Nasıl oluyor, hiç utanmadan…
Cumhuriyet herkesin cumhuriyeti olsaydı…
Ve demokrasi herkes için demokrasi olabilseydi…
Bilinmez elbet ama…
Hakkari Valiliği, şehit ve etkisiz hale getirilen “1 asker, 44 terörist” diye (yine) ölüm saymayacak…
Belki de uçuştan az önce azarlanmış, bir küfür yemiş o çocukların ardından; Siirt Valiliği “Pervari’de düşen helikopterde 17 askerin (daha) şehit olduğu”nu duyurmayacak…
Ankara Valiliği ne yürüyüş yasaklayacak, ne de o yürüyüşleri durdurmak için 60 saat ayağa dikilen, gazla donatılan, ama insanlığı iğdiş edilmiş polislerin sendika başvurusunu geri çevirecekti.
Bir cezaevinin dumanları tüter, içinde yanmış insanların külleri rüzgârda uçuşurken; şimdi onca kişi de belki ölüme yatmamış olacaktı.
5, 10, 20, 30, 40, 50… 60000 diye sıfırlara yuvarlanmayacaktı sayısız, sırasız ölümlerin çocukları.
***
Cumhuriyet herkesin cumhuriyeti…
Demokrasi herkes için demokrasi…
Ve hukuk devleti diye hakiki bir şey olsaydı…
Cumhuriyet’in 72’inci yılında…
Mardin Dargeçit’te bir jandarma komutanı, emrindeki sıvasız evlerin asker çocuklarını başka sıvasız evlere yollayıp…
58 yaşındaki Süleyman Seyhan’ı, 20 yaşlarındaki Abdurrahman Coşkun, M. Emin Aslan’ı, 18 yaşındaki Abdullah Olcay’ı…
Ve daha 13’üncü yaşlarında olan, Cumhuriyet torunları, Nedim Akyol ile Seyhan Doğan’ı gözaltına alıp öldürmeyecek…
Cesetlerini bir köyün yakınına gömmeyecek…
Bir anne Seyhan’ın peşinde evladının adını sayıklaya sayıklaya adeta delirip can vermeyecek…
Bir baba günlerce Seyhan’ını meydanlarda beklemeyecek…
“Bunlar kim” diye tepeden bakan bir başbakana, “Oğlumun kemiklerini arıyorum” diye seslendikten sonra, o da evladının adı kurumuş dudaklarında, Seyhan’ın sesi son nefesinde, yığılıp kalmayacak…
13 yaşında bir çukura atılmış oğlunun şimdi Adli Tıp’ta yatan kemiklerinin hakikatini ve adaletini, bir 10 Kasım cumartesisi, yine İstanbul’da bir meydanda kendi
çocuklarının kemiklerini arayan analara vasiyet etmeyecekti.
Belki!
***
Elbet şu oldu, bu oldu…
Çağdaşlık da oldu, vitrinler de doldu.
Haklarımız, özgürlüklerimiz, seçimlerimiz falan filan… makinelerimiz trum trak oldu.
Büyük köprülerimiz, AVM’lerimiz, kredi kartlarımız oldu.
Zenginimiz, aydınımız, günaydınımız oldu.
Ama çok övünmek kadar biraz dövüneceğiniz hiçbir şey yok mu?
Yasaklar ile yaslar arasında salınırken…
Kuşak kuşak çekilmiş acıların, katledilmiş evlatların ruhumuza işlemiş, kaderimize kazınmış hatırası önünde…
Başınızı duvardan duvara vuracağınız tek bir şey bile yok mu?
***
Eski elitler, yeni elitler…
Irk, milliyet, din, dil, mezhep veya statü ile servetle, rütbe ya da makamla üstünlük taslayan, tahakküm ve ayrımcılık dayatanlar…
Kibir kuburları…
İster yasakçı, ister yasçı…
İster baskıcı, baskıncı; ister basçı, kontrbasçı…
Belki arada bir hatırlar…
13 yaşındaki bir Seyhan’ı 72’inci yılda öldürüp çukura attığı cesedinden çocuk kemiklerini 89’uncu yıla miras bırakan komutan da, herhalde cumhuriyetti…
Demokrasiydi, evladının kemiklerini arayan babayı da çok partili aşağılayıp duran.
***
Nasıl bir gurur oluyor bütün bunlar!
Hiç utanmadan…
Hiç düşünmeden…
Hiç hissetmeden.