Brüksel
Kendi kendime güldüğüm ama başkalarında aynı kararlılığı bulamadığım film repliklerinden biri “In Bruges”da geçiyor. Bir operasyon için Belçika’nın film dekorunu andıran mükemmellikteki küçük şehrine gönderilen ikili kendi aralarında konuşuyorlar:
“Bruges nedir?”
“Belçika’da.”
Bruges güzel ama Belçika’da olmasa pek kimsenin umursamayacağı bir şehir. Avrupa’nın pek çok yerinde böyle Ortaçağ şehirleri var. Ama filmden önce bile Bruges’ın şöhreti sanki sadece Belçika gibi monoton bir yerde böylesi bir yer olmasından kaynaklanıyordu.
Belçika da Avrupa Birliği’nin resmi kurumlarını bünyesinde barındırmasa pek anlamlı olmayacak bir ülke. Hatta tek başına Avrupa’nın geri kalmışlığının bir anlamda simgesi bile olabilir. Gri, yaşlı, atıl. Dahası pahalı.
Yıllar içinde çeşitli nedenlerden dolayı Brüksel’e birden fazla gittim. Çoğu iş içindi, bazen aktarma yapmak ya da bir gün duraklamak için yolum düştü. Bir keresinde, evet filmin etkisiyle, Bruges’a gittim. Her seferinde burada-ne-işim-var duygusundan kurtulamadım.
Geçen hafta Avrupa-ABD arasındaki tarihi ortalık sarsılmak üzereyken Brüksel’deydim. Avrupa liderleri de Donald Trump’ın Grönland tehdidine karşı ne yapmaları gerektiğini tartışmak için Brüksel’de zirve düzenledi. Ama ben Elif Uras’ın Brüksel seramik fuarındaki işlerini görmek için oradaydım; Picasso’nun da seramiklerinin sergilendiği fuarı gezerken İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyadaki barış dengesini tutturan ittifak gitti geldi.
10 SENE BEKLEDİLER
Eurocrat’lar eminim uykusuz geceler geçirmiştir geçtiğimiz hafta boyunca. Ama Brüksel’in üzerindeki ölü toprağı pek kalkacak gibi görünmüyor. Trump’ın ilk kez seçilmesinin üzerinden 10 sene geçti halbuki. İlk döneminde ABD’yi ABD’den koparmak, NATO ve Birlemiş Milletler gibi kurumlarla bağını azaltmanın sinyallerini veriyordu. Regülasyon gibi çeşitli nedenlerden dolayı hiçbir zaman AB’ye güvenmiyordu zaten. AB’nin kendisine yeni bir rota çizmesi için tam 10 senesi vardı. Ama hiçbir şey yapmadılar.
Sanırım Avrupa Birliği ülkeleri de ABD’deki Demokrat Parti seçmeni gibi Trump’ı bir anomali, 250 yıllık ABD tarihinde bir parantez olarak görmeyi tercih ettiler. 2020’de pandeminin de etkisiyle Trump’ın tarihe gömüldüğünü, dünya düzeninin eskisi gibi devam edeceğini varsaydılar.
Halbuki asıl parantez Joe Biden’dı. Tek dönemlik başkanlığı boyunca ABD ve AB arasındaki ilişkileri yeniden inşa etmeye çalıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ittifakın devam edeceğinin sinyalini verdi.
Savaşın bitiminden bu yana dünyanın hassas dengesi ABD’nin Avrupa ülkelerini koruması üzerine inşa edilmişti. ABD bir tür koruyucu ağabey olarak Avrupa’yı Rusya gibi tehditlere karşı koruyacaktı; NATO’nun en büyük ordusu olarak ABD bu görevi kolaylıkla üstlenebilirdi. ABD bu koruma hizmeti karşılığında dünyanın lideri olma pozisyonunu sürdürecekti.
Artık böyle bir dünya yok. Trump kontrolsüz bir lider gibi görünse de Amerikan devletinin yeni yönünü tayin ediyor. Bundan böyle güçlünün sözünün geçtiği bir dünya olacak. ABD zorbalıkla öne geçmekte tereddüt etmeyeceğini de açıkladı. Bunu yapabiliyor çünkü karşısındaki rakiplerini çok zayıf yakaladı.
DAVOS’TAKİ KONUŞMALAR
Kanada Başbakanı Mark Carney dünya liderleri arasında ABD’nin zorbalığına en yüksek sesle karşı çıkan isim oldu geçtiğimiz hafta Davos’ta. Trump’ın suyuna gidilmeyeceğini, güvenilmeyeceğini, her an ihanet edeceğini vurguladı. Carney’nin çok alkış toplayan konuşması kadar önemli olan bir başka çıkış da Almanya Başbakanı Merz’den geldi. O çuvaldızı kendilerine batırarak artık Avrupa’nın üretimde geri kalmaması gerektiğini vurguladı.
Son 20 senede AB tahmin edilemez bir şekilde geriledi. Bir zamanlar Minitel ve Concorde gibi teknolojik devrimler yapan Fransa inovasyon üstünlüğünü kaybetti. AB’nin en büyük ekonomisi Almanya küçülmeye başladı. İngiltere’nin Birlik’ten çıkması her iki tarafın da zararına oldu. Bu süreçte ABD ekonomisi abartılı derecede büyüdü.
Ama en önemlisi Soğuk Savaş sonrası dizginlenmişe benzeyen Rusya zorba bir devlet olarak Avrupa’yı tehdit etmeye başladı. Ukrayna işgalinde görüldüğü gibi ABD koruyucu ağabeyliğini tam olarak gösteremedi. Savaş hala devam ediyor ve Rusya masaya dahi oturmuyor. ABD’nin çok da umurunda değil zira Zelenskiy’nin dediği gibi arada büyük bir okyanus var. Ama Avrupa son zamanlarda Rusya’nın sınırlarını işgal eden drone provokasyonlarıyla görüldüğü gibi tehdidi çok yakınında hissediyor.
ERDOĞAN’IN YAPTIĞI
Davos’un düzenli konuklarından Cüneyd Zapsu danışmanlığını yaptığı sırada Erdoğan’la arasındaki bir fikir ayrılığından bahsetmişti bir keresinde. AK Parti’nin ilk yıllarında bile Türkiye’nin kendi silahını üretmesi konusunda ısrarcıymış Erdoğan. O yıllarda Avrupa’da yaygın olan görüş gibi Zapsu ise silahların dışarıdan temin edilebileceği konusunda ısrarcı olmuş.
Yıllar sonra yanıldığını kabul ediyor Zapsu. Bugün Türkiye savunma sanayine yaptığı yatırımlar sayesinde hala NATO’nun ikinci büyük ordusu ve Avrupa’nın yaptığını hatayı yapmadı.
Türkiye bugün savunma sanayine yapılan yatırımlar sayesinde hem Rusya tehdidine karşı kendisini koruyor, hem de ulusal güvenliğini sadece ABD’ye dayandırmıyor. Bugün özellikle Suriye’de Türkiye’nin peş peşe kazanımları uzun vadeli bir stratejinin sonucu. Daha uzun yıllar sürecek bir proje bu. Ama iyi ki zamanında başlanmış ve sürdürülmüş.
Sık sık 2023’teki genel seçimlerde dünyanın en beceriksiz siyasetçisi kazara Türkiye’nin başına geçseydi halimiz ne olurdu diye düşünüyorum.
Avrupa ülkeleri kaybolan zamanı daha yeni telafi etmeye çalışıyor. Almanya savunma harcamalarını artırdı örneğin. AB üyesi olmasa da İngiltere de aynı yolu izliyor.
Aslında 10 sene öncesinden bu yatırıma başlayabilirlerdi, onun yerine oyalanmayı tercih ettiler. AB ülkelerinin çoğu bütçelerinin büyük kısmını sosyal refah programlarına harcadılar. Nüfusu yaşlanan Fransa, Finlandiya, Avusturya gibi ülkelerde bu harcamalar gayrisafi milli hasılanın yüzde 30’una dayandı.
Yaşlanan nüfus büyük bir problem Avrupa için. Türkiye için de nüfusun yaşlanması büyük bir problem. Eskiden genç nüfusuyla övünen Türkiye’de yaş ortalaması her yıl biraz daha yükseliyor.
Doğum oranının AB ortalamasının üzerinde olduğu Fransa’da bile ilk defa gerileme yaşanıyor. Brüksel’in ölü toprağı serilmiş gibi görülmesini abartmıyorum: gittiğim hiçbir yerde genç insan görmedim. İşin trajik tarafı insanların daha uzun yaşadığı bir çağda Fransa hükümet bütçesinin devamlılığı adına taviz vererek emeklilik yaşının yükseltilmesinden vazgeçti. Almanya, hatta Yunanistan gibi ülkelerde bile insanlar daha geç emekli oluyor.
SOLUN PROBLEMİ
Fransa’da bu taviz sosyalistlere verildi. Avrupa’nın geri kalmasında eski ezberlerle hareket eden sol siyasetin günahı büyük. Merkez sol hükümetler pek çok ülkede öylesine beceriksiz, öylesine akıl almaz politikalar yürüttüler ki çok yakında aşırı sağın bütün ülkelerde iktidara gelmesi bekleniyor. Merkez sol seçmeni “Faşizm geliyor!” diye korkutmaya kalksa da seçmenin aşırı sağa kaçışını engelleyemiyor. Seçmene bu yeni dünya düzeninde somut bir alternatif sunmaktan uzak sol siyaset.
Avrupa solunun içine düştüğü durum hala boş sloganlar atıp somut bir çözüm önerisi sunmaktan uzak Türkiye’deki muhalefet partilerine de ibret olmalı. Ancak muhalefet kişilerin peşine takılmanın, boş sloganlar atmanın pek ötesine gitmiyor. Muhalefetin Türkiye’nin 10 sene, 20 sene, 30 sene sonrası için nerede olması gerektiğine dair bir öngörüsü, bir yol haritası var mı bilmiyoruz. Dünyanın çatırdayan dengesinin ne kadar farkında ya da farkında mı; bu konuda da herhangi bir somut görüş beyan etmediler. Özellikle Suriye konusunda muhalefet cephesinden yapılan yorumlar bu değişen dünyada ne kadar hazırlıksız ve vizyonsuz olduklarının kanıtı gibiydi.