Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Engin İnce ile hiç karşılaşmadım...Yüzünü görmedim; elini sıkmadım... Sadece sesini duyuyorum. Haftada birkaç kez telefonlaşıyoruz. Sesinde insanı asıl gerçeğe davet eden sakin ve saygılı hatırlatma var. Üstelik konuşmayı kısa tutmaya yönlendiren değişik bir hız kavramına sahip...

        Engin İnce, HT EGELİ'den meslektaşım. Ben, her gün okuduğunuz bu köşeyi yazıyorum; o da, benim yazdıklarımın editörlüğünü yapıyor. Her ikimiz de Münir Koçaslan'ın sakin görünen sert ve süratli yayın disiplini altında çalışıyoruz...

        Bir genç kız zekasının derinliğinde, günün sorunlarını hemen çözen cesur ve tedbirli bir karakter tarifi fark ediliyor. Bu fark, hayata bakışın temkinli zarafetini hatırlatmakta...

        *

        Geçen hafta "Bir Şarkısın Sen" programında yarıştırılan çocuklar hakkında RTÜK bardağında yaratılan fırtınayı anlatmıştım. Bu arada bugünkü çocukların artık eski oyunları hatırlamadıklarını yazmıştım.

        Çok sayıda ileti aldım. Ama asıl etkilendiğim iletiyi, HT EGELİ'deki editörüm Engin İnce gönderdi. Uzunca bir süre önce babasının kendisine gönderdiği ve elektronik posta kutusunda saklı tuttuğu bir iletiyi bana yönlendirmişti... Adı, "artık biz bu oyunları bilmiyoruz" idi...

        Bu ileti, artık tarihe karıştığını sandığım çocuk oyunlarının fotoğraflarını toplamıştı.

        *

        Engin'in babasının kendisine yolladığı eski oyunlarımızı tek, tek inceledim. Hepsini keyifli bir sabırla uzun, uzun izledim. Çoğunda geri dönüp yeni baştan seyrettiklerim oldu.

        Bu oyunların bazılarını hafıza tazeleme ihtiyacıyla aktarmayı düşündüm. Saklambaç, misket, yakar top, istop, kızların sokakta oynarken seyrettiğimiz oyunlardı. Biraz da güler geçerdik.

        Bunların bir bölümünü gece vakti ay ışığında oynarlardı. Bunlar, bazı şeyleri "feminen" bulma alışkanlığımızın ilk örnekleriydiler... İp atlamak için eğer üçüncü kişi yoksa, ipin ucunu kapı tokmağına bağlamak imkan yaratma anlayışımızın ürünüydü.

        Arkadaşlarımızın elindeki sabunlu suya ve halkaya hasretle bakardık. Ufak üflemelerle etrafımızı irili ufaklı baloncuklarla doldururduk. Fırıldaklar döndürürdük (çevirirdik). Uçurtmalar uçururduk...

        Bilye, kafa, çukur en zevkli oyunumuzdu. Yolun ortasına gerilmiş çamaşır ipinin iki tarafından beşer kişi voleybol oynardık. Basketbolun henüz Türkiye'ye gelmediği yıllardı.

        Yakınımızda bir arsa varsa, erkek çocukları güvercin takla, birdirbir, uzuneşek oynardık. Güreş tutardık...

        Bunlar, delikanlılık yolumuzun ilk gösterişli oyunlarıydılar. Birdirbire bayılırdım. Her oynayışımızda bir hayat dersi çıkarırdım.

        Kızlar, aç kapıyı bezirgan başı, kör ebe, yağ satarım bal satarım oynar ve insanın aklını başından alan hazla salıncakta şarkılar söylerlerdi.

        Delikanlılar kiralık bisiklet ile yarışlar yaparken, kızlar bez bebekten yavrularını bağırlarına basıp evcilik oynarlardı. Kör ebe, beş taş, dokuztaş sık oynananlar arasındaydı.

        Daha sonraları damaya merak sardık ve sonra da acemi günlerimizin heyecanıyla satranç oynamayı öğrendik... Hepsinin bize öğrettiği bir şey vardı: Oyunlarımız, "umudun sonsuza kadar süreceğine inandığımız" en olgun düşüncemizdi...

        *

        Bütün bunlar, duyarlı bir babanın birikimli kızına gönderdiği bir elektronik posta ekindeki fotoğraflarda özetlenmişti.

        Şimdi bunlar bilgisayar oyunu olarak çocuklara sunuluyor.

        Çelişki burada... Çocuklar bu oyunları bilmiyorlar. Ana babalar da bilgisayarı tanımıyor... Fazla derinlikli olanlarını bir yana bırakınız, çocuklarla ebeveynleri arasındaki fark, hayatı algılama cesaretinin gerisindeki hayalhanelerinin körel-miş olmasıdır...

        *

        Çocuk, oyun ve koca insan... Birdirbir oyununda olduğu gibi, her atlayan koşarak ileride kendinden sonrakinin atlaması için eğilip beklemeyi öğreniyorduk... Bilgisayar çıktı yiğitlik bozuldu.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar