oğlu", "Ebu Simbel'in Kraliçesi", "Batı Akasyasının Altında" ve "Kadeş Savaşı" gibi

        kitapları bu kampanyanın parçasıydı.

        Mısır, turizmini kurtarmayı neticede başardı ama kurtarma çabası tam iki senesini aldı ve bu arada milyarlarca dolar kaybetti. Türk turizmi önceki gün işte böyle bir facianın kıyısından döndü!

        GARNİZON AZ GELİR

        Meselenin bir de "sarayı kimlerin koruması gerektiği" boyutu var... Bundan birkaç ay önce Topkapı Sarayı'ndaki garnizonun oradan çıkartılması konusu gündeme gelmiş ve mütekaid bir müzeci ortaya atılıp "Müzede askerin ne işi var efendim? Gitsinler!" gibisinden sözler etmişti.

        Mütekaid müzeci önceki gün yaşananlardan sonra çehresinde hafif de olsa bir kızarma hissetti mi, bilmiyorum... Ama son hadisenin ortaya koyduğu bir gerçek var; o da sarayı artık sıradan bir garnizonun değil, komandoların yahut özel timler gibi ihtisas birliklerinin koruması gerektiği! Ve, bir hatırlatma: Olayla ilgili olarak dün bazı gazetelerimizde çıkan haberlerde Topkapı Sarayı'nda askerlerin nöbet tuttukları büyük kapıdan "Bâb-ı Hümayun kapısı" diye bahsediliyordu.

        "Bâb", zaten kapı demektir, "Bâb-ı Hümayun kapısı" sözü de "atlı süvari" yahut "tesadüfen rast gelmek" gibisinden "Hümayun kapısı kapısı" diye saçma sapan bir anlam verir!

        Bu mekânın ismi günün birinde başka bir habere konu olur da tekrar kullanmanız gerekirse ve "Bâb-ı Hümâyun"u ille de Türkçeleştirmek isterseniz ya aynen yazın, yahut "Saltanat Kapısı" deyin ve Türkçe'deki aczinizi ele-güne göstermeyin!

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar