Yaşar Kemal’in “Kimsecik Üçlemesi”; “Yağmurcuk Kuşu”, “Kale Kapısı” ve “Kanın Sesi”nden oluşur. Devasa kitap, bir çocuğun korkudan kaçmasının romanıdır.
Birinci Cihan Harbi yılları… Ruslar Kars’tan girmiş, top sesleri eşliğinde Van’a doğru geliyorlar. Kaçış başlar, menzil belli değil, sadece kaçıyorlar. İsmail Ağanın ailesi de kaçanlar arasındadır. Yol üstünde cılk yaralar içinde bir çocuk görüyorlar, alıyorlar yanlarına, yol alıyorlar, gidiyorlar batıya doğru derken yolları Adana’ya çıkıyor. Şehir içinde, yeni kovalanmış bir Ermeni’nin konağını veriyorlar ailenin reisi İsmail Ağa’ya ama o “yuvasından kovulmuş bir kuşun yuvası başka bir kuşa yuva olmaz” diyerek ret ediyor, bunun üzerine sinirlenen devlet memuru, kör yılanların cirit attığı Hemit’e köyüne sürgün ediyor onu. İsmail Ağanın çocuğu yoktur, yolda bulduğu Selman adını verdiği çocuğu kendi oğlu gibi büyütürken köyde, bu arada bir oğlu olur. Mustafa adını koyar, büyüdükçe Mustafa, Selman gözden düşer. Bunun üzerine Selman kıskançlık nöbetine girer, Mustafa’nın gözü önünde babasını öldürür. Mustafa korkudan kaskatı kesilir, dili tutulur, lal olur.
İkinci kitapta tekmil köy, cinayetten sonra ortalıktan toz olmuş Selman’ı aramaya başlar. Selman bu arada bir cinayet daha işler, öldürdüğü Müslüm Ağa’nın cesedini çiftliğin kapısına asar. O andan itibaren Selman korkudan bir dağ olur, herkesin üzerine çöker. Günün birinde köyde üç kesik çocuk başı bulunur. Herkes Selman’dan şüphelenir. Mustafa baştan ayağa korkuya bulanmış, delirmek üzeredir. Selman saçlarından tutup sürükleyerek kafasını kesmesin diye berbere gider saçlarını kazıttırır. Artık korkuya daha fazla dayanamadığı bir gece Mustafa evden kaçar.
Üçüncü kitap, korkunun üzerine yürümenin kitabıdır. Çocukların macerası insanlığın büyük macerasının devamı gibi sürer. Korkuya inat çocuklar sevgiyi yeşertir, doğa yol arkadaşları olur onların.
Aslında ailesinin hikayesidir bu roman, çokça da çocukluğunun...
Bir gün Basınköy’deki evinde Mehmed Uzun’la ziyaret etmiştik Yaşar Kemal’i. Sıcak bir yaz günüydü; bahçede serin gölgelikler vardı, gölgeliğe oturmuş, uzun yaz öğleden sonrasını roman, savaş, göç, sürgün ve çocukluk üzerine derin bir muhabbetle kısaltmaya çalışıyorduk. Bir ara söz bu romana geldi. Yaşar Kemal dedi ki, “Yaşanmış bir hayat hikayesinden bir roman çıkmaz. Roman uzun hayatların içinde kısa anlardan oluşur. Benim bu bin 500 sayfalık romanım da babamın Van’dan Çukurova’ya göçerken söylediği ‘Oğlum yolda, sahipsiz kalmış çocuk sürüleri gördük’, cümlesinin ürünüdür. Bu cümleden yola çıkarak yazdım bütün o uzun hikâyeyi”.
*
Yaşar Kemal’in ailesinin 1915 yılında, şimdiki Muradiye kazasına bağlı Van gölü kenarındaki Ernis (değiştirilmiş Türkçe adıyla Ünseli) köyünden Çukurova’ya doğru yola çıkmalarından dört sene sonra 19 Nisan 1919’da bu kez Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir, Trabzon’a yaptığı seyahatten Erzurum’a dönerken, özellikle Bayburt civarlarında, tıpkı Yaşar Kemal’in babasının karşılaştığı sahipsiz çocuk sürüsüne benzer bir çocuk sürüsüyle karşılaşır. Yüzlerce çocuk, hepsi perişan, hepsi cılk yaralar içinde, hepsi sanki insanlıktan çıkmış vahşi kurt yavruları misali… Emir verir paşa, “Bu çocukları toplayın Erzurum’a götürün,” der. O anı kendisi şöyle anlatır hatıralarında:
“Şark’ta beni bekleyen sonsuz ve nazik işlerin güçlüğüne rağmen ben bakımsız yavruları büyük bir şefkatle bağrıma bastım ve onlara hakiki ve pek şefik bir baba oldum”.
Sadece Bayburt’ta değil bölgenin her yerinde annesi babası katliamlara uğramış, ebeveynleri savaşta ölmüş, babaları savaşa gidip de dönmemiş, bir şekilde annelerinden kopmuş binlerce çocuk kafilesi vardır her yerde. Hepsi sahipsiz, hepsi bakıma muhtaç, hepsi aç, hepsi perişan… Ermeni çocukları, Kürt çocukları, Türk çocukları… Ortak paydaları sahipsiz çocuk olmalarıdır… Karabekir Paşa o andan itibaren bu meseleyi kendine dert edinir. Gittiği her yerde sahipsiz çocukları alıp Erzurum’a götürmelerini söyler. 31 Ekim 1920’de Van’da ve Doğu Beyazıt’ta toplattığı çocuklarla karşılaşmasını da şöyle anlatır:
“Zavallılar sevinçten bağrışıyorlar, dualar ediyorlar, etrafımdan ayrılmak istemiyorlardı”.
Paşa kısa sürede 2 bini kız 4 bini erkek olmak üzere 6 bin civarında kimsesiz çocuk toplar. Okullara yerleştirir, mesleki ve askeri eğitim verilir, önemli bir kısmı askeri okullara gönderilir. Çocukların önemli bir kısmı Ermeni çocuklarıydı. Bu konuda Tarihçi Mete Tunçay şunları söyler:
“Birinci Dünya Savaşı sonrası doğuda yetim çocukları toplayan Kazım Karabekir Paşa onlara üniforma giydirerek çeşitli mesleklerde yetiştirdi. Çocuk sevgisi paşanın karakterinin en yüce yanıydı. Hatta, çocukları toplayan askerler, ‘Paşam bazı çocukların Türk mü Ermeni mi olduğunu anlayamıyoruz. Bazıları da Ermeni çocuklar, onları ne yapalım’ diye sormuşlar. Paşa, ‘Hepsini alın’ diye emir veriyor. Paşa, bu nedenle daha sonra, ‘Ermeni Çocukları Türkleştirdi’ şeklinde eleştirildi. O çocuklar, Karabekir Çocuğu olarak biliniyor. Askerliğimi yaparken bizzat şahit oldum, bazı milliyetçi kesimler, Karabekir’in asker çocuklarını Ermeni olarak nitelendiriyor ve ordunun Türk yapısını bozduğunu iddia ediyordu.”
Yıllar sonra kızı Timsal Karabekir bu durumdan şöyle bahseder:
“O çocukları himayesine alıyor. Ama ortada Ermeni çocuklar da var anasız, babasız kalmış. Onları bu toprağın evlatlarıyla aynı yerde yetiştirmiyor. Bunu iki açıdan yapıyor. Savaşmış iki toplumun evlatlarının kini devam etmesin diye. İkincisi de Ermeni’ye olan saygısından. ‘Bu çocuk Ermeni ise dinini, dilini bilerek yetişsin’ diyor. Amerikalıların Trabzon’da açtığı bir yetimhane var. Çocukları da oraya alıyor ve onlara da babalık ediyor.”
Bir kısmını da askeri mekteplere yerleştirir Paşa. Ama ne yazık ki herkes Kazım Karabekir Paşa’nın baktığı gibi bakmıyor o zaman meseleye. Aziz Nesin “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adını verdiği hatıratının ikinci cildinde “Karabekir Çocuklarından” bahseder. 1930’lu yılların başında Çengelköy Askeri Mektebinde ortaokul talebesiyken bir gün bir zabit girer derse, elinde bir kağıt vardır, dersi anlatan hocadan izin alır ve kağıtta yazılı isimleri okur, hepsini sınıftan alıp çıkar. Götürdüğü çocukların tümü birer Müslüman adını taşıyordu. Çocuklar herhalde bir disiplin suçu işlemişler sanıyor ama o çocukların hiçbir bir daha derse geri dönmüyor. Meğer o çocuklar, Kazım Karabekir’in Şark Cephesi komutanıyken topladığı çocuklarmış, sicillerini araştırmışlar, askeri mektepten mezun olmaları uygun görülmemiş.
*
Çocukların hepsi melektir ama bir araya geldiler mi zalimleşirler, yaptıkları mezalim ise günah diye yazılmaz amel defterlerine. Çünkü idrak yetenekleri gelişmemiştir, neden öyle davrandıklarını bilmezler. Akılları bir karış havadadır. Çocukların uyguladığı zulmün akranları üzerindeki etkileri farklı farklıdır. Kimisinde onulmaz travmalara yol açar, kimisinde de hayırlı sonuçlara. Çocukların zalimce alayları Aziz Nesin’i mizah yazarı yapmış mesela.
Oldukça fakir bir ailede dünyaya gelmiş Aziz Nesin’e, yatılı olarak, yetim çocukların alındığı Darüşşafaka Mektebine alınmasına bir yakınları yardım etti, okul yönetimine “babasız çocuktur” dediler. Oysa babası vardı ama babasının varlığını gizlemek zorundaydı. Günün birinde okuldan kaçtı, bunu da uzun bir süre babasına anlatmadı. Adalar’da oturuyorlardı. Adalar’dan İstanbul’a giden vapura Darüşşafakalı çocuklar, eğer üzerlerinde okulun verdiği ceket varsa yetim diye bedava biniyorlardı. Okuldan kaçtıktan sonra da uzun bir süre bu ceketi vapura binmek için kullandı. Evden çıkarken Darüşşafaka’nın ceketini gazete kağıdına sarıyor, koltuğunun altına alıyor, vapura binmeden önce ceketini değiştiriyor, inince de öteki ceketini giyiyordu.
Peki ne olmuştu da bedava okuduğu o iyi mektepten kaçmak zorunda kalmıştı?
Çalışkandı, sınıf arkadaşlarına göre çok şey biliyor, öğretmenleri takdir ediyor, arkadaşları o yaşta o kadar çok şey bilinemeyeceği kanısına varıp onun yaşını kendilerinden büyük sanıyorlardı. Sınıfın en kısa boylusuydu. Bu yüzden o, yaşı büyük bir cüce olabilirdi, nitekim öyle görmeye başladılar. Bir süre sonra sınıf arkadaşları ona “Kart” lakabını taktılar. Bu lakap takma hadisesinin içinde çokça kıskançlık da vardı; “Kart” aşağı, “Kart” yukarı diye çağırmaya başladılar. Bu durum onu çok kızdırıyordu. Zalim çocukları bir türlü onunla alay etmekten vazgeçiremiyordu. Çaresizdi, on bir yaşındaydı. O yaşta çocuklar çok bencil, çok acımasız, alaycı olurlar. Arkadaşları da ona hiç acımıyor, buldukları her fırsatta alay ediyorlardı. Aldırmaz görünüyordu ama arkadaşları gizliden aldırdığını anlıyor, bu kez alayın şiddetini daha da arttırıyorlardı. Bu alaylar onun o kadar zoruna gidiyordu ki, tek alay etmesinler diye bazı derslere özellikle çalışmıyor, sınıfta parmak kaldırmıyor, öğretmenlerin sorularına bilerek ya cevap vermiyor ya da yanlış cevap veriyordu. Ama yine de arkadaşlarının hışmından kurtulamıyordu.
Hatıralarında, Darüşşafaka’dan kaçmasının bir nedenini daha fazla babasının varlığını gizlemek istememesine bağlasa da en önemli nedeni çocukların alaylarından kurtulma isteği olduğunu yazar.
Yıllar sonra oğlu Ali Nesin Paris’te okurken başına benzer bir şey gelir, babasına yatılı okumak istemediğini bir pansiyona çıkmak istediğini bir mektupla bildirir. O da oğluna yazdığı cevabi mektubunda başına gelen yukarıda anlattığım hadiseyi uzun uzun anlattıktan sonra, “Oğlum bilir misin daha ilerde bu alaylar benim işime yaradı ve beni gülmece yazarı yaptı. Benim gülmece yazarı olmamın başlıca nedeni, on bir yaşımdayken sınıf arkadaşlarımın benimle ‘Kart! Kart!’ diye alay etmeleridir,” dedi.
Darüşşafaka’dan kaçtıktan sonra girdiği askeri mektepte de aynı durumla karşılaşmamak için çareler aramaya başladı. Uzun bir düşünme sonuca şu iki yolu keşfetti. Artık onunla alay edenlere ya gerçekten alınmayacak ya da bundan da o artık herkesle alay edecekti. Böylece onların silahını ellerinden almış olacaktı. Öyle de yapar, herkesle alay eder, herkese lakaplar takar. Kendine de bir lakap bulur, “Kıllı” der kendine, okuldaki adı artık “Kıllı”dır. Arkadaşları “Kıllı”yı kendi buluşları sanadursun, o bu lakapla kendi kendisiyle alay ederek, başkalarının onunla alay etmelerinin önüne geçmiş olur.
Gerisini şöyle anlatır hatıratında:
“İşte çocukluğumda kendimi korumak için başladığım ve sürdürdüğüm bu alaycılığım gittikçe gelişerek bana gülmece yeteneğini kazandırdı, sonunda da bana, yaşamımızı kazandıran, geçimimi sağlayan ve bugün çocuklarımı dış ülkelerde okutma olanağı veren bir iş, bir uğraş oldu. İşte benim gülmece yazarlığımın oluşmasının öyküsü budur.”
*
Tanrıya kılcal damarlarına kadar inanan, mürekkep koyuluğunda bir dindar olan Dostoyevski, “Yeryüzünde tek bir çocuk bile acı çekiyorsa Tanrı yoktur,” demiş.
Muhteşem çocuk masallarını yazmış olan Andersen, “Melek” adlı hikayesinde ölen bir çocuğun yolculuğundan bahseder. Masalcı dedeye göre ne zaman bir çocuk ölse, gökyüzünden beyaz kanatlı bir melek iner, onu kollarına alır, kocaman beyaz kanatlarını açarak onu sevdiği yerlerin üzerinde uçurur, oradan Allah'a bir demet çiçek derleyerek yanına varırlarmış.
Çocuk ile Tanrı, Çocuk ile Allah edebiyatın pek sevdiği şeylerdir. Türk şiir tarihinin en meşhur kitaplarından birisi “Çocuk ve Allah” adını taşır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın 1935-39 tarihleri arasında yazdığı şiirler var kitapta. Fizikötesi temalar egemendir şiirlere, şair geçmişe, geleceğe, ölüme, kainattaki canlı ve cansız varlıkların duruşuna sessizce, sanki karanlık bir yerden bakar. Şiirler Allah’ı, kâinatın bilinmezliklerini, evrenin ve varlığın karmaşası karşısında duyulan şaşkınlığı, korku ve tedirginlikleri, bir çocuk saflığıyla, onun dili ve gözüyle dökülür kitabın sayfalarına.
Kitapta çocuk Allah’ı rüyasında gülümserken görür. O Allah korkulan, “çarpan” bir Allah değildir. Sevimlidir, sevilendir, karşısında serbestçe konuşabilir çocuk. Bir çocuk korktuğu bir şeyden kaçarsa rahatlıkla o Allah’a sığınabilir.
Şu dize mesela:
“Rabbim bırakma beni korkuyorum”
Veya;
“Çocuğum bol bol masal dinle,
Henüz inanırken.
Ve Allah'tır gönlümün bütün duyduğu...”
Ya da;
“Tutun eteklerimden, kalkıyorum
Kuşlara doğru ve Allah’a...”
Hadi şunlar da;
“Omuzumda kalmıştı el sıcaklığıyla
Anamın okşarken söylediği bir ‘Bismillah’”
Hadi iki dize daha:
“Allah ne kadar büyüktür,
Kuşlar gönderir dallarımıza”
Yetmedi, iki dize daha;
“Çocuklar oynasın bahçelerimde,
Büyüsün nur gibi ağaçlarım”
*
“Çocuk ve Allah” Cemal Süreya’nın “Göçebe” şiirine de “misafir sanatçı” olarak girer, pek uzun şiir şöyle başlar:
“Sen sık sık gülen gülerken de
Sevecen bir Akdeniz çizgisini
Sol yanına ağzının
İliştiren çocuk özenle
Yabana mı atıyorum yani seni
Yabana mı atıyorum saat altı buçukları
Çocuk ve Allah'ın en eski baskısını
Değil, değil bunların biri
Gözlerimin gemileri kuş istiyor
Açılıp kapandıkça sevdam
Kapanıp açılıyor bir mavi
Şahmaran süt istiyor kefeninden
Üç aylık ölmüş çocukların
Kerem ile Arzu geliyor Aslı ile Kanber
Ay kana kana batıyor”
*
“Çocuk ve Allah” gibi bazı kitap adları hep bir şiir güzelliği taşır. Oğuz Demiralp’ın; Nazilerden kaçarken İspanya sınırında 49 yaşındayken intihar eden, Susan Sontag’ın “son entelektüel” dediği Walter Benjamin üzerine yazdığı kırk dokuz denemeden oluşan “Tanrı Bakışlı Çocuk” kitap adı da öyle…
Madem konumuz çocuk ve Allah, o halde Demiralp’ın kitabında anlattığı şu mesele kulak verelim şimdi de:
Dediklerine göre, insanların “artık sana ihtiyacımız yok” demeleri üzerine Tanrı gitmeye karar vermiş. Ancak sevgisinden, “ne haliniz varsa görün” deyip dünyayı hemen terk etmek, kendi suretinde yarattığı varlıklarla, insanlarla, çocuklarla ilişkiyi kesmek istememiş. “Belki ben olmayınca anlarlar değerimi, ararlar beni” diye düşünmüş. Yeryüzünde gizlenerek kalmayı yeğlemiş. Gözlerini, çocukların en güzeline bırakıp uzaklara çekilmiş. Çocuğun ruhundaki sonsuz karanlıklara gizlenmiş. Kulağını dikerek, en küçük çağrıda dönmeye hazır beklemeye koyulmuş. Beklentisi çocuğun gözlerinden okunsun istemiş. Gelgelelim, insanlar kendi işleriyle o denli meşgullermiş ki bakmamışlar çocuğa, aldırmamışlar ne halde olduğuna. Atmışlar bir kenara, Tanrı akıllarına bile gelmemiş. Hıçkırık, ateş kan ve kahkaha! Umudunu kesmiş Tanrı. Gözlerini almak için geri gelmiş. Ancak, çocuğu görünce… Öylesine güzel, öylesine mahzunmuş ki, kıyamamış karanlıklar prensesine bırakmaya. Onu da alıp götürmüş.
*
Bu yüzden; günahsız bütün çocukların yüzünde Allah güzelliği, günaha bulanmış bazı zalim büyüklerin suratında da şeytan çirkinliği gizlidir.
- 1
Atatürk, Kemalist değildi! - 2
Hannah Arendt, "Heidegger'in Kulübesine" neden gitmedi? - 3
Ziya Gökalp'ın entarisinden çıkanlar - 4
Cellat! - 5
80 sene önce 4 Aralık! - 6
Şamlı İzzet'in "şekeri", Arap Tahsin'in "yüzü" - 7
Diyarbekirli bir aşık-ı kitabın muazzam keşfinin hikayesi - 8
İki baba iki oğul veya esaretin bedeli! - 9
Leyla Erbil'in "Vapur"uyla Boğaz'da bir cevelan - 10
"Lan gardaş bu nasıl yara?"