Bazı filmler epizodik yapılarıyla öne çıkarlar. Sahneler veya sekanslar hem hikâyenin parçasıdır hem kendi içlerinde bağımsız anlam bütünlüğü taşırlar. En iyi film dahil 4 dalda Oscar adayı olan “Gizli Ajan”a (O Agente Secreto), tam anlamıyla epizodik diyemem belki. Ama bazı sekanslar nerdeyse bağımsız kısa film gibi…
Şehirler arası yoldaki salaş benzin istasyonunda geçen iki sahnelik ilk sekans mesela… 1977 yılında Ernesto Geisel yönetimindeki Brezilya hakkında çok şey söyleyen bir bölüm bu… Ülkedeki polisin “asayişe” nasıl baktığını, neye öncelik verdiğini görüyor; “yargısız infazın gündelik hale gelmesi ve olağan karşılanması” ancak bu kadar ironik anlatılabilirdi, diye düşünüyoruz. İlk sekansta, ana karakter Armando Solimões’in (Wagner Moura) kimliği ve geçmişi hakkında pek bir şey öğrenemiyoruz ama nasıl bir insan olduğu ve sağduyusu hakkında bazı izlenimler ediniyoruz. Bu arada, mevsim yaz ve Karnaval dönemindeyiz. Polisler dahil herkes eğlenmek, dans etmek istiyor. Bu da tüm filmi şekillendiren buruk bir ironi…
Ülke karanlık dönemlerden geçerken eğlence sürüyor. Tam bir Brezilya geleneği... Filmin radyoda yayınlanan ve Brezilya’da çok sevilen bir sambayla başlamasını unutmamak gerek. Sunucu “Bu şarkıyla eminim herkes dans etmiştir” diyor. Samba kültürel birliğin simgesi ulusal bir dans. Ülke ise rejim tarafından kutuplaştırılmış durumda… Yine de muhalifler, apolitikler, polisler dahil herkes fırsatını yakaladığında dans ediyor. Müzik ve gürültünün bir tek Afrika’dan gelen siyasi mültecileri rahatsız ettiğini görüyoruz. Sambanın kökeninin Afrika kökenli olması filmdeki sayısız ironiden biri tabi ki…
Epizotların farklı türlerde olması, “Gizli Ajan”ı ayrıştıran özelliklerden biri… İlk sekans, abartısız ve sakin bir kara komedi… Jenerik sonrası gelen ve köpekbalığına “otopsi yapılan” sahnede ise kara komedi dozu yükseliyor. Rejimin polisleri burada bir kez daha karşımıza çıkıyor ve askeri diktatörlüğün sefaletini bire bir yansıtıyorlar. İlk sekanstaki polisler gibi onlar da trajikomikler. Hallerine ve yaptıklarına gülmemiz mi, üzülmemiz mi gerektiğini kestiremiyoruz. Senaryo yazarı ve yönetmen Kleber Mendonça Filho’nun filmi yaparken önüne koyduğu hedeflerden biri galiba bu...
“Gizli Ajan”ın beni en çok şaşırtan, “Nasıl bir filmin içindeyim?” diye düşündüğüm ve yönetmeni cesareti nedeniyle içten içe tebrik ettiğim sahnesi ise bir korku filmi parodisini andırıyor. Denizden çıkan Kıllı Bacak’ın gece yarısı parkta terör estirdiği bu şok sahne de kısa film olabilir. Üstelik bu kez gerçek üstü veya fantastik bir düzlemdeyiz. Ayrıca, Kıllı Bacak takma isim değil, gerçekten de bedeninden ayrılmış bir bacak… Sahnenin tadı kaçmasın diye detay vermeyeceğim elbette ama şok edici ve keskin bir kara mizah duygusu var. Askeri diktatörlüğün medyayı nasıl kullandığı, uyguladığı sansür ve ülkeyi nelerle oyalamaya çalıştığı, dolaylı yoldan ima ediliyor. Polisin, askerlerin ve paramiliterlerin muhalifleri katledip cansız bedenlerini sürekli denize attığı bir dönemdeyiz ve insanlar denizden çıkıp eşcinsellere saldıran bir insan bacağından korkuyorlar. Üstelik, polisler de korkuyor aynı bacaktan. Öyle ki, morgda durmasına dahi dayanamıyorlar. Denize atmaya devam ediyorlar.
“Köpek balığı, yargısız infazlar, denize atılan cesetler ve bedeninden kopmuş o bacak,” askeri diktatörlüğün hiçbir şeyi gizleyemeyeceği, eninde sonunda gerçeklerin açığa çıkacağına dair komik bir metaforlar dizisi adeta…
Film boyunca birkaç kez karşımıza çıkan köpekbalığı korkusu, dikkat çekici... “1960’lardan beri süren askeri diktatörlüğün uyguladığı baskının yanında köpekbalığı nedir ki?” diye düşünmeden edemiyorsunuz haliyle. Ama Recife, Atlantik kıyısında bir şehir ve insanlarda köpekbalığı korkusu var. Polislerin, askerlerin muhalif avına çıktığı, insanların saçına sakalına göre solcu, komünist olarak nitelendiği ülkede “Jaws” (1975) ve “Kehanet” (Omen - 1976) gibi Amerikan korku filmlerinin gördüğü ilgi, kuşkusuz çok ironik… Burunlarının dibinde vahşet sürerken insanların korku filmlerinin oynadığı salonları doldurup fenalık geçirmeleri, toplu isteri krizine yakalanmış gibi çığlıklar atmaları, sahiden neyin işareti? Kendi gerçeklerinden kaçmanın bir yolu mu? Belki… Ama ülkenin muhaliflerinin bile “beleş bilet” bulunca kayıtsız kalamadığı, hatta “korkutuyor” diye takdir ettiği filmler bunlar… Sonuçta, sinemanın ayrı bir büyüsü var ve “Gizli Ajan” alttan alta biraz da bu büyüyle ilgili film. Armando’nun oğlu Fernando’nun “Jaws” filmiyle kurduğu özel bağ da aynı büyünün bir parçası.
Kapıları caddeye açılan eski usul bir şehir sinemasının filmin en önemli mekânlarından biri olması, üstüne düşünülmesi gereken bir tercih… Muhalif hareketin liderlerinden birinin (Maria Fernanda Candido), aynı sinema salonunun üst katındaki bir odada buluştuğu Armando ile yaptığı o görüşmenin kaset kaydını yıllar sonra dinleyen tarih öğrencisi Flavia (Laura Lufési), arada salondan gelen çığlıkları nasıl anlamlandıramıyorsa, yönetmen Kleber Mendonça Filho da 1977 yazında Recife’de yaşanan her şeyi anlama iddiasında değil aslında. Mendonça Filho’nun amacı sinemanın büyüsü aracılığıyla dönemin ruhunu yakalamak, askeri diktatörlüğün Brezilya’ya verdiği o büyük hasardan bir kesit göstermek… Ve bunu gerçekten çok iyi yapıyor.
Biz yine epizodlara ve türlere dönelim: filmde sadece kara komedi yok. Armando’nun Recife’de teşkilat tarafından yerleştirildiği apartmana geldiği sahnede bizim eski usul mahalle filmlerinin sıcaklığını veya Amerikan sitcomlarının pilot bölümlerinin havasını bulmanız dahi mümkün. Tabi burada, Filho’nun sadece birkaç sahnede karşımıza çıkan Dona Sebastiana (Tânia Maria) gibi yan karakterleri ne kadar iyi yazdığını, hepsini sahici ve canlı kıldığını da atlamayalım.
Armando’nun oğluyla birlikte olmak ve sahte kimlikle yeni bir hayat kurmak için çalışmaya başladığı nüfus idaresinde yine akılda kalıcı karakterler var ve Mendonça Filho orada da trajediyle komediyi birleştiren sahnelere yer veriyor. Yolu Recife’ye düşen, terzilikle geçimini sağlayan ve kimilerinin kaçak Nazi sandığı, aslında soykırımdan kurtulup oraya yerleşmiş bir Yahudi olan Hans da filmin kısa süre alan renkli karakterlerinden biri. “Silahsız polis zorbalığı” sahnesinde Hans’ı 23 Kasım 2025’te hayatını kaybeden Udo Kier’in canlandırdığını ve “Gizli Ajan”ın onun son filmi olduğunu belirtelim.
Aynı zamanda, “parçalanmış aile” melodramı seyrediyoruz ki duygusal derinliği bizim “Babam ve Oğlum”u hiç aratmıyor. Gerçi Mendonça Filho, film boyunca ısrarla duygu istismarından uzak duruyor. Seyirciler için hikâyenin en acı verici anını, 2020’li yıllarda internetten bulunan siyah beyaz gazete kupürleriyle vermeyi tercih ediyor. Ama yine de final bölümünde çok dokunaklı anlara imza atabiliyor.
Aksiyon filmlerini akla getiren bir kötü adam da var “Gizli Ajan”da: Henrique Castro Ghirotti (Luciano Chirolli), devlet adına çalışıyor ve üniversitelere verilen fonların nereye gideceğine karar veriyor. Brezilya’nın faşizme açık destek veren beyaz kökenli, ABD yanlısı sermayesini temsil ediyor kendisi.
Evet, iyilerle kötülerin birbirinden kesin şekilde ayrıldığı bir film bu… Nasıl ayrılmasın ki? Bir yanda, hayatta kalmaya, sevişmeye, dans etmeye, ana babalık yapmaya, hayatlarını sürdürmeye çalışan ve takma isimlerle illegal hayatlar yaşayan rejim muhalifleri var. Diğer yanda ise yasa dışı yollarla solcuları avlamaya, öldürmeye çalışan polisler, paramiliterler ve onları besleyen kompradorlar… Askeri diktatörlük rejimleri de tüm stratejilerini iyilerle kötüleri birbirinden kesin çizgilerle ayırmak üzerine kurmaz mı zaten?
“Gizli Ajan” bazı sahneleri itibarıyla adının çağrıştırdığı gerilim türünün hakkını veren bir film… Ghirotti’nin tuttuğu polis kökenli paramiliter Augusto (Roney Villela) ve onun üvey oğlu Bobbi’nin (Gabriel Leone) filme girmesiyle gerilim öğesi hemen kuruluyor. Onları her gördüğümüzde, kötü bir şeyler olacak hissi güçleniyor. Tuttukları yoksul tetikçi Vilmar’ın (Kaiony Venancio) Armando’yu öldürmek için nüfus müdürlüğüne gelmesiyle başlayan sekans, teşhis etme anından başlayarak berber dükkanındaki finaline kadar Hitchcock usulü gerilimin harika örneklerinden biri…
İçerdiği fazla sayıda yan karakter ve yan öyküyle her genç yönetmenin girişmemesi gereken riskli, eklektik bir yapı kuruyor Mendonça Filho ama odağını hiç kaybetmiyor. Çünkü hedefi açık. 1977 yılında Brezilya’dan bir kesit sunmak…
“Hâlâ Buradayım”da (I’m Still Here - 2024) olduğu gibi gerçekten yaşanmış bir hikâyenin peşine düşmüyor belli ki ama tüm o karanlık ve korkunç rejimdeki her şeyin bahanesi olarak öne sürülen milliyetçilik fikrini sorguluyor ve kimin daha çok ülkesini sevdiği sorusunu ortaya atıyor. Üniversitede elektrikli otomobil projesi üzerinde çalışan ve önemli aşamalar kaydeden bilim insanı Armando mu, yoksa emperyalistlerle iş birliği yapan Ghirotti mi? Armando, eşi Fatima (Alice Carvalho), Ghirotti ve onun oğlunun arasında bir restoranda yaşanan tartışma, Brezilya’nın o yıllarda neden askeri diktatörlükle yönetildiğinin özeti gibi…
Hedef ve strateji basitti o yıllarda: Bağımsız bir Brezilya için çalışan, çaba gösteren herkesi komünist ilan et, onları düşmanlaştır; halkı kutuplaştır, milliyetçilik adına demokrasiyi askıya al ve yargısız infazlarla toplumu yıldırmaya, korkutmaya çalış… Ghirotti de Armando’yu korkutmaya, “Bu ülkede iktidar benim” demeye getiriyor sürekli. Armando’dan istediği, lityum pil üzerindeki tüm çalışmalarına bir an önce son vermesi… Belli ki sadece onu değil, iş birliği yaptığı çok uluslu otomotiv firmalarını da rahatsız eden bir çalışma bu.
Mendonça Filho’nun film boyunca vurguladığı başka bir nokta, Avrupalı kolonyalistlerin torunları olan beyazların kendilerini Brezilya’nın sahibi gibi görmeleri, diğer etnik grupları küçümsemeleri… Acı verici olan nokta, Afrika kökenliler dahil ayrımcılık ve ırkçılığa uğrayan birçok kişinin dikta rejimini desteklemesi, onların maşası olmayı kabul etmesi… Ama bunun da sınırları var; tetikçi Vilmar’ın finalde yaptıklarına biraz da o gözle bakmak gerek…
“Gizli Ajan”ın dikkat çeken başka bir yanı, hikâyesinin günümüze kadar uzanması… O yıllardaki muhaliflerin geleceğe belge olarak bıraktığı kaset kayıtlarını dinleyen iki genç araştırmacı var filmde. Armando’nun hikâyesini ses kayıtları üzerinden takip etmeye ve olup bitenleri anlamaya çalışıyorlar.
Filmin aklımda kalan hoş detaylardan biri tarih öğrencisi Flavia’nın, Armando’nun oğluna verdiği flaş bellek oldu. O yıllarda analog kasetlerden, plaklardan, kitaplardan, filmlerden, gazetelerden, radyo, televizyondan oluşan bir dünyada yaşayan Armando’nun arşivlerdeki tüm bilgilerinin o küçük flaş belleğe sığması, filmin buruk ironilerinden biri… Küçükken babasına hep hasret kalan oğlunun araştırmacıya söylediklerinde ve hissettiklerinde ne kadar içten olduğu belirsiz kalıyor belki. Kesin olan o flaş belleğin babasının anısını bir şekilde yaşatacağı… Çalıştığı “kan merkezinin” geçmişte neresi olduğunu anladığımızda da kafamız karışıyor. Neyi nasıl yorumlayacağımızı kestiremiyoruz. Ama geçmişin şimdiki zamanın içinde yaşadığı ve geleceği şekillendirdiği düşüncesini derinden hissediyoruz.
Mendonça Filho, kimsenin yaptığının yanına kâr kalmayacağını, en azından tarih tarafından yargılanacağını ima ediyor. Sonuçta, Brezilya’da 1960’lardan, 80’lerin ortasına kadar sürdürülen askeri diktatörlük dönemi üzerine çekilen filmlerin ardı arkası kesilmiyor. “Gizli Ajan” da onların en iyilerinden biri… Sadece daha iyi bir yaşam istedikleri, sözgelimi elektrikli otomobillerin olduğu bir geleceği hayal ettikleri için tetikçilerin hedefi olan tüm o insanları, şimdi filmlerle anıyoruz.
Başroldeki Wagner Moura’nın birçok Amerikalı meslektaşının arasından sıyrılıp en iyi erkek oyuncu kategorisinde Oscar adayı olması, Akademi’nin isabetli kararlarından biri. Moura, film boyunca doğal tarzını hiç bozmuyor. Kaldı ki, senaryonun hiçbir yerinde öyle oyunculuk şovu yapacağı bir bölüm yok. Ama sade oyunculuğuyla karakterine öylesine bir duygusal derinlik veriyor ki şov yapmasına gerek kalmıyor. Bu arada, baba ve oğlu olmak üzere 2 ayrı karakteri canlandırdığını ve aynı sade yorumla ikisini birbirinden kesin çizgilerle ayırdığını belirtelim.
Mendonça Filho’nun görüntü yönetmeni Evgenia Alexandrova ile Arri Alexa 35 kamera ve Panavision’un anamorfik lensleriyle çektiği “Gizli Ajan”, her detayıyla çok iyi tasarlanmış bir dönem filmi aynı zamanda… 2 saat 41 dakikalık süresi sizi korkutmasın. Su gibi akıp gidiyor. Ödül sezonunda neden bu kadar öne çıktığını anlıyor ve tüm o övgüleri hak ettiğini düşünüyorsunuz.