(UYARI: William Shakespeare’in hayat hikâyesi hakkında fazla bilgi almadan filmi seyretmek isteyenlerin yazıyı daha sonra okumasını öneriyoruz. Çünkü yazıda tarihsel gerçeklerle kurmaca unsurlar karşılaştırılıyor.)
William Shakespeare üzerine çalışan tarihçilerin ve biyografi uzmanlarının yorumlamakta en zorlandığı konulardan biri, 1582 yılında evlendiği Anne Hathaway (1556-1623) ile ilişkisidir. Elde çok az bilgi vardır. Adı bile tartışma konusudur çünkü babasının vasiyetinde Agnes olarak anılır. Evlendiklerinde 26 yaşında, Shakespeare ise henüz 18’indedir. Agnes, evlenmeden önce ilk kızı Susanna’ya hamiledir. Dolayısıyla, “Hamnet” filminde anlatıldığı gibi ailelerin kararıyla gerçekleşen zorunlu evlilik olduğu konusunda herkes hemfikirdir. Kaldı ki, 18 yaşındaki erkeklerin evlenmesinin normal karşılandığı bir çağda yaşamazlar. Peki, nasıl bir evliliktir bu? Anne veya Agnes nasıl bir insandır?
Stephen Greenblatt, Türkiye’de 2010 yılında “Shakespeare Olmak” adıyla yayımlanan “Will in the World: How Shakespeare Became Shakespeare” adlı biyografisinde şöyle yazar: “…yirmili yaşların ortasında yetim bir genç kadın olan Anne, o dönemin tabiriyle, ‘kâmilen kendisinin efendisiydi’. Genç bir adamın cinsel ilgisini adeta kışkırtmak üzere konumlanmışçasına bağımsız, kararlarında özgürdü. Shakespeare’in hayatı boyunca bu konumdaki kadınlardan büyülenmesinin kökleri, bir anlamda Anne Hathaway’in onda uyandırdığı özgürlük duygusunda olmalı.”
Kuzey İrlandalı yazar Maggie O’Farrell, 2020’de yayımlanan romanı “Hamnet”de Agnes Hathaway’i, Greenblatt’ın yazdığı gibi özgür ve güçlü bir kadın olarak hayal etti. Ama çıkış noktası sadece o değildi. Romanın kalbinde Agnes ve William Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümü vardı. Arşiv kayıtlarına göre Hamnet, 11 yaşında salgın hastalık nedeniyle hayatını kaybetmiş ve 11 Ağustos 1596’da toprağa verilmişti. Peki, bu ölüm, anne ve baba üzerinde nasıl etkiler bıraktı? Shakespeare’in eserlerinde kimse bu soruya açık bir yanıt bulamadı.
O’Farrell’in romanı ve yönetmen Chloé Zhao’nun romandan uyarladığı film, sadece bu sorunun yanıtını aramıyor. Hikâyenin başka katmanları da var. Filmin başında Agnes (Jessie Buckley) ile Will’i (Paul Mescal) tanıyor; âşık olmalarına, evlenmelerine, çocuklarının doğumlarına şahit oluyoruz. Sonra bizim eski Yeşilçam melodramlarında olduğu gibi erkek para kazanmak için şehre gidiyor.
Tüm bunlar tarihsel olarak doğru ama “Hamnet”in, Shakespeare’in yaşamına son derece farklı yerden bakan ve temelde hayal gücüne dayandığını en baştan söylemek gerek. Çünkü yapılan onca araştırmaya, bulunan onca tarihsel belgeye rağmen William Shakespeare’in hayatı, bugün bile hayal gücüne geniş alanlar açan büyük belirsizlikler barındırıyor. Öyle ki, oyunları onun yazmadığına inananların sayısı az değil. Agnes ile ilgili belgeler ise çok daha kısıtlı... Özellikle, kocasının miras kayıtlarında adının geçmemesi, kafaları karıştıran ve tartışmalara neden olan bir veri... 11 yaşındaki Hamnet’e gelirsek, onun hakkında doğum ve ölüm belgeleri dışında hiçbir şey yok.
Yazar Maggie O’Farrell, Hamnet’in tarihin satır aralarında unutulup gitmesine tepki duyduğunu söylemekten kaçınmıyor zaten. Sadece onu ve annesi Agnes’i değil, babasının hayatını da yeniden hayal ediyor. Kesinliği tartışma götürmez birkaç tarihsel veriden yola çıkarak çok farklı bir Shakespeare portresiyle karşımıza geliyor ama asıl olarak Agnes’in hikâyesini anlatıyor.
Yönetmen Chloé Zhao, filmin açılış sahnesinde Agnes’i, ormanın nerdeyse doğal parçası veya uzantısı olarak resmediyor. Yaşadığı çağın yaygın kadın profilinin dışında kaldığı açık… Öte yandan, kadim çağlardan beri her daim karşımıza çıkmış şifacı ve bilge kadınlardan biri… Ailesi içinde kimsenin kontrolünde değil. Bu arada, dönemin erkek profiline uymayan, onu her zaman desteklemeye hazır bir erkek kardeşi (Joe Alywn) olduğunu belirtmek gerek. Agnes, o yıllarda herkesin Will dediği genç Shakespeare’in kendisini olduğu gibi kabul etmesinden etkileniyor.
Will, baskın kişiliklere sahip anne (Emily Watson) ve babasının (David Wilmot) etki alanından çıkamayan, hayatına nasıl yön vereceğini bilemeyen, geleceğiyle ilgili hayal dahi kuramayan amaçsız bir genç… İlgi duyduğu ve tanışmak için harekete geçtiği Agnes’in, gizemli bir dünyanın kapısını aralayacağını hissediyor adeta. Ki Agnes’in anlattığı Orfeus ve Eurydice hikâyesiyle adeta büyüleniyor. Annesinin, Agnes için “orman cadısı” demesine aldırış etmiyor. Agnes ise cadı olarak anılmaktan rahatsız değil. Doğanın gücüne inanan biri. Kendisini doğanın parçası olarak görüyor. Sözgelimi, bebeklerini ormanın içinde tek başına doğurma içgüdüsü o kadar güçlü ki, ikizlerin doğumundan önce Will’in annesi onu evde dört duvar arasında tutmakta zorlanıyor. Ve asıl önemlisi, genç William Shakespeare’in kendini bulmasında, kendine inanmasında ve Londra’ya gitmesinde en büyük rolü oynayan kişi Agnes’den başka biri değil.
Shakespeare her zaman gizemli bir yazar olarak kalmıştır edebiyat dünyası için. O yüzden birçok kişi, üniversite eğitimi almamış, taşralı, orta halli aileden gelen, Londra’da çevresi olmayan bir gencin aniden ortaya çıkıp bu kadar iyi oyunlar yazamayacağını savunur.
Film, bu mucizenin arkasında onu Londra’ya gönderen Agnes’in olduğunu söylüyor bize. Agnes, özellikle başlarda çocuklarını yalnız başına büyütmekten şikâyet eden bir kadın görüntüsü vermiyor. Eşinin, Londra’ya gidip özgürleşmesini her şeyin önüne koyuyor. Ama oğlu Hamnet’in hastalanmasını takip eden günlerde kocası Will’e ve onun şehirdeki serüvenine bakışı değişiyor.
Filmin ikinci yarısı, Hamnet’in ölümünün Agnes ve Shakespeare üzerindeki derin etkileri üzerinden şekilleniyor. Acı ve matem duygusu, filmi ele geçiriyor. Hikâyesi ve alt metinleri itibarıyla bir “O’Farrell – Zhao anlatısı” olarak bakmamız gereken “Hamnet”, Agnes’in Londra’ya gitmesiyle birlikte duygusal etkisi yükselen bir filme dönüşüyor.
“Hamnet”in başarısı, çok yönlü bir film olması… Sözgelimi, ilk yarısında Elizabeth Dönemi olarak adlandırılan çağın taşradaki yansımaları çok iyi yakalanıyor. Yakınında yaşadığı orman ve çocuklarıyla kendine yeten güçlü anne Agnes ile taşranın içinde boğulan, arayış içindeki Shakespeare, psikolojik açıdan derinlikli çizilen sahici karakterler...
Zhao, Shakespeare’in şehirdeki tiyatro hayatına çok fazla girmiyor. Filmin önemli bir bölümü, Stratford-upon-Avon’da geçiyor ve çok büyük oranda Agnes’in bakış açısını takip ediyoruz. Will’in mesleki başarıya, Agnes’in çocuklarına odaklanması, öncelikle yaşadıkları çağın bir dayatması… O noktada, Shakespeare’in muhteşem kariyerine farklı bir gözle bakıyor; babasız büyüyen çocukların sızısını, Agnes’in acısını içimizde hissediyoruz.
Ölmeden önce yazdığı vasiyetinde adına dahi yer vermediği Agnes’in, Shakespeare için ne ifade ettiğine dair elde hiçbir kesin veri yok. Aynı durum, oğlunun ölümünden nasıl etkilendiği, sorusu için de geçerli. O yıllarda doğan her 3 çocuktan 1’inin 14 yaşına gelmeden öldüğünü ve Shakespeare’in bu tür kayıpların normal karşılandığı bir çağda yaşadığını unutmamamız gerektiğini söyleyenler, oğlu Hamnet’in ölümünden sonra Shakespeare’in peş peşe 3 komedi yazmasının altını özellikle çizerler. Buna karşılık, Stephen Greenblatt, söz konusu komedilerin karanlık tonlar içerdiğini söyleyerek, evlat acısının “Hamlet”ten itibaren kendini göstermesinin mümkün olabileceğine inandığını yazar.
“Hamnet”in son bölümünde, yazıldığından bu yana sayısız kez oynanan “Hamlet”in bizzat yazarı Shakespeare tarafından nasıl yönetildiğine ve yorumlandığına tanık olduğumuz uzun bir sekans geliyor ki bana sorarsanız film burada hem duygusal hem entelektüel anlamda zirvesine çıkıyor.
Shakespeare’in oğluyla aynı ismi (o yıllarda Hamnet ve Hamlet aynı ismin iki farklı söylenişi) taşıyan Danimarka prensinin hikâyesini yazarken evlat acısıyla yüzleştiği fikri, uzmanların üstünde durduğu bir olasılıktır. Oğlun değil babanın kaybını anlatsa dahi sevdiğini kaybetmekten kaynaklanan o büyük acı ve matem duygusu, oyunun birçok sahnesinde hissedilir. Evet, Hamlet eski bir halk öyküsü ve İngiliz tiyatrosunun bilinen eserlerindendir. Shakespeare ticari bir kararla hikâyenin kendi versiyonunu yazmaya karar verir. Oyunun para kazandırma ihtimali yüksektir çünkü. Kılıçlı sahneleriyle “aksiyon” içeren, hayaletlerin olduğu; kendi dönemine göre seyircileri cezbeden bir trajedidir. Tıpkı küçük Hamnet’in de sahnede oynamayı hayal ettiği oyunlar gibi…. Öte yandan, Shakespeare’in yazarlığında bir dönüm noktasıdır. Duygular ve fikirler çok yoğundur. Sonraki dönemde gelecek başyapıtlarını haber verir. Öncekilere göre daha karanlık, karamsar ve derin bir metindir…
İşte böylesi bir “Hamlet”in, Globe Tiyatrosu’ndaki ilk sahnelenişinde Shakespeare ile Agnes arasında bir çeşit özel iletişime dönüşmesi, gerçekten güçlü ve etkileyici anlatılıyor filmde. Böylelikle “Hamnet” sanatın, tiyatronun gücü üzerinden farklı bir anlam kazanıyor; bir “Hamlet” yorumuna dönüşüyor. O ünlü “Olmak ya da olmamak” tiradına farklı yerden bakmamızı sağlıyor.
Dünya genelinde 2 milyonu aşkın satışa ulaşan romanın Steven Spielberg ve Sam Mendes’in yapımcılığında 8 dalda Oscar’a aday olan bir filme dönüşmesi, kuşkusuz şaşırtıcı değil. Ödül kazanabilir mi, bilmiyorum ama romantik komedi tadındaki “Âşık Shakespeare”in (Shakespeare in Love), 1998’de en iyi film dahil 7 Oscar kazandığını hatırladığımda, ikisi arasındaki ton farkının çarpıcı ve anlamlı olduğunu düşünüyorum. “Âşık Shakespeare”e oranla karanlık, derin ve gerçekçi “Hamnet”, sahip olduğu kadın bakış açısıyla son 28 yılda Akademi’nin ve kültürel ortamın nasıl değiştiğinin yansıması.
Shakespeare, 1998 yapımı filmde yakışıklı bir romantik komedi jönü olarak karşımızdaydı. Londra’da bohem hayat sürdürüyor ve erkek kılığında tiyatroya oyuncu olarak sızan genç hayranıyla aşk yaşıyordu. Chloé Zhao’nun yönettiği “Hamnet”te ise çok farklı bir imajı var. Üstelik filmin ana karakteri bile değil.
Her şey bir yana, “Hamnet”in gerçeğe ne kadar yakın veya uzak bir hikâye anlattığı konusuna çok önem vermediğimi belirtmek isterim. Çünkü “Hamnet” tüm bunlardan bağımsız olarak, seyre değer sağlam bir film. Ayrıca, Shakespeare’in evliliğine, Londra’ya giderek orada kişiliğini bulmasına ve oğlunun ölümüne dair getirilen yorumlar çok anlamlı...
Zhao, “Nomandland”de (2020) olduğu gibi, ele aldığı temaları sadece duygusal açıdan değil entelektüel olarak da derinleştirebiliyor. Anlatım ve biçim yine çok iyi. Görüntü yönetmeni Lukasz Zal ile birlikte, tercih ettikleri 1.66:1 kadraj ölçüsü dahil olmak üzere hikâyeyi görselleştirme konusunda sağlam iş çıkarıyorlar. Zhao, dönemi gerçekçi tarzda ele alıyor. Mekânlar, aksesuarlar ve kostüm tasarımı, anaakım Hollywood dönem yapımlarında alıştığımızdan daha farklı. Zhao, Shakespeare’in oyunlarını sahnelediği Globe Tiyatrosu dahil filmdeki hiçbir unsuru ve detayı şıklaştırmıyor; sadelikten vazgeçmiyor. Kadrajda gördüğümüz her ayrıntıyı sahici kılıyor. Filmin prodüksiyon tasarımı ve kostüm tasarımı dallarında Oscar’a aday olduğunu hatırlamak gerek. Max Richter’in Oscar’a aday gösterilen müziğini de not edelim.
Son olarak, Jessie Buckley’nin Agnes rolüyle şu ana kadar kazandığı adaylıkları, ödül veya övgüleri sonuna kadar hak ettiğini belirtelim. Paul Mescal için de durum farklı değil.
7.5/10
- 1
Efsanelerin değil, emekçilerin hikâyesi - 2
Issız adada kara komedi - 3
Tüm o övgüleri hak ediyor - 4
Aşkın ve mutluluğun peşinde - 5
Yapay zekâdan yargıç olur mu? - 6
20. Yüzyıl klasiğine 21. Yüzyıl yorumu - 7
Zombiler bile masum kalıyor - 8
Çok satan roman uyarlaması - 9
Japonya'da yalnız bir Amerikalı - 10
Hiperaktif spor filmi