Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Aslı Tohumcu ve Kutlukhan Kutlu’nun hazırladığı “Güçoburlar” adlı antoloji Doğan Kitap’tan çıktı. Kitapta 15 yazar, farklı açılardan güce doymayanları ve onları pençesine alan baş dönmesini anlatıyor. Tabii sırf siyaset alanında değil tabii, gücün varolduğu her yerde... Ailede, arkadaşlıkta, aşk ilişkisinde, iş hayatında; evde, apartmanda, mahallede, ofiste...

        Kimi sohbetler verimlidir, hele aynı kafa yapısında insanlar arasında geçince... Aslı Tohumcu ile Kutlukhan Kutlu bir gün çağdaş edebiyatımızda neleri okuyamadığımızı konuşmaya başladığında da böyle olmuş. “Orwell’ın ‘1984’ünden Ballard’ın ‘Süper Kent’ine dünyadan birçok örneğini kurduğumuz distopyalar bizde neden yazılmıyor, çok uzun zamandır bir gerçeklik kayması yaşanan Türkiye gibi bir ülkede neden distopya üretilmiyor?” diye sormuş Aslı. Fikir oradan çıkmış. Birlikte “kâbus toplum” portreleri içeren bir kitap yapmaya karar vermişler. Seçtikleri yazarlara da anahtar olarak “diktatör” kelimesini vermişler.

        Aslı Tohumcu, bu kelimenin perdeyi aralayıp sokağa bakmamıza bile izin vermeyen bir ebeveyn veya eşe, yahut bir yıl sonu raporu üzerinden çalışanlarının hayatını cehenneme çeviren patrona da gönderme yapabildiğini anlatırken, “Toplumsal ve bireysel ilişkilerin her türünde irili ufaklı diktatörler çıkıyor karşımıza” diyor. Kutlukhan Kutlu ise mevzuya başka açıdan yaklaşıyor: “Çevirmenlikten olsa gerek, kelimenin kökü olan ‘dikte etmek’i düşünmeden edemiyorum. Nihayetinde dikte etmek, dar anlamıyla söylediğini yazdırmak, daha geniş anlamıyla da uygulatmak değil mi? Bu yüzden ‘diktatör’ denince, kendi düşündüğünü ve ağzından çıkanı başkasının da fikri, söylemi ve eylemi haline getirmeye çalışanlar geliyor aklıma.”

        Aslı Tohumcu ve Kutlukhan Kutlu’yla 15 yazarın öyküleriyle hazırladıkları “Güçoburlar” adlı kitabı konuştuk...

        -“Güçoburlar” kimleri anlatıyor?

        Kutlukhan Kutlu: Farklı açılardan tahakküm kumkumalarını, güce doymayanları... Samet Kalkan’ın bilimkurgu öyküsünde gücü elinde tutanların kendileri yok ortada mesela, bunun yerine insanların her ânının gözlenmesini mümkün kılan bir “bileklik” var. Yani iktidarın değil, gölgesinde yaşayanların öyküsü anlatılıyor. Mine Söğüt’ün öyküsünde de anlatıcı, merceğini despota değil, yeraltına inmişlere tutuyor. Aslı Tohumcu’nun diktatörü “Canâzar” ise, belde belde dolaşarak “hafıza” görevi gören bir “masalcı kadın”ın dilindeki hikâyeler suretinde çıkıyor karşımıza.

        -Kelime nereden geldi aklınıza?

        K.K.: “Güçobur”, kendi öyküsü için Mehmet Berk Yaltırık’ın türettiği bir kelime. Korku türünü seven bir yazar Mehmet. Bu kelimeyi oluştururken yola çıktığı efsane yaratık da, kökünü Tatar mitolojisinden alan ama Balkan topraklarında da geçen “Obur”... “Upir” gibi isimlerle de anılan bu yaratık bir görüşe göre “vampir” kelimesiyle aynı kökten geliyor. Mehmet, Obur’un açlığından ve etrafını kurutarak büyümesinden ilham alarak muktedirin vampir olarak portresini çıkarmış.

        -Yazarlarınızdan söz eder misiniz?

        Aslı Tohumcu: Hem sevdiğimiz hem de bizi, gerçekleştirmek istediğimiz şeye yaklaştıracağını düşündüğümüz yazarları seçtik. “Güçoburlar”, Yekta Kopan, Hakan Bıçakcı, Mehmet Berk Yaltırık, Sevin Okyay, Mine Söğüt, Nermin Yıldırım, Hakan Günday, Samet Kalkan, Tuna Kiremitçi, Tayfun Pirselimoğlu, Neslihan Önderoğlu, Sabri Gürses, Doğu Yücel ve Cem Akaş’ın öykülerinden oluşuyor. Benim bir öyküm de var.

        -Siyasi bir kitap ama her alandaki iktidar ilişkilerinin ezici gücünü hissettiriyor...

        K.K.: İktidarın gülünç tarafı şu ki tek başınayken var olamıyor ama sonunda tek başına bırakıyor. Tabii içinde yalnız kalınan şey, bütün bir toplum olabileceği gibi iki kişilik bir ilişki de olabiliyor. O yüzden kitapta siyasi iktidar ilişkilerinin yanı sıra daha küçük ölçekli iktidar ilişkileri de ele alındı. Mesela Yekta Kopan, bir diktatörün iktidarının, “yakın çevresi”yle ilişkilerini nasıl biçimlendirdiğini anlatıyor. Tek bir sofra sahnesinden oluşan öyküsünde diktatörün, danışmanları ve yancılarının yüreğine saldığı korku, onlara karşı duyduğu küçümseme hissi ve kaçınılmaz yalnızlığı tüm kesifliğiyle kendini gösteriyor. Doğu Yücel’in öyküsünde Büyükbey’in sadece toplumla değil, karısıyla da ilişkisini görüyoruz. Tayfun Pirselimoğlu’nun öyküsündeki Başkan’ın kaderi ise, nereden çıktığı belirsiz, genişlemesi durdurulamayan Çukur tarafından belirleniyor. Liderlerin sadece kendilerini yalnız hissetmekle kalmayıp takipçileri tarafından da mitik bir “tek başına”lıkla resmedilmeye meyilli olduklarını hatırlıyoruz.

        Gücün yarattığı bir başdönmesi de söz konusu oluyor anladığım kadarıyla...

        K.K.: Gücün var olduğu her yerde güçten ötürü baş dönmesi yaşanabilir: Ailede, arkadaşlıkta, aşk ilişkisinde, iş hayatında; evde, apartmanda, mahallede, ofiste... Elbette gücün en yoğun, erim alanının en geniş olduğu yerlerde, yani kitlelerin kaderini belirleyebilecek makamlarda bu baş dönmesine daha sık rastlanıyor. Örnek vermek gerekirse; Sabri Gürses, klasik anlamda iki diktatörü de anlatmış ama öykünün esas karakterleri, “söz”ü kontrol etmek yoluyla yönetimi de elde tutabileceğini fark eden kişiler. Sevin Okyay’ın öyküsündeyse büyüklerin yerleşik düzenleri ve oturmuş iktidarları yerle bir olunca çocuklar ve yeniyetmeler, önlerinde yepyeni bir dünyanın uzandığını görüyor ama güç ve tanımladığı ilişki biçimleri bir şekilde bu yeni toplumda da kendini gösteriyor.

        -“Keşke şu konuda da yazılsaydı, niye kimsenin aklına gelmedi” diyeceğiniz bir tema var mı?

        A.T.: Kitaptaki çeşitlilikten hoşnuduz aslında. Diktatörüyle öte dünyada tuhaf bir şekilde yüzleşen öykümüz de var, Hakan Bıçakcı’nın öyküsünde olduğu gibi bir iş hanının çaycısı ile genel müdürü arasındaki iktidar ilişkisinden yola çıkan ve aslında hepimizin içinde uyuyan diktatörü anlatan bir öykü de... Bir diktatörün anne karnından başlayan hikâyesi de var, son günlerinin hikâyesi de... Bir yazarımız baba ihtiyacımızı ısrarla otoriteye giydirmemizi sorguladı, bir diğeri dünyanın en enteresan darbesini yazdı. Neticede edebiyatın ele aldığı her kavram gibi diktatörlük kavramı da bin türlü kurgu içinde ele alınabilirdi, bunu gördük.

        BİR 19'UNCU YÜZYIL ROMANTİĞİNDEN İKTİDAR TARİFİ

        Kutlukhan Kutlu’nun “Romantiklerin en romantiği” dediği İngiliz şair Percy Bysshe Shelley’nin “Ozymandias” şiiriyle başlıyor kitap. Kutlu, Shelley’yi ve şiirini şöyle anlatıyor... “Shelley, çoğu romantik gibi güzelliğe olduğu kadar yıkıma da yakındı. ‘Ozymandias’ şiirini Mısır firavunu II. Ramses’in bir heykelinin baş ve gövdesinin bulunup Londra’daki British Museum’a getirilince yazmıştı. Bir tür matruşka şiir olan ‘Ozymandias’ta, uçsuz bucaksız çölün ortasında harabe bir heykel imgesinden; devasa iki taş bacak ve az ötede kuma yarı batmış duran çehreden yola çıkıyor ve ‘mutlak’ görünen, sahibini arkasında ‘ölümsüz’ eserler bıraktığı hissiyle dolduran gücün zaman içinde nasıl da ufalanıp gittiğini anlatıyor. Muktedirin heykeli yıkılıyor ama hikâyesi şiir yoluyla bize ulaşıyor. Bize göre bu şiir, ‘mutlak güç’ meraklılarını ve onların gölgesinde yaşayanları anlatan bir kitap için çok uygundu.”

        BU HAFTA NE OKUSAK?

        Öyküleriyle bir film yönetmeni, romanıyla bir televizyon aktrisi ve son olarak filmlerin ruhumuzu nasıl şifalandırdığına dair denemeler...

        ÖYKÜ

        “Moskova’yı, Leningrad’ı, Kırgızistan’ın başkenti Alma Ata’yı, hep o aşkla birlikte dolaştım, karşı koymaktan vazgeçtim, benimle birlikte otel odalarına, dağ başlarına, Sovyet kooperatiflerinin mükellef sofralarına, Nâzım Hikmet’in cenazesini kaldırdıkları geniş avluya, Moskova’nın Arbat Sokağı’ndaki sanatçıların tuvallerine girmesine izin verdim. Döndüğümde, ‘Hadi anlat’ dedi, ‘Neler yaşadın?’ Galiba bu aşkın uzun sürmesinin sırrı buydu, benim durmadan hikâyeler anlatmam. Şimdi onu hep bir sevişme sonrası dinginliğinde, benim hikâyelerimi dinlerken anımsadığıma göre, öyle olmalı.”

        Yazar, yönetmen Işıl Özgentürk’ün Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Kedilerin, Martıların ve Delilerin Zamanı” adlı kitabı, içtenlikli dili, acıtan gerçekçiliği, kâh şiirsel kâh masalsı anlatımıyla belleklerde iz bırakacak öykülerden oluşuyor. Işıl Özgentürk’ü daha yakından tanımak isteyenler için.

        ROMAN

        “Küçük kozada minik bir delik açıldı. O ânı seyretmekte olan adam da, çıkmak için çabalayan kelebeğe yardım etmeye karar verdi, onun kozadan çıkmasını sağladı. Çıktığında kelebeğin kanatları bedenine oranla küçücük, kuru ve buruş buruştu. Şaşıran adam, kelebeğin kanatlarının zamanla gelişeceği umuduyla beklemeye başladı. Ama bu hiç olmadı. Çünkü kelebeğin bedeninden kanatlarına hayat suyu ancak o kozadan çıkmak için çabaladıkça akabilirdi. Kelebek ömrünü, uçma hayalleri kurarak, kocaman bedeni ve küçücük kanatlarıyla sürünerek geçirdi, uçamadı.”

        Oyuncu Başak Sayan, ikinci romanı “Kelebeğin Kaderi”yle okur karşısında. Kitap, günümüz insanının sevmek, sevilmek, acı çekmek, ihanete uğramak ve bu şekilde kendini keşfedip kaderini gerçekleştirmek yolunda yaşadığı sarsıcı yolculuğun hikâyesi.

        SİNEMA

        Film izlerken bir süre sonra karakterlerde kendimizi görmeye başlıyor, “Meğer böyle şeyler sadece benim başıma gelmiyormuş” duygusuna kapılıyoruz. Bunun ne kadar paha piçilmez bir şey olduğunu her terapist bilir. Bu açıdan sinema sadece bir sanat değil, seyirciye dönüşme olanağı sunan mükemmel bir araç da sayılabilir.

        John Izod ve Joanna Dovalis buradan hareketle yazdıkları ve İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan “Terapi Olarak Sinema” adlı kitapta, Clint Eastwood, Krzysztof Kieslowski, Nanni Moretti, Kim Ki-duk ve Terrence Malick gibi büyük yönetmenlerin sinema tarihine damga vurmuş filmlerini mercek altına alırken, filmlerin bizi yaşayacağımız kaçınılmaz kayıplara psikolojik olarak hazırladığını da anlatıyor.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar