Devlet/Hükümet İkilemi Bitti mi?
Ülkemizin en önde gelen anayasa profesörlerinden Fazıl Hüsnü Erdem’e göre Türkiye’deki anayasa tartışmalarına ilişkin en önemli sorun yapılan düzenlemelerin hangi felsefeye göre yapıldığının bir türlü netleştirilmemiş/netleştirilememiş olmasıdır. Bir hukuk felsefemizin olmadığına dair var olagelen tartışmaları da bu çerçevede düşünmek gerekir. Gerçekten bizim ülkede şimdiye kadar hukuki alana ilişkin düzenlemelerde hangi referansın eksen alındığına ilişkin net bir cevap bulmak pek kolay değildir. Bundan dolayı da bizdeki anayasalar, bir yasal düzenlemeden çok bunu üretenlerin makul vatandaşlık fikrine ilişkin düzenlemeleri içerirler.
Elbette her bir hukuki metin bir düzenleme amacına matuftur ama asıl gaye düzenlemeden çok standart (herkese eşit, nasıl karar alabileceği kestirilebilir) bir düzen sağlamaktır. Bireyler ile devlet, devlet ile birey ve bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen anayasa metinlerinde yoruma açık bir boyut da hep vardır ama bu keyfi bir muğlaklık değil, aksine zaman ve mekan değişkenleri karşısında devamlılığın sağlanması içindir. Bizde ise durum tamamen farklıdır. Bu muğlaklık kasıtlı bir yapılanmadır. Bunun da neden olduğu iki temel sorun vardır ve bunlar çözülmediği sürece de nasıl bir düzenleme yapılırsa yapılsın, anayasal çerçevede halledilmesi gereken sorunlar nihai bir çözüme kavuşturulamazlar. Bunlardan birisi devlet yönetimindeki ikili iktidar yapısıdır diğeri de hukuk üzerinden insanların “teeddüp” edilme hevesinin derin bir biçimde devam etmesidir. Sistem, “devlet” ve “hükümet” diye iki ana kategoriye ayrılmıştır ve siyasetin nüfuz ettiği veya etmesine izin verilen alan “devlet” dışı bir konum olduğundan sorunların siyaset üzerinden çözüme kavuşturulmasının yolları peşinen kapatılmıştır. Bundan dolayı da kritik pek çok alana ilişkin belirlenen politikalar ya bu yapıyla uyumlu olmak durumunda ya da buna uyuyormuş gibi gösterilmek zorundadır.
Devletin iktidarını elinde bulunduranların siyasi iktidarda bulunanlara karşı daima teyakkuz halinde bulunmaları ve hep kuşku ile bakmaları da bundandır. Devlet kurumlarının dışında kalan tüm aktörlerin açık bir ihanet içinde olabileceği düşüncesinden hareketle her bir alan itinalı bir biçimde kontrol altında tutulmaya dikkatli bir özen gösterilmektedir. Kısaca bu ülkede “devlet” dediğimiz bu iktidar vatandaşlarının tamamının gizli bir ajanda sahibi olduğu varsayımından hareketle sürekli bunlara karşı bir kontrol ve takip operasyonu içinde olmuştur.
Bütün bu yapılanmalar ve bunlara kaynaklık eden zihniyet 12 Eylül halk oylamasında son buldu. Halk oylaması sürecinde bu değişimin çok önemli bir zihinsel deprem yaratacağını söylediğimizde kimi çevreler “bahsettiğiniz kadar geniş kapsamlı bir değişiklik değildir” diye itiraz etmişlerdi. İçerdiği maddeler ile değil aştığı bariyerler bakımından büyük bir etki yaratmıştır. En basit örneği CHP’nın “biz artık pozitif muhalefet yapacağız” demesidir ki bu önemli bir gelişmedir. Çünkü ülkemizde var olan sorunlar sadece tek bir aktör üzerinden yürütülen politikalarla çözülemeyecek kadar derindirler. Keza BDP’nın diyaloga açık bir hale gelmesi ve kendisini siyasi bir konuma oturtarak bu konuda çözüm arayışlarını sabote edecek tavırlardan imtina eden bir görüntü vermeye başlaması da olumlu bir gelişmedir. İyi ki o da MHP gibi bir harabeye gidip yeniden bir “diriliş/fetih” projesi başlatmadı. Biri Ergenekon’a diğeri de Kawa’ya gidebilirdi.
Kürt meselesi, başörtüsü yasağı, yüksek yargının hukuku değil devleti önemseyen yapısı ve daha birçok sorun alanlarında yeniden bir yapılanmaya gidilmesi artık kaçınılmaz olmuştur. O halde statükocuların önünde iki yol vardır. Ya eski tavırlarını devam ettirip halkın bu yöndeki taleplerine karşı yeni bir direnç geliştirmek durumundadırlar ya da daha çok değişim ve özgürlük isteyerek ön alabilirler.
Daha fazla özgürlük ve değişim talep etme işi öncü aktörler için keyifli ve izah edilebilir bir politik tarz değişikliği olarak görülebilir ya onların peşinden bunca zamandır koşanlar ne olacak?