Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GEÇEN Cuma gösterime giren ve adında “aşk” kelimesi geçen iki film de yabana atılacak cinsten değil. Yabancı dilde en iyi film dalında, Altın Küre ve BAFTA‘dan sonra Oscar‘a da aday olacağını tahmin ettiğim, “Benim Adım Aşk” (I Am Love Amore) tekstil fabrikası sahibi Milanolu bir burjuva ailesinin global sermaye tarafından yutulması sürecini, aile üyelerinin gönül hikâyeleriyle paralel olarak anlatıyor. Luca Guadagnino‘nun yönettiği ve yazdığı filmin merkezinde oğlunun arkadaşına (taşralı orta sınıf bir aşçı) âşık olan Rus asıllı anne (Tilda Swinton) var. Senaryo öyle bir yazılmış ki, anne, oğul ve arkadaşı arasındaki ilişkileri, yemekler üzerinden takip etmek mümkün. Tilda Swinton’un karidesli bir aperatifle baştan çıkarıldığı, ailenin bir çorba yüzünden trajedi yaşadığı bir filmden söz ediyoruz... Sadece yemekler değil, iklim (kış, ilkbahar, kar), mimari (şehir ve taşra karşıtlığı) ve doğa da filmin anahtar simgeleri arasında. Filmdeki yasak aşk tüm bu simgeler eşliğinde filizlenip ilerliyor.

        Yönetmen Luca Guadagnino, sinema sanatında son 20-30 yılda moda olan yeni anlatım stillerine adeta meydan okumuş ve tekrar 60’ların, 70’lerin biçimci, sembolik sinemasına geri dönmüş. Eski usul hazırlanmış ön jeneriği; kartpostal tadında şehir görüntüleri; klasik eserlerden seçilmiş yüksek volümlü fon müziği; 70’lerin bilgisayar desteksiz renk skalasını yakalamaya çalışan sinematografisi ve özel efektsiz, babadan kalma kurgusu ile “retro” estetiği kullanan bir film bu... Ama biçime teslim olmuş bir film de değil. Luca Guadagnino adeta kitap gibi “oku oku” bitmeyecek anlam dolu bir film çekmiş... İnsan seyrederken, sahnelerin anlamlarını deşifre etmekten yorulup tükeniyor. Luca Guadagnino çağımıza Visconti gibi bakmayı denemiş ve bunu bir ölçüde başarmış. Özetle ilgiye değer, tutku dolu bir deneme. Bence kaçmaz...

        EN İYİ İLAÇ: AŞK

        “Son Samuray”, “Blood Diamond” gibi yüksek bütçeli Hollywood prodüksiyonlarından tanıdığımız Edward Zwick, bu kez “romantik komedi görünümlü” alçakgönüllü bir dramla çıkıyor karşımıza. “Aşk Sarhoşu” (Love and Other Drugs), hem satıcılık hem de kadınları baştan çıkarma konusunda çok maharetli Jamie Randall’ın (Jake Gyllenhaal) gerçek aşkı bulmasını anlatıyor. 90’ların favori ilacı Prozac’a karşı verilen pazar kavgasındaki satış temsilcilerinden biri olan Jamie’nin, genç yaşta Parkinson’a yakalanmış Maggie Murdock (Anne Hathaway) ile olan ilişkisi yoğun bir duygusallığa doğru ilerliyor.

        Bu arada Jamie, Viagra’nın piyasaya sunulmasıyla mesleğinde atağa kalkıyor. 11 Eylül saldırısı ve ekonomik krizler öncesinde neşesini bulmuş, ahlakçılığı bir yana bırakmış Amerikan orta sınıfının seks hayatıyla ilgili hoş gözlemler de var filmde. Mesleğinde giderek yükselen Jamie’nin orjilere dönüşen kongreler ve seks partileri ile Parkinson hastası Maggie arasında kalması ilginç. Prozac ve Viagra, bu iki şöhretli ilaç, “Aşk Sarhoşu”na bir dönem filmi tadı getirse de öyküye “aşk en iyi ilaçtır” esprisi dahil pek bir şey katamıyor. Ama özellikle oyunculuklar her şeyi unutturuyor. Jake Gyllenhaal ve Anne Hathaway, derinlikli karakterler yaratıyor ve seyre değer kompozisyonlar çiziyorlar. İkisinin arasındaki sahnelerin gerçekçiliği ve inandırıcılığı, filmi de alıp götürüyor.

        “Aşk Sarhoşu” bir başyapıt değil ama ayakları yere sağlam basan bir film. Romantik komedi gibi başlayıp, göz yaşartıcı bir drama dönüşmesi hiç rahatsız edici değil. Duygu sömürüsünden uzak durması da takdire değer.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar