X

Günün gelişmelerini anlık takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Takipte Kalın

Betül Memiş / memisbetul@gmail.com

Mey, zurna ve duduk üstadı Ertan Tekin'le bu haftanın demi verelim istedim. Fonumuza da üstadın Demans albümünden şahanelikleri harmanlarsak; miss!

"Vakti gelince, sur'a üfleyecek olan kişi... Yaradanın yeryüzündeki nefesi..." Dinleyenleri, aslında 'dinleyen' demek biraz havada kalır, fanları/hastaları, onu böyle tanımlıyor. 'Bana göre iyi bir zurnacı, dudukçu yahut meyci olmak değil, iyi bir üfleyici olmak önemli' diyen, babası gibi kamışlı üflemeli çalgıların ustası Ertan Tekin, bugünkü köşeyi şereflendiren!

İsmini duymamış, cemalini görememiş olabilirsiniz, fakat Kalan Müzik'ten Hasan Saltık'ın deyimiyle; son 15 yıldır, poptan rock'a, sanat müziğinden halk müziğine değin birçok çalışmada, hep Ertan Tekin üflemelerinin imzası var. Geçtiğimiz ay canlı performansına şahit olduğum Ertan Hoca'yla en kallavisinden anason yamacında, en koyusundan bir kelam iyi gider dedik ve muhabbeti ikiye katlasın niyetine de, Mariy Esgici'nin lezzetlerinin donattığı Mekan'da buluştuk. İşte bu müzikte derya olmuş üstattan bana dökülüp de size kalanlar...

27 YILDIR MÜZİĞİN MUTFAĞINDAYIM

Yurt içi / yurt dışında, birçok başarılı performansa imza atan biri, neden görünmekten bu kadar çekinir?! Yaratılan bu sistemde, varolmak istememe hali mi?

Ertan TEKİN: Aslında cevabı sorunun içinde... Tekonoloji, medya ve sosyal ağ paylaşımlarına inanıyorum tabii ki ama maalesef varolan düzende, sanatın bir değeri yok! Ben ve benim gibi düşünen müzisyenler, böyle bir 'çoğunluğun' içinde boğuşuyoruz. Yılmıyorum fakat haliyle bir yorgunluk var; 10 küsür yaşımdan bu yana 27-28 yıldır, bu işin mutfağındayım. Belki dışarıdan bakıldığında, manuelden dijitale geçiş durumunu yakalayamamış gibi görünebilirim ama korumak istedim/istiyorum müziğimi.

Kendinizi koruma hali de var mı peki bu geri durmada?!

Kendimi korumak adına, hiç özel bir çabam olmadı. Ben, çoğunluk dediğimiz o çoğunluğun, tıkanmış beyin kılcaldamarlarını açmak üzerine varım, cürmüm kadar! Ve gücüm kadar da anjiyo yapmak istiyorum. Öyle bilinçli yaptığım, biraz geri planda durayım halim yok ama ortalık çok kirli, doğru düzgün yerde/mekanda dinleyicilerimle buluşmak isterim. Mekan yok, tamam da öyle bir zihniyete de sahip değiliz. Yıllarca, araştırarak ve çok titizlenerek emek verdim Anadolu, Kürt ve Ermeni Müzikleri'ne, bu yüzden de doğru zaman ve doğru yerde olmak istiyorum.

GELENEKSELCİLERİ TÜRKÜ BARLARA HAPSETTİLER

Peki bulunduğunuz noktadan yapabilecek misiniz bu anjiyoyu? Günümüzde, söylemeler daha sert ve beylikken; naif duruşunuz, sizi daha da yormayacak mı?

Kesinlikle... Günümüz jargonlarında, kendi jargonumla konuşacağım. Sanırım bu da zamanla olacak. Fakat bunlarla beraber bir çok sıkıntı yaşıyoruz; gelişen mekan algısı ve mekan işletenler yüzünden. Biz, müzik icra ederken, tabak, çanak sesleri duymak istemiyoruz. Fakat bir performans salonu yapılacaksa şayet, türkü barı formatında, ne yazık ki bu hale getiriliyor. O türkü barların haricinde, ki türkü barları meselesi de ciddi bir sorundur; düzenin ve sistemin başarılı bir operasyonudur aslında, oradan çıkarmamız lazım mevzuatı. Gelenekselcileri türkü barlara hapsettiler. Kebap gelsin, haydari gelsin, oradan bi de anason gelsin ve peşinden de bir deyiş/türkü gelsin gibi oldu, bunu reddediyoruz.

Bu denli titiz olmak bazen fotoğrafın genelini kaçırmanızı sağlamaz mı? Ya da bedeller ödetmiyor mu?

Olabilir tabii ama bu denli titiz olmak benim postumu yorar, ruhumu ise sadece besler. Kendimi temizlemek ve arınmak olabildiğince, neden iyi insan olmak lüks olsun ki? Ben bu bedeli öderim, ödedim de...

ERZURUM KARAZ'DAN İSTANBUL FİKİRTEPE'YE...


30 yıl öncesini ve bugünü karşılaştırırsak; müziğe bakışı ve seslenişleri... Neler değişti?!

Ciddi bir fark var. 30 yılda, dünya, yaşadığım şehir, insanlar değişti, yaşadıklarım, öğrendiklerimle ben değiştim, değişiyoruz da! Mesela, müzik kanallarında, klipler ve müzik ödülleri adına yapılanlar; ne yazık ki, gayet değersizleştirme üzerine ve çirkef halde! Saçma sapan durumlar oluyor, kızıyorum ve belki de daha çok Avrupa'da konser/performans vermemin sebebi, bu gelinen vaziyetlerdir. Ama elimden geldiğince yaptığım müziği korumaya çalışyorum.

Babanızın da müzisyen olduğunu biliyorum. Bugün dünyada üflemeli enstrümanlar üzerine parmakla gösterilen değerli icracılardansınız; üflemelilerle hikayeniz nasıl başladı?

Klarnet, zurna ve mey üstadı Şahabettin Tekin. Köklerim Erzurum, Aşkale ama yerleşik düzenimiz Ilıca'nın, eski Ermeni köylerinden olan Karaz. Babam, 68'lerde, Erzurum gibi muhafazakar bir toplumdan çıkıp, İstanbul'a göç etmiş, çocuklarının hayatı daha iyi olsun diye! Ben, 1972'de, İstanbul'un en mütevazı semtlerinden biri olan Fikirtepe'de doğdum. 6 yaşımda, babamdan duymaya başladığım seslerdi; mey, klarnet ve zurna. Usta, çırak ilişkisinin şekillenmesinden sonra 1983- 84'lü yıllarda, babam, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'ne götürdü beni, müziğin eğitimini almam için... 1985'lerde de düğün salonlarında çalmaya başladım. Tabi ekonomik sebepli çalışmam gerekiyordu ama orada öğrendiklerim ve sonrasında ufak ufak geleneksel müzikle ve dostlarla buluşmalarım beni, bu zamana getirdi.

İlk yurt dışı performansı ne zaman oldu ve aklınızda kalan hikaye?

1989 yılında oldu: Belçika ve ardından 90'lar Almanya... Hiç unutmuyorum; Berlin duvarı yıkılmıştı ve duvarın parçaları, biblo yapılarak satılıyordu. İlginç gelmişti; uğruna canların yittiği/yitirildiği, halkların bölündüğü, savaş, yıkım ve ardından biblo parçalarını satmak, trajikomik! Belki de benim hikayem, orada başladı, o algımın altının çizilmesi ile şekil aldı.

MEY VE ZURNADAN SONRA DUDUK USTALIĞINA

Mey ve zurna ikilisine, duduk ne zaman katıldı? Bir de o vakitler, yine o zamanın dilinde, yabancı bir enstrümanken duduk; zor bir süreç olmadı mı?

1989'da dudukla tanıştım. Çocukluğumda, babam anlatırdı, Erivan radyosunu çok dinlermiş. Evet yabancı diyebilinir, zira alet bilinmiyordu; 1915'teki zulümle beraber, her şey küstü ve yok oldu, güzelliklerin sahipleri gitti. Fakat vakti zamanında, oradan çıkan bu sesleri, hiçbir yere gönderemezsiniz. O seslerden duduk tekrar geldi. Duduk üstüne çok çalıştım, araştırdım ve dinledim. Kalan Müzik'le aşır neşirliğim vardı, oradan duyuyordum duduk'u... Sanırım Türkiye'de duduk'un yeniden daha da ses vermesi şöyle oldu; hani hepimizin de bildiği, yıl 1991, Körfez Savaşı devam ederken, TV ekranlarında, petrole bulanmış bir ördek görüntüsü belirmişti. İşte bu görüntüye eşlik eden fon müziğinde kullanılan, ses duduk'tu ve çalan müzisyen ise duduk ustası Vache Hovsepyan'dı. Peter Gabriel'in The Feeling Begins parçası. O eser, 500 yıllık bir ilahidir. Yaşamı bir rüzgara benzetir ve ölüm anını anlatır...

Erzurum'dan İstanbul'a düşen yolculukta, müziksel bavulunuzdaki maya ne kadar zengin; Ermeni, Kürt, Türk ve İstanbul dolayısıyla da Rumlar....

Evet... Fakat 100 yıl öncesi Erzurum ile şimdiki Erzurum çok farklı. O yüzden de ben, hep 100 yıl öncesinin Erzurum'lusuyum diyorum. Zira şimdi gelinen noktada, inanç dedikleri saçma sapan bir hal aldı ki bu inanç değil! Ama 1890'lı yıllarda, şimdiden çok uzakta bir hissiyat vardı. Ben, işte o Erzurum'u özlüyorum.

VİCDAN, ADALET VE SANAT ÜÇGENİNDE

Duduk'un sesine kulak verip, o topraklara Erivan'a gidebildiniz mi?

 Evet yüreğimi sızlatan bu sesin özüyle karşılaşmak istiyordum. 1998 yılında, vicdan ve sanat buluşması için Erivan'a doğru yola çıktım. Türkiye'den gidiş zordu, ne konsolosluk, ne de ulaşım. Ermeni Cemaati'nden bazı dostların yol göstermesiyle gidebildim. Ve kaldığım otelde, ilk dikkatimi çeken, otel havlusunun üzerinde, Bursa, Türkiye yazıyordu, çok ilginç geldi. Anlıyorsunuz aslında; insanlar tarafından çizilen sınırların, halkların üzerindeki etkisinin kelamını etkileyemeyeceğini! İlk yaptığım, babamın anlattığı Erivan Radyosu'nu görmek oldu. Radyoya konuk oldum, Türkiye/İstanbul'da duduk çalan olduğunu duyunca şaşırdılar ve hemen kayıt edelim dediler. Yayına girdik, ilk önce kendimi tanıtmamı istediler; 'Türkiye-İstanbul'dan ben Ertan Tekin, dudukla sizlere Dıle Yaman çalacağım' dedim. Sonra radyo programcısı da söylediklerimi Ermenice'ye çevirdi ve sonunda adımı Vartan Tekinyan dedi. O kadar hoşuma gitti ki! Bu algı çok önemli. O zaman dedim ki; benim köklerim burada ve bir şeyler olmuş 100'lerce yıl evvel... Vicdan, adalet ve sanat üçgeninde yaşayan biri olarak bunu ilk önce ben anlamalıydım sonra da anlatmalıyım dedim. İşte şimdilerde buna başladım.

HERKESİN AĞZINDA ANADOLU ŞÖYLE MEDENİYETLER BEŞİĞİ

Türkiye'de duduk'la ilgili insanların ilk aşamada tavrı ne oldu?

Zaman zaman komik soru ve bakışlar çıkıyor ama zaten çoğınluğun klasik tavrı bu; sanat sevmezlik ve vicdansızlığı. İnatla üstat, bu duduk mu, balaban mı diyorlar, ben de; Orhan Gencebay mı, Neşet Ertaş mı? diyorum. O kadar farklı iki alet ki ve ikisi de var. Şu algıyı yenmek istiyorum: Bu duduk'tur, düdük değil. Direk Azeri dostluğundan dem vurup, balaban'dır diyenler oluyor. Yıllarca anlattım; evet Azeriler balaban, Dağıstanlılar yaslı balaban, Gürcüler duduki, Ermeniler de duduk der. Rusça'dan gelen duduk kelimesinin Ermenice karşılığı, kayısı ağacı anlamındaki 'dziranapog'. Zira çalgının gövdesi kayısı ağacından yapılıyor. Gövdenin ucundaki aparat ise şeker kamışı kökünden. Herkesin ağzında, Anadolu, şöyle medeniyetler beşiği, böyle uygarlıklar deryası, fakat düşünceleriniz haricinde, kimseyi ve hiçbir şeyi kabul etmiyorsunuz...

Bugüne kadar birçok isme eşlik ettiniz, albümlerden bahsedelim...

27 yıldır, o kadar çok isme eşlik ettim ki Türkiye ve dünyada; bu çalışmalarla daha da çoğaldığımı düşünüyorum. Evet hepsi için aynı hissiyatı söyleyemem ama neticede çoğu içime sinen çalışmalar oldu. 2005'te, babamı alzheimer'den kaybetim, ona ithafen, üzerinde 5 yıl çalıştığım, doğrusuyla yanlışıyla Demans albümünün yeri bende başka. Sonra aynı yüzyılda yaşamış, ancak farklı zamanlarda ve mekanlarda sanatlarında zirve yapmış iki büyük müzik adamı; Bach ve Itri üzerine yaptığımız proje var. Irak, İran, Londra, Tahran ve Paris'te yaşayan müzisyen dostlarla Nishtiman projesini yaptık. Yine Belçika ve Norveç'te yaptığımız bir proje var. Gerçek şu ki; çok değerli dostum Hasan Saltık ve Kalan Müzik, Türkiye için büyük bi şanstır. Bir dergah gibi olan Hasan Saltık'la, doğru insan ve doğru müzik şiarında bu projelerimizi hayata geçiyoruz.

Önümüzdeki zamanlarda, yeni bir proje var mı?

2015 yılında, 1915'in 100. yılına özel, vicdana dair ağıtlar projesi yapmak istiyoruz, isimler henüz netleşmiş değil ama Türkiye'den ve Avrupa'dan bir kaç müzisyen dostumuzla birlikte.

İŞTE BİR DE BUNLARA KARŞI ÜFLEMEK VAR

Herkes bir şeye karşı yahut taraf olma haline getirilirken, siz neye karşı üflüyorsunuz?

İstanbul'da ve Anadolu'da bambaşka savaş ve çözüm hemhallikleri var gibi...
Çoğunluk ve düzen, Gezi'yle şöyle bir titredi. Bizler, onlar ya da taraf meselesi değil mevzu, farklı insanlar ve fikirler. 37 yıldır, Anadolu'nun her yerini gördüm, fakirlik ve yoksulluk. İşin siyasi boyutundan öte, oradaki köylümüze bakmak lazım! Daha 30 yıl öncesine kadar, bu köylü, ortaya alınıp, falakaya yatırılıyordu. 1915'te yaşananlar, İstanbul'dan 237 aydının alınıp, bilinen bilinmeze götürülmesi. Orada da o kadar acıklı hikayeler var ki... 1955'te, 40 yıllık dostunun evini yağmalayanlar. Böyle bir şey olabilir mi diyorsun ama oluyor işte tam da bu topraklarda. Mesela şimdi de Cemevi ve Cami'yi birarada kotarmaya çalışıyorlar... Adıyaman'da evler işaretlendi, yıl 2013'tü... Ve uçaktan bombayı sallıyorsun sonra da pardon diyorsun. Yüzyıllar süren aynı ama değiştirilemeyen mevzular, sizlerin de bildiği... İşte bir de bunlara karşı üflemek etmek var. Özür dilemesi gerekiyor, geçmişteki, gelecekteki ve şimdiki siyasilerin, devletin... Megri megri ile olmuyor ne yazık ki! Yüksek ve derin siyasetin içinde olmayı hazeden bir insan değilim ama bir şekilde konular hep oraya dönüyor, dönmek zorunda kalıyor. Sanatım adına isterim ki Türkiye'nin konservatuarlarının nefesli sazlar bölümünde, bir duduk bölümü açılsın, bu kaybedilen 100 yıl bir an önce geri kazanılsın niyetine adımlar atılsın. İnançlar, ideolojiler, besteler, sesler, melodiler paylaşılsın, konuşulsun, kapılar açılsın zira sadece bu meseleyi 'sarı gelin'le çözümlemeye kalkmasınlar.

ALIN SİZE GERÇEK BİR KURT HİKAYESİ!

İnsanın mayasında sıkıntı var ya da cana üflenen algı/ruh biraz kaypak belki de; neticede büyüdük ve kirlendi dünya değilmiş mevzu, biz hep kirli miydik acaba?! Nietzsche'nin umut süründürür'üne inat umutlu musunuz peki?

Evet, bu denli kirliyiz zaman zaman da ispatı bu yaşadıklarımız. Ama Gezi'de umutlandım. Gençlerin soran, sorgulayan tavırlarından. Bir şekilde vazgeçmiyorsun. Sanatkar adamın ruhu, bedeninden hep öndedir, postum da bedelini ödüyor ve her türlü ödeyecek de. Çıkarlar bir çatışıyor ve biranda neler oluyor, görüyoruz işte. Uzaydan bakınca ne görünüyor gerçekten; karalar ve denizler?! Mesela, 50 tonluk balina görülebiliyor mu?! Evrenin keşfedilen en uzak noktasına göre ne kadarız ki bizler?! Bakteriden başka bir şey değiliz. Ve evet, umut süründürür ama yine de güzel şey.

Ve son olarak Kurtlar Vadisi'nin müziklerine bi vakitler eşlik ettiniz diye varolan kitlenizden tepkiler aldınız mı?

Dar Ağacında Üç Fidan, Baba Evi, Hoşçakal Yarın gibi pek çok sinema ve dizide müzik yaptım. Türkiye'nin şu hali çok acı; öz eleştiri geleneği maalesef yok, bu adam burada böyle çaldıysa hemen paketleyelim. Diziyle ilgili bazı dostlar, gözümün içine baka baka, kızarmamı istediler. Ben de onlara, size gerçek bir kurt hikayesi anlatayım dedim: Takvimler 1968'leri gösterirken, babam düğün dernekte çalan bir müzisyen olduğundan, bir kına gecesi için Erzurum'a merkeze gitmiş. Kına bitince, köye/eve geri dönecekler fakat metrelerce kar, gece yarısı ve tabii ki araç yok. Karşılarına kurtlar çıkıyor, yanlarında ise sadece bir tane çakı var. Babam da davulcu arkadaşına, çıkar kılıfından davulu, ben de zurnayı; çalarak köye gideceğiz diyor. Ve öylece davul zurna çala çala eve dönebiliyorlar. Canlarını böyle kurtarmışlar. Kısaca sanat hayat kurtarıyor, alın size gerçek bir kurt hikayesi.

İçimden geldi notu: Üstadın, us parlatan ve algıyı şenleten kelamının hepsini buraya sığdırmaya çalıştım fakat olamadı, zira muhabbetin son deminde 'ama öyle çok şey var ki söylenecek' diyordu, umarım derdimizi ve efkarımızı pak bir biçimde anlatabilmişizdir, ey göz ferleri, her daim gökyüzüne bakıp da ensesi serinliğe dokunan canım okur! Şimdilik eyvallah!