Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Murathan Mungan’ın 2005’te “Sonraki yıllarda baskısı tekrarlanmayacaktır” notuyla çıkardığı, o zamanlar üzerinde çalıştığı kitaplardan derlediği, Bülent Erkmen’in özel olarak tasarladığı, pembe kapağında adı yazılmamış “Elli Parça” adında hacimli bir kitabı vardır. (Şair o sene 50 yaşına giriyordu, “elli parça” bu yüzden…) Sanırım çoktan “nadir kitap” payesine kavuşmuştur.

        Kapı pencere açık, serin bir esinti beklediğim sıcak bir pazar öğleden sonrasında elim gitti kitaba. Kanepeye uzandım, yıllar sonra eski dostumun kitabının sayfalarını çevirmeye başladım. Daha sonra “Harita Metod Defteri” adını verdiği, Mardin’de geçen çocukluğunu ve şehri anlattığı kitabından “Tren” bölümünü okumaya başladım.

        Diyarbakır Garı’nda iki süngülü er, bir astsubay eşliğinde, annesi, onu ve kelepçeli babasını trene bindirip, sonunu bilmedikleri uzun ve karanlık bir yolculuğa çıkartıyorlar. “Diyarbakır’dan Edremit’e uzanan o upuzun yolculuk” şairi bir oyuncak tren hikayesine götürür.

        Çocukluğunda babası her Mardin’den Suriye’ye geçtiğinde ona “torbalar dolusu”oyuncaklar getirir, o da onların nasıl çalıştığını öğrenmek için çoğu çocuğun yaptığı gibi açıp içine bakar, bu yüzden de hepsini bozarmış. (“Hayatta hepimiz böyle ellerindeki oyuncaklarının üstüne atılarak canlarını çıkaran çocuklarız. Bunların birer oyuncak olduğunu, nasıl yapıldıklarını anlamak değil onları bozmamak ve zevkleriyle iktifa etmek lazım olduğunu ne kabul ediyor ne de bize bu yolda nasihat edilse söz dinliyoruz. Tatlı ve nazlı şeylere daha derinden ermek için onları kırarak kendimizi en halis, en özlü zevklerimizden mahrum ediyoruz. Her şey böyle bir maymun iştihasıyla elimize alıp bir an içinde bırakarak yerlere attığımız oyuncaklardır.” Abdülhak Şinasi Hisar, Geçmiş Zaman Köşkleri). Günün birinde babası ona, “küçük ray parçaları birbirine eklenip takıldığında ortaya çıkan ‘8’ biçimindeki büyük bir demiryolu hattı ve birbirlerinin ardına kancalarla takılan birçok vagondan oluşan koca bir oyuncak tren” getirir Suriye’den.

        O oyuncak eve girdiği günden itibaren en sevdiği oyuncağı olur Mungan’ın.

        *

        Okuduğumuz her metin, dinlediğimiz her müzik, baktığımız her resim bizi bulunduğumuz andan alıp başka bir zamana götürüyorsa, bir yanda aklımız okuduklarımızda, duyduklarımızda, gördüklerimizde, bir yandan da aynı bilinç o andan kopup geçmişe götürüyorsa bizi; okuduklarımız, duyduklarımız, gördüklerimiz geçmişte yaşadığımız anı geçmişten alıp şimdiki zamana getiriyorsa, iki farklı zaman iç içe geçip yaşadıklarımızla başkasının yaratısı karşında hissettiklerimiz örtüşüp tül bir perde geriyorsa aramıza, biz de o tül perdenin gerisinde okuduklarımızdan, gördüklerimizden, duyduklarımızdan aldığımız hazzı, geçmişte yaşadığımız anın sevinciyle, hüznüyle, kederiyle harmanlamak için kıvranıp duruyorsak muhteşem bir sanat eseriyle hemhal olmuşuz demektir.

        Murathan Mungan’ın anlatısını okurken, Datça yarımadasının en ucundan memleketin en doğusuna, Hakkari’nin dağlar arasında yalnızlıktan kaskatı kesilmiş, üç evin bulunduğu bir köyüne gittim ben de…

        *

        Benimki; bir büyüğümüzün tahtadan yontarak yaptığı veya hayvanın aşık veya leğen kemiğinden olanları saymazsak, (“Yastığın altında bir mavi boncuk kırığı, renkli iki çakıl taşı, bir şeytanminaresi, bir ölü ağustosböceği buldu. Anası, çocuğun başını okşadı: 'Fukara çocuğun ne oyuncağı olacak?'” Halikarnas Balıkçısı, Ege’den Denize Bırakılmış Çiçek) şehirden alınmış ilk oyuncağım bir tren değil, plastik bir kamyondu.

        Uzak anıların belli belirsiz çağrışımları içinde, üzerine onca zamanın tozu birikmiş çocukluğumun dağlar arasında geçen o yapayalnız derin vadisinde sarı-kırmızı renkleriyle pırıl pırıl parlayan, elimi uzatsam elimi yakacak, üflesem kırılacak o plastik kamyon hâlâ hafızamın o gün bıraktığım yerinde duruyor bütün güzelliğiyle.

        Benimkini şehir merkezinden babam değil, ağabeyim getirmişti.

        Hayatımda hiç gerçek bir kamyon görmemiştim henüz.

        Arabaların geçtiği yoldan yaklaşık bir fersah uzakta bir köy düşünün. Bir çocuk kafilesi, günün birinde araba görmek için çıkmıştık yola. Yürü yürü yol bitmiyor. Sonra geniş bir yol ağzına varmıştık. Kıvrıla kıvrıla uzayıp gidiyordu vadide yol. Sonra bir ses işitmiş, sonra sesin geldiği yerden bir ejderha belirmişti. Benim oyuncak kamyonun hakikisiydi bizi bir toz bulutunun içinde bırakıp yeri göğü sarsarak geçen o kocaman makina.

        *

        Murathan Mungan, babasının Suriye’den getirdiği oyuncak trenini bir gün okula götürür. Okuldaki çocukların hepsi hayatlarında ilk defa böyle bir oyuncak görüyorlar. Öğretmenin yardımıyla tren kurulur, herkes büyülenmiş gözlerle seyreder uzaktan kumanda aletiyle hareket eden treni. Sonra hepsini toplarlar, arkadaşlarına oyuncağını göstermiş olmanın gururuyla akşam eve gider, “Belki de kötülüğün derinliğiyle ilk defa” o sırada tanışır. Arkadaşlarından birisi, “8” biçimindeki rayın bir parçasını çalmıştır. O “eksik parça” bütün sistemi işlemez hale getirdiği için oyuncak tren artık işe yaramaz haldedir. Bir vagon çalınmış olsaydı sorun yoktu, ama çalan “her şeyi iptal ederek oyuncak treni kullanılamaz hale getirecek temel bir parçayı” seçmişti.

        Sonraki günlerde sınıftaki arkadaşlarının yüzünde “o kayıp ray parçasının gölgesini” arayıp durur. “Hiçbir yüz, hiçbir şey” söylemez ona.

        Edremit’e kelepçeli babasını götürürlerken trende o “eksik parçayı” düşünür yazar. Eksik parçayı çalanlar şimdi babasını kelepçelemiş götürüyor olmasın sakın?

        *

        Hepimizin hayatında “eksik” bir parça vardır. Bazen haysiyetsiz bir aşka, bazen devletin zulmüne, bazen bir düşmanın gadrine, bazen de kıskanç bir öfkeye kaptırmışız onu. Aşkın ve işkencenin söktüğü “eksik parça”nın yeri kılıç yarasına benzer. Kılıç yarası neye mi benzer? Aslı Erdoğan’ın “Mucizevi Mandarin” adlı kitabından şu hikayeyi vaktiyle not etmişim defterime; sorduğum sorunun cevabı bu hikayede:

        "Yaşlı ve çirkin bir mandarin, karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş. Sabaha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki mandarin, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık hem de işinin ehliymiş. Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar, bu zayıf, çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin iz bırakmadığını görmüşler. Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler, ama en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile mandarine hiçbir şey yapamıyormuş. Sonunda korkup kaçmışlar. Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, bu sefer aşk adına sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış. Gelgelelim güzel kadının her dokunuşunda mandarinin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş, dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin kanlar içinde kadının kollarında yığılmış, ölmüş."

        *

        Damperi yeşil, gövdesi kırmızıydı kamyonumun. Evin yaslandığı dağın eteklerinde önce uzun uzun yollar yaptım. Kamyonumun geçebileceği virajlı yollar… Yukarı tırmanan, taşların etrafından dolanan, ama zinhar bir yere varmayan yollar. Kamyonun kasasına toprak, yaprak dolduruyor, o yollarda yürütüyordum. Sessiz kamyonun sesini de ben veriyordum ona, kendi kendime uzak yerleri keşfe çıkıyordum kamyonumla. Yolda bazen duruyor, el kaldıran meçhul yolcuları kasaya dolduruyor, onları gidecekleri yere götürüyordum hayalimde.

        Köyün tam ortasında süt beyazı bir ırmak akardı. Sonbahar bitti, kış geldi, kar yağdı, ben de kamyonu bıraktım kör pencereye, bazen indiriyor, evin içinde oynuyordum onunla. Kar bütün yolları kapatmıştı. Bahar geldi, ırmak coştu. Bu kez ırmak kenarında bir yol yaptım kamyonuma. Arkadaşım İsa da katılıyordu bana çoğu zaman, kamyonla yolculuklara çıkıyorduk birlikte. Bazen yüzünde hafif bir kıskançlık ifadesi belirmiyor değildi İsa’nın ama ben o ifadeyi kötüye yormuyordum. Ne de olsa kamyon ikimizindi. Bir ben, bir o yürütüyorduk. Erken bir bahardı, ırmağın öfkeli sesi bütün sesleri bastırmıştı. Suyun kenarında yaptığımız yolda, ağaç gövdelerini dolana dolana yol alıyorduk; kamyon, İsa ve ben… İsa yürütüyordu kamyonu, kısa bir andı, eli kalktı İsa’nın, kamyonun azgın dalgalara kapıldığını gördüm bir an, suya battı, çıktı, ben koştum çığlık çığlığa ama kamyon bir daha görünmedi gözüme.

        İsa’nın yüzünde kısa bir süre suya attığı kamyonun “gölgesini” aradım şaşkınlıkla. Murathan Mungan’ın “kötülüğün derinliğiyle ilk defa tanışması” gibi ben de İsa’nın yüzünde o kötülüğün izine rastladım sanki. Onun plastik kamyonu yoktu; benim de yoktu artık. Eşitlenmiştik.

        *

        Küçükken oyuncaklardan kopmanın bir yaşı var sanırız. Hayat bir süre sonra sertleşir, yaşlandıkça daha pahalı oyuncaklar girer hayatımıza. Ama artık ne hayat bir oyun ne de o pahalı oyuncaklar çocukken eğlendiğimiz kadar eğlendirir bizi. Bundan sonraki zamanımız “eksik parçayı” aramakla geçer beyhude bir çabayla.