Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 11 ilimizi etkileyen felaketten sonra kalıcı deprem konutları ihale sürecini başlattı. TOKİ eliyle yürütülecek inşaatlar için firmalara çağrı yapıldı.

        Aciliyet gerektirdiği için ihalelerin çağrı usulü ile yapılıyor olması; yarışmanın olmaması, hakkaniyetin sağlanamaması anlamına gelmez. Gerekli şartları taşıyan, iş bitirmeleri olan firmaların da deprem konutları inşa işine girebilmesi sağlanmalı…

        200 bine yakın konutun ihale sürecinin ardından Mart ayı itibariyle 30 bin konutun temelinin atıldığını ve katlarının yükseldiğini görmüş olacağız. Mayıs ve Haziran'da ise 60 bin konutun inşasına başlanması hedefleniyor.

        Zemin etütleri ve mikrobölgeleme çalışması bu konutların olmazsa olmazı… Zemin-yapı uyumu da en üst seviyede gözetilecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı gibi yeni yerleşim yerleri, zemin sıvılaşması bulunan yerlerde mümkün olduğunca alüvyonlu ovalardan dağlara doğru taşınıp, buralara inşa edilecek.

        Bazı yerler için bu taşıma işinin mümkün olduğunu ancak bazı bölgelerde taşıma işinin güçlüklerini hem geçmiş tecrübeler hem de fiili durum bizlere gösteriyor. Hatay gibi tarihi geçmişi olan kent merkezlerini taşımak ve eski şehirden uzak bölgelerde cazibe merkezleri oluşturmak oldukça zor.

        Yapılamaz değil ancak bunun için yeni imar planları hazırlanması ve süratlice imar plan değişiklikleri gerekiyor. Teknik güçlüklerden ve her şeye rağmen vatandaşlarımızın şehir merkezlerini terk etmek istememesinden kaynaklı sorunlar geçmişte de yaşandı; bugün de yaşanacak.

        Daha açık ifadeyle; siz yerleşim yerlerini, konutları taşısanız bile kent merkezleri ticaret ve sosyokültürel yaşam açısından daha cazip geliyor insanlara…

        Bu konuda kararlılığı ortaya koymak ve fiiliyata geçirebilmek için Avrupa örneklerine bakmakta fayda var.

        Çok uzağa gitmeye gerek yok. Deprem kuşağında yer alsın veya almasın tarihi dokusu bulunan birçok Avrupa kenti, eski şehir-yeni şehir diye ayrılmış. Tarihe tanıklık eden ve eserler barındıran kent merkezleri daha çok ticaret, turizm ve sosyokültürel yaşam açısından zengin ve hareketli. Başka seçeneğiniz yoksa konutları sağlam zemine taşıyıp nüfus yoğunluğunu merkezden azaltmaktan, yatay mimaride, zemine uygun güçlü yapıları merkeze inşa etmekten başka yol yok.

        Yakın coğrafyamızda bir AB ülkesi olan Macaristan’dan örnek vermek gerekirse;

        Macaristan’ın başkenti olan Budapeşte, Tuna nehrinin iki yakasındaki Budin (Buda) ve Peşte'nin 17 Kasım 1873’te birleşmesiyle meydana gelen bir şehir…

        Tuna nehrinin ayırdığı Budin ve Peşte şehirlerini birbirine bağlayan Szechenyi Zincir Köprüsü 1849'da açıldı. Budin, Peşte ve Obuda (Eski Budin) 1873’te resmen birleşerek Budapeşte adını alıyor.

        Her ne kadar Budapeşte’de kalabalık semtler ve ticari nüfus yoğunluğu ovaya açılan düzlükte Peşte’de olsa da şehir, mantık olarak eski ve yeni şehir olarak ikiye ayrılıyor.

        Hatay için de böyle bir formül uygulanabilir. İnsanların yaşadığı sağlam-güçlü yapılar yeni Hatay’da inşa edilip, Amik ovasına kurulu ve zemini daha zayıf olan ancak tarihi geçmişi bulunan bölgeye Eski Hatay denilebilir. Hatay merkezinin nüfus yoğunluğunun süratle azaltılması ve şehir merkezinin taşınması kaçınılmaz.

        Benzer durumlar ağır hasar alan diğer şehirlerimiz için geçerli. Çünkü depremden sonra yapılan tespitler bize; dağlık alanda Nurhak dağı eteklerinde inşa edilmiş olan hiçbir konutun ağır hasar almadığını gösteriyor. TOKİ’nin bölgedeki 133 bin konutunda hiçbir can kaybı yaşanmaması da bunu doğruluyor.

        Demek ki eski şehir-yeni şehir mantığını ülke sathında yerleştirmek hem tarihi dokunun korunması hem de insanlarımızın can güvenliği açısından kaçınılmaz...

        İSTANBUL İÇİN VAKİT GEÇİYOR

        Deprem uzmanlarının açıklamalarına genelde mesafeli yaklaşırım. Hepsi birbirini tutmaz ancak bir süredir neredeyse bütün uzmanların üzerinde mutabakat sağladığı Marmara depremi tehlikesi var ki son açıklama kaygılarımızı iyice artırdı.

        Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Doğan Kalafat, “İstanbul'da 2030 yılına kadar yüzde 64 olasılıkla 7'nin üzerinde bir deprem olacak” dedi.

        Bu açıklamayı şunun için önemsedim. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü, depremle ilgili verileri üreten ve devletin referans aldığı araştırmaları yapan kurum…

        Türkiye’de ilk defa resmi bir kurum olan Kandilli, İstanbul’da 6 yıl içinde 7’nin üzerinde deprem olacağını söylüyor. Bu, gerçekten ciddiye alınması ve önemsenmesi gereken bir tespit...

        İstanbul’daki deprem güçlendirme ve nüfus seyreltme çalışmalarına hız vermek gerekiyor. Bu, hepimizin boynumuzun borcu. Bunun için hep birlikte çalışmalıyız, gerekirse külfet altına girmeliyiz…

        ULUSAL GÜVENLİK SORUNU

        Doğal afetlerin ve depremlerin ulusal güvenlik sorunu olarak değerlendirilmesi gerektiğini defalarca yazdım ve söyledim. Askerler derler ki, “Talimnameler kanla yazılmıştır.”

        Askerin eğitiminde kullanılan ve onları savaşa hazırlayan yönlendirici doktrinler olan talimnamelerin her bir maddesi, savaşlardan ve cephelerden alınmış derslere göre oluşturulmuştur. Mehmetçik, vatan savunmasında, terörle mücadelede kanını canını vermiş ve buna göre talimnameler yazılmıştır.

        Depremle ilgili mevzuata da böyle bakmak lazım. Belki yüz bine yakın vatandaşımız, canını verdi depremde. Bununla ilgili mevzuatımızda birçok düzenleme ve yönlendirici hüküm var. Peki neden hala bu kadar çok kayıp veriyoruz?

        Ya mevzuat doğru yazılmıyor ya da doğru uygulanmıyor, denetlenmiyor. Bu işi ciddiye almak için daha kaç afet yaşamamız gerekecek acaba?..

        JAPONYA EĞİTİYOR

        Uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan Japon Deprem Uzmanı Yüksek Mimar Yoshinori Moriwaki adında sempatik bir bilim insanı var. Ekranlarda görüyor, dikkatle izliyorum. Kırık Türkçesiyle, bütün iyi niyeti, sorumluluk duygusu ve ülkemize olan sevgisiyle tecrübelerini anlatıyor; uyarılarda bulunuyor.

        Japonya’da üniversitelerden mezun olan mimar ve mühendislerin imza yetkisi yokmuş. 4-5 yıl kursiyer olarak çalışıyor, ardından çok zor bir sınavdan geçiyorlarmış. Sınavda en fazla başarı şansı yüzde 10’muş. Bu sınavda başarılı olanlara imza yetkisi tanınıyormuş. Bitmedi, 5 yılda bir yeterlilik sınavına girip bunu da geçmeleri gerekiyormuş.

        Japonya’daki mevzuatı inceleyip bizde de uygulamayı düşünen var mı merak ediyorum? Japonya niçin anaokulundan itibaren deprem eğitimi veriyor? Neden müteahhit sayısı çok az ve müteahhitler de mühendisler gibi sınava girmek zorunda?

        Bizde ise neredeyse bakkal bile müteahhitlik yapabiliyor...

        Nasıl yaptıklarını ve nasıl yapacağımızı gidip Japon’a soralım… Başka türlü olmayacak çünkü…

        Ayrıca mevzuatı uygulamayanlar çok büyük cezaya çarptırılıyor. Bizde ise ortadaki topu, çevir dur… Müteahhit mühendise, mühendis mimara atıyor topu. Halbuki hukuki mevzuatta herkesin sorumluluğu belirlenmiş olmalı. Müteahhidin de taşeronun da imar iznini veren belediyenin de sorumlulukları açık şekilde yazılmalı...

        Ortalıkta şöyle şeyler konuşuluyor: Yıkılan inşaatlarla ilgili soruşturma sürecinde; yapı denetim firmasının onayından geçip belediyeden de iskân ruhsatını aldıysan sıkıntı yok!

        Çok yazık!

        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00
        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar