Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Soru şu:

        Suyu evin içindeki musluktan akmayan, kaba kaçağa, içmeye yıkanmaya ya bahçedeki kuyudan ya da mahalle çeşmesinden tedarik edildiği; kışın sadece soba yanan odanın ısındığı, çoğu evin gaz lambasıyla aydınlandığı, buzdolabı girmemiş evlerde yiyeceklerin tel dolaplarda muhafaza edildiği, sobayı yakmak için odun kömür peşinde koşulan, kuzine eziyetinin çekildiği, ahşap evin dökülen her yerine tahtalarla yamaların yapıldığı, eve varmak için çamur istilasına uğramış sokaklardan geçilen, toplu taşımanın kenar mahallelere ulaşmadığı, soğuktan kadide dönüşmüş elleriyle evi çekip çeviren kadınların bin bir eziyet çektiği, hiçbir deliği bir türlü kapanmayan, rüzgarlara açık, dertlere açık, ezaya açık, cefaya açık bir evde kim yaşamak ister şimdi? Hem de İstanbul’un göbeğinde, bugün adı çok bilinen bir semtinde, mesela Kocamustafapaşa’da…

        İstanbul’da, vakti zamanında, belki de ellili yılların sonuna kadar, zengin birkaç semti saymazsak evlerin hemen hemen hepsinde benzer bir sefalet hüküm sürüyordu. Beton henüz istila etmemişti her yeri, her evde soğuk sıcak su akmıyordu. Ahşap yapılar yangın tehlikesine açıktı, o evlerin hemen hemen hepsinde yukarıda anlattığım dertler, dertlerin en sıradanıydı.

        *

        Mekânı bu şehir olan Orhan Kemal romanlarında, Sait Faik hikayelerinde, Yeşilçam’ın siyah beyaz filmlerinde, Ara Güler’in fotoğraflarında hep bu İstanbul vardır. Biz de o romanları, o hikayeleri ilgiyle okur, o filmleri hüzünle seyreder, o fotoğraflara kederle bakar, o günlerin İstanbul’unun ne kadar bozulmamış ne kadar naif ne kadar güzel olduğunu iç çekerek birbirimize anlatır; o bozulmamış hayatın imrenilesi bir hayat olduğunu, o zamanki şehrin ne kadar muhteşem bir şehir olduğunu, o sokaklarda top koşturmuş bir çocuğun ne kadar mutlu bir çocukluk geçirdiğini düşünür o hayatlara, o şehre, o günkü yaşayışa kesif bir özlem duyarız.

        Uzun yıllardan beri nostalji diyorlar bu duyguya… Geçmişte kalana ulaşmak değil ulaşamamaktır geçmişi bizim için çekici kılan. Onun elimizden uçup gittiğini bilmek kıymetli kılıyor onu. Yoksa aynı evi, aynı semti geçmişteki haliyle verseler bize, iki günde nedamet getirir, ilk fırsatta şimdiki hayatlarımıza kaçarız. Şimdi bir gece elektrikler kesilsin, bir gece klimasız kalalım veya bir gece soğuk bir evde yaşayalım, yiyeceklerimiz bir gece buzdolabından uzak kalsın isyan eder, bize bu hayatı reva gören yöneticilerimize ağız dolusu küfürler savurur, “nerede bu devlet” diye avaz avaz bağırırız.

        Bir şehirde geçmişi aramak, geride kalmış bir hatıranın peşine düşmek beyhude bir çabadır. Geçmiş, yani nostalji Proustyen vasfını muhafaza ettiği müddetçe bizde şiirsel bir his bırakır. O şiirsel his güzeldir; o hayatı yeniden yaşayın bize derlerse herhalde çok az kişi oraya dönmek ister ama mesela dekor gibi öyle bir semt olsa, o semtte, bahsettiğim o evlerde, modern hayatın yarattığı bütün araçlardan yoksun, onlardan uzak bir hayatı başkaları yaşasa, biz de onları seyretsek, vakti geldiğinde de konforlu hayatlarımıza geri dönsek ne iyi olurdu!

        *

        Kabul ediyorum evet, şimdilerde hayat çokça “çiğ”. Geçmişin eşyayla kurulan o mükemmel ilişkisi, şiiri, musikisi, serin gölgelikleri, tenhalığı, ferahlığı, munisliği, naifliği, mahzunluğu, sükuneti, edebi, ahlakı, saygısı, yumuşak dili, kederi, sokulgan hüznü yok artık. Ama her nostaljik devrin, kendisinden önce yaşanmış bir nostaljik devri vardır. Zamanın kuyusunda ne kadar derine inersen in, hep eski biçimlerden değişmiş yeni biçimler çıkar karşına. Geçmişte kalan her devir bir önceki devirden daha çok özlenir. Bu böyle sonsuza kadar, belki de Adem ile Havva’nın cennette yaşadıkları zamana kadar gider. Cennete ulaşma fikri, belki de en eskiye ulaşma fikrinden başka bir şey değildir. Bu yüzden cennet gelecek değil geçmiştir; yaşlılık değil, çocukluktur.

        *

        Suut Kemal Yetkin’in deyimiyle, “Yahya Kemal’e gelinceye kadar hiçbir şaire hiçbir şey” söylememiş İstanbul’un semtlerinden birisi olan Kocamustafapaşa; bu büyük şaire nedense bir şiir yazdırmış. Şairin “Koca Mustapaşa” şiiri 1953 yılında Resimli Hayat dergisinde yayınlanmış.

        Fakir ve sessiz bir semtti şimdiki Kocamustafapaşa. Şiirin yazıldığı tarihlerde bile harap halde, toz toprak içinde olmalı. Bu semtte Yahya Kemal’e o engin hayalleri yaşatan şeyin, şairin 23 Nisan 1922 tarihinde “Tevhid-i Efkâr Gazetesi”nde yayınlanmış, şairin “hep köşelerde kalmasını” istediği “Ezansız Semtler” makalesinde bahsettiği şeyler olsa gerek. Şaire göre o sırada Şişli, Kadıköy ve Moda semtleri “ezansız semtler”di. Bu semtlerde doğup büyüyen, oynayan Türk çocuklarının “milletlerinden ne derece nasip” aldıklarını sorarak başlar meramını anlatmaya şair. Çünkü bu semtlerde minareler görülmüyor, ezanlar işitilmiyor, Ramazan ve Kandil günleri hissedilmiyor. Böyle bir ortamda büyüyen çocukların “Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler,” acep diye sorar?

        Büyük şair, bizi bir millet halinde bir arada tutan şeyin “Müslüman rüyası” olduğunu söyler. Müslüman rüyası görülen semtlerde doğan çocukların, “doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineneler gördüler, Kuran’ın sesini işittiler, onun sayfalarını kokladılar, ilk ders olarak besmeleyi öğrendiler, bayram namazlarına babalarıyla gittiler, dinin bu merhalesiyle geçerek” hayata girdiler. O semtlerden birisi de Kocamustafapaşa’ydı; bu semtin bir şiirine girmesinin sebebi bu olsa gerek.

        "Koca Mustapaşa" şiiri şöyle başlar:

        “Koca Mustapaşa! Ücra ve fakir İstanbul!

        Ta fetihten beri mü’min, mütevekkil, yoksul,

        Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.

        Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü’yada.

        Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyetimiz

        Ki biziz hem görülen hem duyulan, yalnız biz.”

        *

        İstanbul’da ilk defa Kocamustafapaşa’da bir bekar evim oldu benim de. Bütün mektep hayatım bu semtte geçti. 1983 yazında geldim İstanbul’a, arkadaşım Veysi’nin babası bu semtte manifaturacılık yapıyordu. Veysi aracı oldu, bir ev bulduk burada, oturmaya başladık, bir daha da uzun yıllar kalkmadık oturduğumuz yerden. Son durakta otobüsten iniyor, yukarı doğru yürüyor, yıllar yılı Nejat Uygur’un oyun afişlerinin kapısında asılı kaldığı Çevre Tiyatrosu’nun karşı sokağına sapıyor, yoksul, izbe öğrenci evimize gidiyorduk. Tiyatronun yakınında “Kırık Çatal” adında şahane bir lokanta vardı, şahane etli nohut olurdu her daim camekanında…

        1980’lerin başlarında o semtte süren hayat, Yahya Kemal’in şiirindeki hayata hâlâ çok benziyordu.

        “Manevi çerçeve beş yüz senedir hep berrak;

        Yaşıyanlar değil Allah’a gidenlerden uzak.

        Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı

        Hisseden kimse hakikat sanıyor hülyayı.

        Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,

        O kadar komşu ki dünyaya duvar yok arada,

        Geçer insan bir adım atsa birinden birine,

        Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.”

        *

        Bir nostalji değildi Yahya Kemal’in sözünü ettiği. “Rindmeşrep” bir şairdi Yahya Kemal, dindar değildi. İslami hayat tarzı da ona çok uzaktı. Uzaktan bakınca hayat biçimi olarak çağdaşı yazarlara, şairlere çok benziyordu. Batılılaşmaya karşı değildi, onun Batılılaşmanın yöntemiyle sorunu vardı sadece. Onu çağdaşlarından -ki çoğu daha sonra Cumhuriyet değerlerinin yerleşmesinde önemli katkıları oldu- ayıran yegâne şey, milletinin değerleriyle ruhsal bağlarını koparmamış olmasıydı. Bu bağı taşımaktan mutluluk duyuyordu. Batılılaşmak, Müslüman hayat tarzından kopmak demek değildi ona göre. Bu kopuş bizi kökümüzden koparır, bizi köksüz bırakırdı. Şiirinde bu durumu şöyle ifade eder:

        (….)

        Geç vakit semtime döndüm Koca Mustapaşa’dan

        Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rüyadan.

        Bu muammayı uzun boylu düşündüm de yine,

        Dikkatim hadisenin vardı derinliklerine;

        Bu geniş ülkede, binlerce latif illerde,

        Nice yıl; cedlerimiz kökleşerek bir yerde,

        Manevi varlığının resmini çizmiş havaya.

        -Ki bugün karşılaşan benzetiyor rüyaya

        Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.

        Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;

        Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;

        Budur alemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.

        Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,

        Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.

        Ruh arar başka teselli her esen rüzgarda.

        Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!”

        *

        Muhtemelen tilmizi Ahmet Hamdi Tanpınar’la dolaştığı İstanbul’un “ezanlı semti” Kocamustafapaşa’dan, vaktiyle “ezansız semt” olan Beyoğlu’ndaki “Park Oteli”ne döner şair. Şairin hayatı zaten hep “ezansız” semtlerde geçmiş. Kocamustafapaşa şiirini yazmadan önce şiirin “altlığı” olarak görülen “Ezansız Semtler” makalesinde şunları yazar:

        “….biz son nesil bir sürü gibi, büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk, fakat daha uzağa gitmeyeceğiz, yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyânetini mezcedip (bir araya getirip, kaynaştırıp) bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufûnetten (kokuşmuşluktan) kurtaracak mürşidler, şâirler, edipler, hatibler, yetişmedi, fakat gayet tabii bir revişle (gidişle) büyük kafileye, kendi kendimize döneceğiz.”

        *

        Aynı makalede bir bayram sabahı Büyükada’da, belki de hayatı boyunca nadir gittiği bir bayram namazının hikayesini şöyle anlatır Yahya Kemal:

        Makaleyi yazdığı zamandan dört sene evvel Büyükada’da oturuyormuş şair, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlenmiş, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Vaktinde kalkamam korkusuyla o gece hiç uyumaz. Yataktan çıkar, vakit gelince abdest alır, Büyükada’nın mahalle içindeki sessiz yollarından geçerek kendi başına câmiye doğru gitmeye başlar. Vaiz kürsüde vaaz ediyordu camiye girdiğinde. Kapıdan girince bütün cemaatin gözleri ona çevrilir. Onun neslinden birisini camide görünce herkes şaşırmıştır. Orada o saatte toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini hemen fark eder. İçi hüzünle dolu, yavaş yavaş gider, vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturur. Kardeşleri Müslümanlar bütün cemaatin arasında yalnız onun varlığını hissederler. O da onların nazarlarını hisseder. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed sesi kulağına geldiği anda gözleri yaşla dolar. Onlarla kendini yek-dil, yek-vücut olarak görür. O sabah, o Müslümanlığa az âşinâ Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati olduklarını düşünür. Namazdan çıkarken kapıda âyândan Reşid Âkif Paşa durdurur onu. Bayramlaşmayı unutarak elini tutar: ‘Bu bayram namazında iki defa mes’udum. Hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhudâr ol oğlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni mütesellî etti!’ der.

        Makalesi şu sözlerle bitirir büyük şair:

        “Biz ki, minâreler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübârek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir sabah namazında anne millete dönebiliriz. Fakat minâresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlamayacaklar!”

        *

        Bugün hepimizin “dönecek” bir yeri var mı bilmiyorum. Yahya Kemal’in, Ahmet Hamdi’nin hayalini kurduğu “Batılılaşma biçimini” seçseydik eğer bugün durumumuz farklı olur, bambaşka bir hayat yaşar mıydık onu da bilmiyorum. Ama yazının başında sözünü ettiğim Müslüman semtlerdeki o evlerde bugün hiç kimsenin yaşamak istemeyeceği aşikâr. Gelin görün ki bir zamanlar öyle semtlerin, o semtlerde öyle mahallelerin, o mahallerde öyle camilerin, o camilerde öyle bir cemaatin varlığı bugün insana sadece huzur veriyor o kadar.

        Aradan yüz sene geçtiği halde şairin sözünü ettiği “büyük kafileye” yani “kendi kendimize”, çekilen onca sancıya rağmen bir türlü dönemedik. Ne usulünce Batılılaştık ne de doğru düzgün Müslüman kaldık. Doğu ile Batı arasında bir sarkaç misali sallanıp duruyoruz.

        Geçmişi ne kadar hüzünle yad edersek, onu ne kadar özlersek, ona ne kadar dönmek istersek isteyelim ne oraya dönebilir ne de dönmek isteyenimiz var zaten. Bizi bu duygudan kurtaracak mürşitler, şairler, edipler, hatipler yetiştirmemiş olmamız da ayrı bir derttir başımıza.