Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Türk Tarih Kurumu, bundan beş sene önce Sultan Vahideddin’in bir İngiliz savaş gemisine binerek Türkiye’yi terkedişini konu alan “Ayrılış” isimli 13 dakikalık bir film çevirmişti. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra film hakkında şimdi sosyal medyada bir kavgadır, Kurum’a hakaret üstüne bir hakarettir sürüp gidiyor!

        Önce “Ayrılış”ın nasıl bir film olduğundan bahsedeyim:

        Aslında “film” bile denmeyecek bir zırvalık, 13 dakika 13 saniye devam eden bir zavallılık eseri! Oyuncular birbirinden çapsız, bütün konuşmalar ve hareketler sun’î, zevksiz, tatsız! Makyaj yerine de suratları cilâlamayı tercih etmişler! Konuşanlar sanki zamanın padişahı ve paşası değil, evin ebleh beyi ile arabacısı Hüsmen Ağa! Türkçeleri de zaten evlere şenlik, meselâ adamın biri padişaha “Sultanım, kararınızda kat’î misiniz?” diye soruyor! Yani “Kararınız kat’î mi?” değil, “Kararınızda kat’î misiniz?” diyor!

        Vahideddin’in karşısına Mustafa Kemal Paşa diye tavır fukarası bir acemiyi koymuşlar, padişah, “Asıl şimdi yapacağın işler daha mühim. Mustafa Kemal Paşa, devleti kurtarabilirsin!” diyor; muhatabı, “Merak buyurmayın efendimiz. Görüşünüzü, düşüncenizi anladım. Bana emrettiklerinizi bir an olsun aklımdan çıkarmayacağım. İrade-i seniyyeniz olursa hemen harekete geçiiiiiiim!” cevabını veriyor!

        Telâffuzdaki ucuzluğa dikkat buyurun: “Geçeyim” değil, sanki mahalle kahvesinde lâklâk ediliyormuş gibi “Geçiiiiiiim!” deniyor!

        Bir sonraki sahnede Vahideddin, “Tamam!” mânâsında başını sallıyor, karşısındaki acemi de aynı şekilde bir kafa sallamasından sonra yürüyor, kapıyı açıyor ve çıkıp gidiyor! Asker selâmı da, sarayda kapıların odanın dışından açılması âdeti, hak getire… Hattâ, Mustafa Kemal Paşa’nın padişahın fahrî yaveri olduğu ve hükümdarın huzuruna göğsünde yaverlik kordonu olmadan çıkmayacağı bile akıl edilmemiş, yahut kordon masrafından tasarruf maksadıyla Paşa’yı oynayan aceminin göğsüne sağ omuzdan sol aşağıya uzanan bir kemer bağlamışlar!

        Ve daha ne ucuzluklar! Meselâ, Vahideddin’in İstanbul’u Dolmabahçe Rıhtımı’ndan terkettiğinin bilinmesine rağmen gidiş sahnesinde Dolmabahçe’nin o kadar yakınında olmasına imkân bulunmayan Boğaz’daki meşhur yalılarından biri arz-ı endâm ediyor; padişah hususî doktoru Reşad Paşa’ya, “Reşad Bey” diyor, Reşad Bey ise hafazanallah! Öyle bir âdem ki, Vahideddin’e avaz avaz bağırmadığı, hattâ kafasına bir şeyler geçirmediği kalmış!

        Velhâsıl bir ayıp, bir ucuzluk ve bir sefalet ki, hiç sormayın!

        MUSTAFA KEMAL’İN ANLATTIKLARI…

        Sultan Vahideddin’in “hain” olduğuna inanan yahut tarihçilik mesleğini işin böyle kolayına kaçıp sadece tek bir kelime sarfıyla yerine getirmeyi âdet edinen kesim, beş sene aradan sonra bu sefaleti yeniden diline dolayıp veryansın ediyor…

        Karşı çıktıkları, ağızlarına geleni söyledikleri hususlar Türk Tarih Kurumu’nun etrafa servet saçarak yaptırttığı ucuzluk değil, Vahideddin ile Mustafa Kemal Paşa arasındaki geçen konuşmalar! Kurum’un, yukarıda naklettiğim karşılıklı birkaç cümle ile Millî Mücadele’yi başlatanın Vahideddin olduğu iddiasında bulunduğunu söylüyorlar…

        Türk Tarih Kurumu’nun o zamanki yönetiminin her tarafından lime lime dökülen 13 dakikalık bu azâbı yaptırmasının ardındaki sebebin bu düşünce olup olmadığını bilemem ama meselenin belki gözlerden kaçan, belki de kasten unutulan bir tarafı var:

        Sultan Vahideddin ile Mustafa Kemal arasındaki konuşmanın Mustafa Kemal Paşa’nın daha sonra yazdırdığı hatıralarından alındığı, yani doğru olduğu!

        Paşa’nın Nutuk’ta sözünü ettiği hadiseleri anlattığı hatıralarının yayın macerası uzun bir meseledir. Bu yüzden teferruata girmeyecek ve Mustafa Kemal’in Sultan Vahideddin ile Yıldız Sarayı’ndaki son görüşmesini en yakınındaki gazetecilerden Falih Rıfkı Atay’a yazdırdığını, Atay’ın bunları 1955’te, “Atatürk’ün Bana Anlattıkları” isimli küçük bir kitap halinde yayınladığını, hattâ Mustafa Kemal Paşa’nın görüşmeden seneler sonra Birleşik Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Charles Sherill’e de bahsettiğini ve padişah ile biraraya geldikleri odanın plânını çizerek büyükelçiye verdiğini hatırlatmakla iktifa edeceğim.

        Mustafa Kemal Paşa, hatıralarında Vahideddin ile görüşmesini şöyle anlatır:

        “...Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahideddin’le âdeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine müvazi (paralel) hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordalarındaki toplar, sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş! Manzarayı görmek için, oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa-sola çevirmek kâfi idi.

        Vahideddin, hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

        - Paşa, paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. (Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilâve etti:) Tarihe geçmiştir.

        O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum:

        - Bunları unutun, dedi. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin!

        Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba, Vahideddin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahideddin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu. Bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim:

        - Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.

        Söylerken, kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahdlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, temayüllerini, sahtekârlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asîl bir hareket bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak lâzımdır, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl hemen hüküm veririm? Vahideddin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz (dayanağımız) İstanbul’a hakim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri te’dib edersem (cezalandırırsam) Vahideddin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.

        - Merak buyurmayın efendimiz, dedim. Nokta-i nazar-ı şâhânenizi (görüşünüzü, düşüncenizi) anladım. İrâde-i seniyeniz (emriniz) olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım. ‘Muvaffak ol!’ hitâb-ı şahânesine mazhar olduktan sonra, huzurundan çıktım.

        Naci Paşa padişahın yaveri fakat benim hocam, derhal benimle buluştu. Elinde ufak mahfaza içinde birşey tutuyordu.

        - Zât-ı şahânenin ufak bir hatırası, dedi. Kapağının üzerine Vahideddin’in inisyalleri işlenmiş bir saatti.

        - Peki teşekkür ederim, dedim. Yaverim aldı.

        Sonra, sanki Yıldız Sarayı’ndan çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi ihtiyatla, ayaklarımızın patırtısını işittirmekten korkarak saraydan uzaklaştık”.

        BİTMEDİ, DEVAM EDECEĞİM…

        Türk Tarih Kurumu’nun “film” olduğu iddiası ile 2014’te çevirttiği sefaletin o zaman da gündeme geldiği, hattâ CHP Milletvekili Gürkut Acar, Kurum’un bağlı olduğu Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a bir soru önergesi verdiği, Arınç’ın önergeyi “Üst düzey oyuncu kadrosu ve teknolojik altyapı kullanılarak hazırlanan … kısa belgesele KDV dahil 295.000 TL ödenmiştir” diye cevapladığı dün hatırlatıldı.

        Üzerinden beş sene geçmiş olsa da, meselenin tartışılması gereken tarafı Türk Tarih Kurumu’nun İş Bankası’ndan Atatürk’ün vasiyeti sayesinde aldığı dünya kadar paranın 295 bin lirasını bu ucuzluğa peşkeş çekmesi, yani Kurum’un 13 dakikalık ucuzluğun her dakikası için gözünü kırpmadan 22 bin 500 lira ödemesi, hattâ “Maazallah!” dedirten aynı şekilde başka filmlerin de yaptırılmış olmasıdır!

        Tartışma herhalde daha birkaç gün devam edecek… Biraz sabır buyurun, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a padişah tarafından “memleketi kurtarması” maksadı ile mi gönderildiğini, yani Millî Mücadele’yi Sultan Vahideddin’in mi başlattığı meselesini önümüzdeki pazar günü anlatacağım…

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar