Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Felix van Groeningen ve Charlotte Vandermeersch’in yönettiği, 2022 Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nü kazanan ‘Sekiz Dağ’ (Le otto montagne), İtalyan yazar Paolo Cognetti’nin aynı adlı romanından uyarlandı.

        Film, yaklaşık 30 yıla yayılan süre içinde, çocukluktan yetişkinliğe uzanan bir arkadaşlığın hikâyesini anlatıyor. Pietro ve Bruno, İtalyan Alplerindeki dağ köyünde tanışıyorlar. Pietro (Lupo Barbiero), dağlarda keşif amaçlı gezileri çok seven doğa âşığı kimyager Giovanni’nin (Filippo Tomi) oğlu. Babası Torino’daki fabrikada çalışıyor ve Pietro’nun annesiyle (Elena Lietti) yazı geçirdiği dağ köyüne ancak izin günlerinde gelebiliyor. Köyde dört mevsim yaşayan tek çocuk olan ve annesiz büyüyen Bruno (Cristiano Sassella) ise bir duvar ustasının oğlu. Babası sürekli uzaklarda olduğu için amcasıyla yengesinin yanında kalıyor ve onların her işine koşturuyor. İki çocuk çabuk kaynaşıyor ve vakitlerini birlikte geçiriyorlar. Pietro’nun babası geldiğinde dağdaki keşif gezilerine Bruno da katılıyor.

        REKLAM

        Burada detaylarına girmek istemediğim bazı gelişmelerin ardından arkadaşlıklarının geldiği kritik noktada, Pietro ile Bruno kendi istekleri dışında aniden birbirlerinden kopuyorlar. Uzun yıllar boyunca da çocukluklarını ve gençliklerini birbirlerinden uzakta, hiçbir bağ kurmadan geçiriyorlar.

        Tam da burada, gençlik yıllarında, dağ köyünün barındaki kısa karşılaşmalarından söz etmekte fayda var. Bazılarımızın özellikle ergenlik yıllarında karşılaştığımız çocukluk arkadaşlarımızla yaşadığımız bir durumdur. Bruno (Francesco Palombelli) bara babası ve duvar ustalarıyla geliyor. Pietro (Andrea Palma) ise ailesinin yanında kalan yazlıkçı genç olarak yan masada arkadaşlarıyla oturuyor. Orada iki farklı sınıfı, iki farklı kültürü temsil ediyorlar. Bruno ekmeğini çıkaran bir işçi. Pietro ise hayatına hâlâ yön veremeyen, orta sınıf ailenin problemli oğlu… Uzaktan selamlaşıyorlar; ama konuşmak için ikisinden de hamle gelmiyor. Çünkü ayrı geçirdikleri yıllardan sonra arkadaşlığa nereden ve nasıl başlayacaklarını bilmiyorlar. Tıpkı henüz kim olduklarını ve hayattan ne istediklerini bilmedikleri gibi…

        Yıllar sonra iki yetişkin olarak karşılaştıklarında da hâlâ hayatlarına yön verme aşamasını geride bırakmış değiller. ‘Sekiz Dağ’, aslına bakarsanız hem büyümek hem büyüyememek üzerine bir film. Pietro’nun babasının vasiyetini yerine getirmek için ‘kendi istekleri dışında’ bir araya geldiklerinde Bruno (Alessandro Borghi), hayatta ne istediği konusunda daha kararlı ve olgun görünüyor. Evi yaptıktan sonra amcasının otlağına sahip çıkmak istiyor. Atalarının kuşaklardır yaptığı gibi ekmeğini dağdan çıkarmaya karar veriyor. Yaşadığı topraklara kök salmak ve hayata tutunmak konusunda önemli bir adım atıyor. Hatta bu attığı adım sayesinde eş bulup aile kuruyor. Ama film ilerledikçe Bruno’nun olgunlaşma, hatta büyüme konusunda çok fazla adım atamamış olduğunu fark ediyoruz.

        Herhangi bir yere, herhangi bir işe ve eşe bağlanma konusunda isteksiz olan Pietro (Luca Marinelli), Bruno ile karşılaştırdığımızda, uzun süre büyümek istemeyen biri gibi duruyor. Nepal’e yerleşme kararı verdiğinde ve orada istikrarlı bir ilişki kurduğunda dahi bize pek güven vermiyor. Filme adını veren ‘Sekiz Dağ’ meselinde Pietro, ‘sekiz dağı ve sekiz denizi dolaşarak gerçeği görmeye çalışan kişi’yi temsil ediyor. Bruno ise ‘doğduğu yerden ayrılmadan her şeyin merkezindeki dağın zirvesine çıkarak gerçeği görmek isteyen kişiyi’

        Hangisinin hedefine veya gerçeğe ulaştığına finalde siz karar veriyorsunuz. Ama Pietro’nun cephesine baktığımızda; iç aydınlanma, olgunlaşma ve kendisiyle yüzleşme sürecini ancak finale doğru tamamladığını görüyoruz. Pietro yıllar önce uzaklaştığı babasını kendi içinde bularak büyümesini ve olgunlaşmasını ancak tamamlayabiliyor.

        Filmin ikinci temasının ‘baba - oğul ilişkisi’ etrafında örüldüğünü söyleyebiliriz. Pietro ve Bruno hayatlarının farklı noktalarında babalarının takip ettiği yolları reddeden karakterler… Her ikisi de babanın erkinden, etkisinden kurtularak büyümeye çalışıyor ama başarısız oluyorlar. Bruno, babaya isyan edip atalarının yoluna dönerken; Pietro babasının ‘üniversite eğitimi almak, meslek sahibi olmak, aile kurmak ve boş vakitlerini dağda geçirmek’ şeklinde özetlenebilecek hayat felsefesini başta üniversiteye gitmek üzere tümden reddediyor. Hoş, Nepal’e gidip kendine başka dağlar bulması, babasının yolundan tümüyle kopamadığının açık işareti… Bruno ise hayatının ilerleyen dönemlerinde ailesine sahip çıkmak için dahi baba mesleğine dönmeyi reddediyor. Pietro’nun aksine babasından sevgi, ilgi görmeyen bir çocuk olduğunu unutmamak gerek… Bruno ise babasıyla ruhsal anlamda buluştuğunda yazmaya dört elle sarılıyor, yazar olmak konusunda bir adım atıyor.

        REKLAM

        Üçüncü ana tema ise arkadaşlık… Çocukken Pietro’nun Bruno’dan ziyade onun kendisi için ifade ettiği ‘dağ çocuğu’ imajını sevdiğini anladığımız bir an var. O sahnede onu kardeş gibi değil sadece ‘tatil arkadaşı’ olarak sevdiğini fark ediyoruz. Böylelikle, pek belli etmese de babası ve Bruno arasında kurulan bağdan pek hoşlanmadığını hissediyoruz.

        30 yıllık hikâyelerine şöyle bir baktığımızda, Bruno’nun, Pietro’nun babası ve annesi için ikinci oğul haline geldiğini görmek mümkün. Dahası, eşini bile yine Pietro’nun şehirden gelen arkadaşları arasında buluyor… Babasının ölmeden önce ikisini aslında birbirlerine emanet ettiğini anlamak zor değil. Pietro da yetişkinlik döneminde Bruno’yu kardeş gibi seviyor, sahipleniyor. Film gerçek arkadaşlığın kardeşlikten farksız olduğunu söylüyor.

        Dördüncü tema ise doğa – insan ilişkisi… Filmin bir noktasında Bruno’nun dağla kurduğu ilişkinin her ikisinin de ruhunu kurtaracağını tahmin ediyoruz. Ama filmin son üçte birlik bölümü, beklemediğimiz şekilde gelişiyor ve 21. Yüzyıl’da iyi bir işletmeci olamadığınız sürece atalarınız gibi kendinize yeten bir dağ insanı olamayacağınızı anlıyorsunuz. O noktada Bruno’nun şehirlilerin doğa ve dağ romantizmiyle dalga geçtiği; onları dağın acımasızlığı konusunda uyardığı sahneyi anımsıyorsunuz. Bruno’nun aslında aynı romantizmin kurbanı olduğunu, aynı acımasızlıkla yüzleştiğini fark etmemek mümkün değil. Pietro ise dağlarda çok vakit geçirse bile özünde hâlâ şehirli turist aslında. Orada yaşasa dahi çocukluğundaki gibi günü geldiğinde dağdan ayrılabilecek biri… Bu durum, onu özgürleştiriyor.

        Yaklaşık iki buçuk saat süren ‘Sekiz Dağ’ı baştan sona ilgiyle izledim. Çıktığımda edebiyatın, tiyatronun ve sinemanın bıkmadan usanmadan işlediği tanıdık bildik temaların farklı bir hikâye, özgün karakterler ve zihin açıcı bir bakış açısıyla ele alındığını düşündüm.

        Anlatımı da sevdim. Özellikle de tüm filmi, iç mekânlar dahil tümüyle gerçek mekânlarda (Grana bölgesi, Torino ve Nepal) çekme ısrarının filme çok olumlu katkısı olduğunu düşünüyorum. Sinemasal şıklık yerine gerçekçilik, yalınlık öne çıkıyor. Filmin bütününde bir belgesel estetiği hâkim. Tam da burada yönetmenlerin görüntü yönetmeni Ruben Impens ile dar çerçeve formatında (1.33:1) karar vermelerinin filmin sadeliğine katkısının altını çizelim. Bu format dikkatimizi resimsel güzellikten ziyade doğa - insan ilişkisine odaklıyor; belgesel duygusuyla birlikte gerçekçilik dozajını artırıyor. Geniş açılar yerine insan gözüne yakın odak uzaklığına sahip lensler (tahminen 35 mm – 40mm) kullanılması da benzer bir etkiye yol açıyor.

        Yalınlığı temel aldıklarından müziği çok ölçülü şekilde kullanıyorlar. Anlatımı çoğunlukla müziksiz şekilde inşa edip bazı sahnelerde seyirciye İsveçli müzisyen Daniel Norgren’in şarkılarını dinleterek adeta düşünme molaları veriyorlar.

        Oyunculuk da filmin artı puanlarından. Pietro ve Bruno, hayatlarının farklı dönemlerinde 3 farklı oyuncu tarafından canlandırılıyor. Ergenlerden daha uzun süre alan çocuk oyuncular gayet iyi. İtalyan sinemasının önde gelen aktörleri arasında yer alan Luca Marinelli ve Alessandro Borghi ise karakterlerin yetişkinlik döneminde üstlerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyorlar.

        ‘Sekiz Dağ’, ‘Kırık Çember’ (The Broken Circle Breakdown – 2012), ‘Belgica’ (2016) ve ‘Beautiful Boy’ (2018) ile tanıdığımız Belçikalı yönetmen Felix van Groeningen’in hayatını paylaştığı Charlotte Vandermeersch ile birlikte yönettiği ilk film. Aynı zamanda ilk İtalyanca filmi… ‘Sekiz Dağ’ı önceki filmlerine göre daha çok beğendiğimi söyleyebilirim.

        7.5/10

        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00
        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar