Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Tanpınar, 27 Mayıs darbesi ve sükût suikasti
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        27 Mayıs 1960’ta Türkiye’de askeri darbe olduğunda; roman bahsi açıldığında ilk akla gelen, uzun bir süre sol aydınlar tarafından “sağcıdır” diyerek yok sayılan, Türk edebiyatının en büyük yazarlarından birisi olan Ahmet Hamdi Tanpınar Paris’tedir.

        İspanya’dan Paris’e gelir o gün, bir otele yerleşir, resepsiyondaki görevli ona Türkiye’de darbe olduğunu haber verir.

        28 Mayıs 1960 günü günlüğüne şu notu düşer:

        “Sabahleyin iner inmez otelci Türkiye’deki askeri harekâttan bahsetti. Vatana ak yüzle döneceğiz. Kurtulduk.”

        Askeri darbeyi “kurtulduk” diyerek sevinçle karşılayan Ahmet Hamdi Tanpınar, darbeyi alkışlayan solcu aydınların gözünde sağcı “Kırtıpil Hamdi”ydi. Bu lakabı da ona Nurullah Ataç takmıştı. Burnu Kaf dağında, kendilerini küçük dağların yaratıcıları sanan, ilim irfan yutmuş, kendini halktan üstün gören, bu yüzden de halkı kurtaracağına inanan bu aydınların hiçbirisi onu ciddiye almadı. Olsa olsa, şiirler de yazan, “gerici kelimeleri” kullanan, birtakım saray artıklarının bunalımlarını roman diye çiziktiren bir edebiyat muallimiydi o kadar. Yalnızdı, bir kadın bedenini özlüyordu, hüzünlüydü, çokça öfkeliydi, itilmişti, kakılmıştı, hepsinin bulunduğu muhitten kovulmuştu. Bir mekana girdiğinde “aman ha şimdi bizden borç para ister” diyerek çoğu tanıdığı hemen oradan uzaklaşırdı. Hep kesif bir yalnızlık içinde yaşadı. Ölünceye kadar mutsuzluğun girdabında debelenip durdu.

        Allah’tan daha sonra sağdan Ezel Erverdi, Mustafa Kutlu, soldan Fethi Naci ve Murat Belge çıktı da; (Enis Batur bir yazısında “Tahsin Yücel’den, Bilge Karasu’dan, Cemal Süreya’dan Tanpınarı ‘gözümde büyüttüğüm’ yollu uyarılar aldığımı anımsıyorum” der) bu adamın ne kadar kudretli bir yazar olduğunu gösterdiler bize, yoksa şu anda muhtemelen bir edebiyat ansiklopedisinin sayfaları arasında sayıklayıp duruyordu.

        Solcular, onun da kendileri gibi bir “solcu” olduğunu anlamadan “lanetlediler” onu. O da pek çaktırmadan hafif müstehzi bir edayla onları tiye aldı, dalgasını geçti büyük romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde.

        Bu roman ironinin başyapıtıdır. Kendisini küçük gören Türk aydınının Doğu ile Batı arasında kalmış açmazıyla dalga geçti. Sözüm ona biz asrileşiyorduk, oysa henüz “modernleşmenin” ne olduğunu kimse bilmiyordu; olmakta olan modernleşme Türk usulü modernleşmeydi, aydın da bu modernleşme macerasında hem komik hem de acıklı tavırlarıyla debelenip duruyordu. Onun deyimiyle Türk aydını aslında “sapır sapır dökülüyordu” da farkında değildi.

        Uyduruk Türkçeye kıymet vermediği, ısrarla düşüncenin dil olduğu, Cemil Meriç’in deyimiyle “kamusu namus” bildiği için solcu Türk aydınlarının sağcı sandığı Ahmet Hamdi için Yalçın Küçük, “Sağcılara Kemal Tahir’i verelim, onu alalım,” dedi. Ona dair en doğru değerlendirmeyi sanırım Ece Ayhan yaptı:

        “Soldan bakınca sağda, sağdan bakınca solda görünür,” dedi.

        *

        Günlüklerini yayına hazırlayan İnci Enginün ile Zeynep Kerman’ın belirttiğine göre, sevip bağlandığı, o mahallenin bir müdavimi olmak için çabaladığı, kitaplarını okuyup da hakkını teslim etsinler diye beklediği ama tam tersine hepsinin el birliğiyle ona karşı “sükut suikastına” girişen kişilerin, kendisini küçümsediklerinin farkındadır. Bu durum ona çok büyük acı veriyor ama neylesin ki onları da hemencecik feda edemiyor.

        *

        Paris’ten memlekete gelmeden önce darbeden önce öldürülen Turan Emeksiz için “Gelecek” adını verdiği ama yayınlamadığı bir şiir yazar. Enginün ile Kerman’ın aktardığına göre Güzin Dino “Gel Zaman Git Zaman” adlı hatıratında, darbeden hemen sonra Ahmet Hamdi’nin kendisini aradığını endişeli olduğunu ve bir şiir yazarak Paris’ten ayrıldığını yazar.

        “Ahmet Hamdi Tanpınar telefon ediyor:

        ‘Ne oluyor Güzin? Haberin var mı? Ben sadece France Soir’i gördüm.’

        ‘Menderes hükümeti alaşağı edilmiş.’

        ‘Aman diyor Hamdi, devlete zeval gelmesin.’

        ‘Daha ne zeval gelecek Hamdi Bey? Olan olmuş, belki her şey düzelir artık…’

        ‘Aman, diyor yine Hamdi biraz titrek bir sesle, devlete zeval gelmesin!

        Devlete kapıkulu bağlılığı Hamdi’ninki ama yüreği kafası gibi işlemiyor. 27 Mayıs kurbanı genç için bir çeşit mersiye yazıyor. Nefis, uzun bir şiir ama yayınlamak yürekliliğini gösteremiyor. Güzin elinden kapmak istiyor, hemen cebine sokuyor Hamdi ve de Orly’de bu şiiri okuduktan sonra uçağa binip dönüyor İstanbul’a. Gidiş o gidiş… ‘Lale Devri’nin hayalleriyle, Lüksemburg Parkı’nın lalelerine acıyan, ‘Bunlar da burada, gurbette zavallılar,’ deyip, kendi gurbetinin tadını yaşayan Ahmet Hamdi Tanpınar”.

        *

        28 Nisan 1960 günü İstanbul Üniversitesi’nin bahçesinde düzenlenen hükümeti protesto mitingi sırasında polis okul bahçesine girer, arbede çıkar, olaylar büyür, hadise Beyazıt Meydanı’na sıçrar. Polis ateş açar, Orman Fakültesi öğrencisi 20 yaşındaki Malatyalı genç Turan Emeksiz öldürülür.

        Ahmet Hamdi Tanpınar o sırada İspanya’dadır. 30 Nisan 1960 günü günlüğüne “İstanbul’daki hadiselerin tazyiki altındayım,” diye yazar. “Hiçbir şeyi tam bilememenin ıstırabını” çekiyor.

        Telefonla öğrendiklerini şöyle nakleder günlüğüne:

        “Hadise perşembe günü sabahleyin başlamış ve üniversitenin kapısında çarpışma olmuş. Örfi idare dolayısıyla ancak sızabilen havadisler dahi korkunçtu. İlk düşüncem zavallı çocuklar oldu. Senelerce karşımda durup dersimi dinleyenler yahut onların arkadaşları ölüyorlar, ıstırap çekiyorlardı.”

        “O günden itibaren iki zıt düşüncenin altında olduğunu” yazan Tanpınar; gençliğin reaksiyonunu ümit verici bir hadise olarak görürken, “birdenbire gençlikle devletin arasının açılmasından” ise büyük endişe duyar. “Bu bizi nereye götürür?” diye sorar ve “Biz devletimizden gayri serveti ve güveneceği olmayan bir milletiz. Daima milli birlik sayesinde yaşadık. Bu ayrılık, araya kan düşmesi hiç de güzel bir şey değildir. Kaldı ki, şimaldeki dostlarımız var,” diye yazar.

        “Vatanda ağır, elim hadiseler geçiyor” dedikten sonra Ankara’ya sıçrayan olaylardan bahseder ve sözü şuraya getirir:

        “Üç aylık idare-i örfiye, bir ay üniversitelerin tatili hazin şeyler. Niçin baba olamıyorlar, niçin bu çocuklar bizim çocuklarımızdır, diyemiyorlar? Bilakis tehdit ediyorlar. Yalnız babaca davranmakla bir yığın mesele hal edilebilir. (…) Ve daha hazini askeri vaziyete hakim olmağa alıştırmak. Bir sivil idare, hakiki idare buna hiçbir zaman yanaşmamalı. (…) Bundan sonra Adnan Bey dizginleri ele alabilir mi? Alsa dahi artık kendisi olabilir mi?”

        *

        Belli ki Ahmet Hamdi Tanıpınar, Güzün Dino’nun öldürülen Turan Emeksiz için yazdığını söylediği, bitmemiş ve Güzin Dino’nun yayınlamaktan korktuğunu söylediği “Geleceğin kapısında/Şimdi yalnız sen varsın” dizeleriyle başlayıp; “Anladın artık,/Bütün ümitsizliklerin ötesinde/Kanın ve ateşin kurtuluşu var/Anladım artık,/Tek duvarını/Ancak isyanın güneşi yıkar” dizeleriyle biten “Gelecek” şiirini bu sırada yazdı. (Turan Emeksiz için birçok şiir yazıldı daha sonra. Bir tanesi de Enver Gökçe’nin Bir yürüyüş eylediler sabahtan/Ilgıt ılgıt kan gider loy loy!/Dayan dizlerim dayan!/Ağla gözlerim ağla!/Namlu puşt olmuş, atayağı puşt,” diye başlayan ve Ahmet Kaya tarafından daha sonra bestelenen uzun şiiridir.)

        *

        Darbeden hemen sonra memlekete gelinceye kadar yazdığı günlüğünün her yerine memlekette olup bitenler sirayet eder. 1 Mayıs’ta “Hürriyet! Hürriyet diye bağıran” çocuklardan bahseder. Üniversiteyle beraber olduğunu söyler. Yapılanlara inanır ve olayları haysiyet meselesi olarak telakki eder. Şunları yazar:

        “Şark memleketlerinin hakikaten garplı olabilmeleri için birtakım mebdelere inanması lazım: Bunların başında her çeşit hürriyetin zaruri olduğuna, nefes almak gibi bir hak olduğuna inanmamız lazım.”

        Olaylardan dolayı birçok öğrenci tutuklanır. Onlarla ilgili olarak şunları yazar Tanpınar:

        “Çocuklar tevkif edilirken vatani marşlar söylemişler. Yarabbim, nasıl içim sızlıyor. Hayatımda ilk defa baba oldum. Yaşımın adamıyım.”

        Ve sözü İsmet İnönü’ye getirir:

        “İsmet Paşa bir seviyedir. Onun için üniversite gençliği onu seviyor. Bırakın sevsin!”

        Fransa’dan İspanya’ya gitmek için para bekliyor. 6 Mayıs’ta memleketteki havadislerin gittikçe seyrekleştiğini yazar. O gün beklediği para gelir, 8 Mayıs’ta şunları yazar:

        “Tezahürat ve açıktan açığa devletle mücadele arzusu üniversite gençliğinde adamakıllı artmış olacak ki, her vesileyle tezahürat yapıyorlar. En ümit verici şey gençliğin kimseden emir almadan böyle cemiyete bir mihverle tutunmuş olmasıdır. Üniversite üniversite oluyor. Yeniden doğuyor.”

        13 Mayıs’ta, “çok mübalağalı havadislerin gezindiğini” yazar, “radyolar tezahüratın devam ettiğini söylüyorlar. Fakat ıslak barutun yanması gibi. Biliyorum ki patlayacak,” der.

        17 Mayıs’ta İspanya’dadır. Diyor ki, “İspanya’da Suat Hayri’yi (Ürgüplü) görmek kadar beni pek az şey şaşırttı. Günlerce birbirimize yalan söyledik.” (1965 yılında birkaç ay Başbakanlık yapmış olan Ürgüplü o sırada Madrid Büyükelçisidir.)

        22 Mayıs günü tek satır yazar:

        “Harbiye’nin nümayişi. Bu hükümetten hayır yok artık.”

        Darbeden bir gün sonra 28 Mayıs gününü de tekrar Paris’te yazar:

        “Kurtulduk!”

        *

        İstanbul’a döndükten sonra Ahmet Hamdi Tanpınar, Temmuz sonuna kadar günlüğüne bir şeyler yazmaz. Bundan sonra yazdığı her şeyde bir parça siyaset vardır. Yer yer tam bir CHP’li gibi kaptırır kalemini, İnönü’ye taparcasına bağlıdır. Ona göre CHP demek, İnönü demektir. DP’lilerin tümü onun için birer “nefret” objesidir. Darbecilerin her şeyini beğenmez ama onlara toz da kondurmaz.

        26 Temmuz 1960 sabahı, Avrupa seyahatinin üzerinden tamı tamına on üç ay geçmiştir. Bu on üç ayın muhasebesini şöyle yapar:

        “Bu on üç ay içinde olup bitenler şahsım bakımından bir yığın iflas, memleketin Demokratlardan kurtuluşu, talebe ihtilali, Milli Birlik Komitesi’nin teşekkülü, ıskat. Milli Birlik hükümetinin teşekkülü. Vaziyet henüz mütereddit. Bu gibi vaziyetlerde daima olduğu gibi bir yığın mesele ortaya çıktı ve onların tazyiki altındayız. Milli Birlik hükümeti işleri olduğu şeklinde bırakmıyor, efkar-ı umumiyeye realiteyi anlattı ve her gün biraz daha anlatıyor. Fakat bu haklı hareketin tazyikini de kendisinde duyuyor. Fazla idealist ve muayyen doktrinden mahrum. Sosyalizan bazı kımıldanmalar var. Seçim haklı olarak gecikiyor. Fakat bu gecikme ve müstakar bir sivil idarenin yokluğu her şeyden bizi mütehayyir bırakıyor. Bu itibarla bütün sarih vaziyet alışına rağmen sürprizli köşeleri bulunanlar bir yoldan yürüyoruz gibi geliyor. Halk Fırkası insan kadrosu itibarıyla zayıf. Eskinin tekrarından korkuluyor. İsmet Paşa’dan başka kimse yok gibi. Demokratlar iflas ettiler. Millet Partisi bilinen karakterinden ayrılmışa benzemiyor. Efkar-ı umumiyede bugünkü idarenin devamını istemeyiş sarih surette görülüyor.”

        *

        Gelelim Menderes ve arkadaşlarının idamına… 15 Eylül 1961 günü, “davanın bittiğini” yazar günlüğüne Tanpınar. Şöyle devam eder:

        “Mahkûm oldular. Büyük bir geçidi atladık. Fakat orta yerde halledilecek bir yığın mesele var. Çoktan beri adalet elinde olduklarını bildiğim için hiçbir kinim kalmamıştı. İdam cezalarını yani adaletin o kadar beklediğim haklı tesellisini yazık ki bu yüzden sevinçle karşılayamadım. Sadece hak verdim. Aksi olsa belki üzülürdüm. Fakat ölümleri, cezaları neye yarar? Hangi zararımı telafi eder? Soğuk adalet beni tatmin eden şey değil. İbret olabileceğine de inanmıyorum.”

        17 Eylül günü Adnan Menderes ve arkadaşları darbeciler tarafından asılır.

        Üç gün sonra, 20 Eylül 1961 günü Tanpınar günlüğüne şunları yazar:

        “Adnan Bey’in ve bir iki gün evvel iki arkadaşının gazetelerdeki resimleri. Ölüm bu fotoğraflarda insana başka türlü görülüyor. Zavallı budala. Kaç defa İsmet Paşa kendisine fırsat vermişti. Başında o kadar sevilen adamdı, ki bu sevgi yüzünden bir aziz olabilirdi. Meğer bütün bu adamlar, bu iş, aç tahtakuruları, yer solucanları, kurtlar, yılanlar gibi bekliyorlarmış. Politika… Halk Partisi’nin en menfur adamı bunların yanında ister istemez evliya kalır. Bu demektir ki her şey rejimde, sistem ve şirazededir. İsmet Paşa şiraze adamdı.”

        *

        CHP’yi solcu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı sağcı sanan laik aydınlar, yazdığı onca mükemmel romanı ve şiiri yok sayarak onu “sükût suikasti”ne uğrattılar. Kendisi bu “suikastin sebebini” şöyle izah eder günlüğünde:

        “Türkiye’de her şey politika mücadelesi. Ben ise eserimde Türk politikasını, hakiki Türk politikasını görüyorum. Sağ taraf beni kâfi derecede kendilerinden, kâfi derecede inhisarcı, kâfi derecede cahil görmüyor. Sol bana düşman. Benim kültür seviyemde olanlar ise frenklerde benden iyisini buluyorlar… Hakikat bu ki ben Türkçede yeniyim. Fakat dünyada yeni değilim… Sağcılar yalnız Türkiye, gözü kapalı, ezberde almış ve geçmiş bir Türk tarihi, yalnız iç politika ve propaganda diyor. Sol Türkiye yoktur ve olmasına da lüzum yoktur diyor; yahut benzerini söylüyor. Ben ise dünya içinde, ileriye açık, mazi ile hesabını gören bir Türkiye’nin peşindeyim. İşte memleket içindeki vaziyetim.”

        Ancak Hilmi Yavuz onunla aynı fikirde değildi:“ (...) evet, Tanpınar yanılıyor: 'Sükût suikasti'nin sebebi, onun zannettiği gibi 'politika mücadelesi' değil, herhangi bir görüşe peşinen angaje olmayan özerk bir zihni bir türlü idrak edemeyenler arasında 'ateş denizlerini mumdan kayıklarla' geçmeye çalışan biri olmasıdır.”