Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Issız adada kara komedi
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Geçtiğimiz hafta sonu dünyayla aynı anda Türkiye’de de gösterime giren “Yardım Çağrısı” (Send Help), farklı türleri ve tanıdık hikâye formatlarını birbirine karıştıran filmlerden…

        Amerikalı usta yönetmen Sam Raimi’nin imzasını taşıyan “Yardım Çağrısı,” iş yeri dramı ve zorbalık hikâyesi gibi başlıyor. Linda Liddle (Rachel McAdams), şirkette Planlama ve Strateji uzmanı olarak çalışıyor. İlk sahnede, işini iyi yapan, disiplinli biri olduğunu anlıyoruz. Ama iyi niyeti ve özverisinin suistimal edildiği çok açık... Yine de yıllardır beklediği terfinin yakında gerçekleşeceğine inanıyor. Kendisine söz veren patronunun ölmesi dahi onu çok kaygılandırmıyor. Yerine gelen oğlu Bradley Preston’ın (Dylan O’Brien) gerekeni yapacağını umuyor. Ama Bradley’yi tanıdığımızda kafasında başka planlar olduğu anlaşılıyor. Zaten Linda’yı sevmediği, onu görmeye katlanamadığı belli… Deneyimli yöneticilerden biri, ona Linda’nın terfi almayı hak ettiğini ve şirket için vazgeçilmez olduğunu söylese de kararını değiştirmiyor. Çünkü Linda’nın asla yönetici olmaması gerektiğine inanıyor. Uzakdoğu’daki iş seyahatine katılmasını dahi istemiyor aslında. Mecburiyetten dahil ediyor ekibe onu.

        “Yardım Çağrısı” eski usul bir ıssız ada filmine dönüşmeden önce karakterler hakkında zihnimizde bazı net fikirler oluşuyor. Sözgelimi, babasının yerine geçen Bradley’nin şekilci, yüzeysel bir insan ve kötü yönetici olduğu çok belli... İşten öylesine anlamıyor ki Linda’yı hesap uzmanı sanıyor. Issız adaya düştüğünde de tek başına hiçbir şey beceremeyeceğini tahmin ediyoruz.

        Linda’ya baktığımızda ise şirkette pek sevilmeyen, sosyal ilişkilerinde başarısız birini görüyor, onun adına üzülüyoruz. Özellikle, iş yerindeki psikolojik zorbalığa gerektiği gibi karşı koyamamasına… Uçak kazasından hemen önce Bradley’nin kendisiyle dalga geçtiğini gördüğünde, gözlerinde hak verdiğimiz bir intikam pırıltısı beliriyor. Hatta rapor üzerinden harekete geçeceğini dahi hissediyoruz. Ama Bradley ile birlikte ıssız adaya düşüp baş başa kaldıklarında, özellikle ilk günlerde intikamcı gibi davranmıyor Linda… Tam aksine, hayatta kalma konusunda ne kadar becerikli olduğunu gösteriyor ona. Yıllarca Survivor yarışmasına hazırlandığı için “ıssız adada hayatta kalma” konusunda nerdeyse uzman konumunda…. İş hayatında kendisine iyi davranmayan Bradley için de başlangıçta ne gerekiyorsa yapıyor. Ama adada birlikte yaşarken aralarında öyle çok şey olup bitiyor ve ilişkileri öyle çok aşamadan geçiyor ki ilk günlerde yaşananların açıkçası pek önemi kalmıyor.

        Kuşkusuz, asıl merak ettiğimiz nokta, ıssız adada ilişkilerinin nereye varacağı? Bir romantik komedi olsa ilişkinin nasıl gelişeceğini tahmin etmek kuşkusuz kolay... Ama afişi, fragmanı ve ilk sekansı itibarıyla, romantik film seyretmeyeceğimizi biliyoruz. “Yardım Çağrısı”nın olay örgüsünü tahmin etmek kolay değil açıkçası. Mark Swift ve Damian Shannon’ın yazdığı senaryonun artılarından birisi bu… Linda – Bradley ilişkisi, gerçekten acayip yerlere gidiyor ve filmi sonuna kadar ilgiyle seyrediyorsunuz. Ama hikâyenin ilginç şekilde gelişmesi, filmi derinleştirmiyor. Tam aksine, sığ ve abartılı hale getiriyor.

        Film, iki karakter ıssız adaya düşmeden önce elini belli ediyor zaten. Karakterlerin hiçbir zaman çok fazla derinleşmeyeceğini ve tek boyutlu kalacağını seziyoruz. Çünkü Sam Raimi, abartmaktan kaçınmadığı bir komedi tarzında çekiyor ilk sekansı. Bradley’nin, Linda’nın yediği ton balıklı sandviçden rahatsız olduğu sahneyi gördükten sonra psikolojik derinlik beklentiniz azalıyor. Yönetmenin niyeti, abartarak bizi eğlendirmek, diye düşünüyorsunuz -ki haksız çıkmıyorsunuz. O sahnedeki tiksinti duygusu, Bradley – Linda ilişkisini en baştan tanımlıyor ve aynı duygu, ıssız adada daha abartılı şekillerde karşımıza geliyor.

        Raimi, “Yardım Çağrısı”nı eğlenceli bir kara komedi haline getirmeyi biliyor. Ama karakter dramı olarak bakarsak, maalesef kayda değer bir yere varmıyoruz. Sizi bilmem ama bana sorarsanız, iki karakterin davranışları, eylemleri, motivasyonları inandırıcılıktan giderek uzaklaşıyor. Linda’nın finalde geldiği aşama değil ama geçirdiği psikolojik değişim pek akla yatmıyor. İlk sekansta tanıdığımız Linda, ıssız adadaki ilk günlerinde bizi hiç şaşırtmıyor. Ama sonra onun yerine başka biri geliyor sanki. Yaşadığı değişimin temelleri iyi atılamıyor. Vardığı uç noktaların, göze aldığı risklerin büyüklüğü inandırıcı durmuyor. Bradley duygularını daha iyi saklayan, içten pazarlıklı, biraz daha zeki bir karakter olsaydı belki iki karakter arasındaki çatışma psikolojik anlamda daha derin olabilirdi. Sınıfsallığın da altı pek çizilmiyor. Önce patron – çalışan ilişkisinin eşitlenmesi, sonra Linda’nın bilgi ve becerileriyle bir çeşit yönetici konumuna geçmesinin altı çiziliyor.

        Bunlarda bir sorun yok. Karakterlerden birinin giderek daha karanlık ve marazi hale gelmesi, diğerinin ise kendi çıkarlarını korumaktan, önceliklerini tespit etmekten uzak aptalca şeyler yapması, filmi belki eğlenceli kılıyor ama sahicilikten giderek uzaklaştırıyor. Sonuçta, her şeyin komedi olsun diye yazıldığını görüyorsunuz.

        “Yardım Çağrısı”nın janr künyesinde yer alan “korku” ibaresi açıkçası bana pek anlamlı gelmiyor. Afişte de kendini gösteren kan ve grafik şiddetin komediyle birleştiği, Sam Raimi’nin uzmanlık alanına giren “gore” tarzındaki sahnelerin sayısı çok az. O yüzden, “Korku tam olarak filmin neresinde?” diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bakmakta zorlandığım mide bulandırıcı birkaç sahneyi ve kanlı sahneleri korku türüyle ilişkilendirmek ne kadar doğru, emin değilim. İnternet sitelerinde filmin janrları arasında “psikolojik gerilime” de rastlıyoruz. Evet, belki bazı gerilim öğeleri var. Karakterler ve eylemleri giderek korkutucu hale geliyor ama son tahlilde her şey kaba komediye meylediyor. Bazı sahneleri Saturday Night Live komedi şovunu hatırlatan bir filmin gerilim olması zaten zor.

        Filmin varmaya çalıştığı nokta, iş hayatı ile ıssız adadaki yaşam mücadelesi arasında koşutluklar kurmak; ikisini karşılaştırmak… Ne var ki, doğa insanları olgunlaştıran, onlara olumlu şeyler öğreten bir gerçeklik olarak yer almıyor filmde. Tam aksine, vahşileştiren ve kötüleştiren güç olarak tasvir ediliyor. İş yerindeki ikiyüzlülükle karşılaştırdığımızda doğa hakikati barındırıyor ama hakikat, kimseye iyi gelmiyor. İş yerindeki zorbalık, doğada başka şekillerde sürüyor. Herkesin kendi başına kaldığı bir tür vahşi liberalizm var doğada da… Özetle, pek çok filmin aksine doğa, her ikisi üzerinde olumsuz etkiler yapıyor.

        Grotesk yanı ağır basan, herkesin fazla fazla oynaması gereken bir filmde önemli olan komedi oyunculuğunu yakalamaktır. Başta Rachel McAdams olmak üzere oyuncular üstlerine düşeni yapıyorlar. Zaten doğal oyunculuğa müsait bir senaryo yok. McAdams ıssız ada bölümleri için ideal oyuncu olabilir. Ama ofiste zorbalığa uğrayan ezik karakteri canlandırma konusunda bence pek inandırıcı değil. Karakterin yaşadığı ani değişimdeki zorlama yaklaşım, McAdams’ın performansını da etkiliyor. Geçiş duygularını veremeden adeta metamorfoz geçiren iki ayrı karakteri oynuyor.

        “Yardım Çağrısı”nın beğendiğim yanı, anaakım sinemanın bazı kurallarını devre dışı bırakması oldu. Herhangi bir karakterle özdeşleşmek giderek zorlaşıyor filmde. Anti kahraman fikri ağır basıyor. Ahlakçı olmak veya ahlakçı görünmek gibi bir hedef de yok. Ayrıca, cesaretli bir finali var filmin. O noktada, neden korku komedi gibi pazarlandığını daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü hedef, korku türünü tercih eden, olumsuz kahraman fikrine alışık, daha radikal düşünen genç seyirciler… O yüzden, marazi karakterlerin olduğu, sert, kanlı kara komedileri sevenler için eğlenceli bir seçim olabilir.

        5.5/10