Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Datça'ya "Can" veren şair!
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Can Yücel’in kader ayı belli ki Ağustos’tur. Aynı ayda doğmuş, aynı ayda ölmüş. Doğumu 21, ölümü 12 Ağustos...

        Datça’da yazdığı şiirlerden birisi olan TAKAZA şiirinde -ki benim yeni duyduğum bir kelimedir, “azarlama” demekmiş- ağustos böceğini paklar.

        “Mahşeri sıcakta ağustos böceği

        Kulağımın tozunu silkeliyor…

        Canım, böyle de iş tutulmaz ki

        Meydanda, böyle alamelainnas!

        Lafontaine de kızmıştı sana

        Ama çekemediği için

        Sen daha fazla ötüyorsun diye…”

        “Vakitsiz Dinleti” şiirinde de yine Ağustosböceği var:

        “Na’apıyorsun Ağustos böceği

        Daha Temmuz ayındayız

        Cır-cır-cır

        Zor çıkarsın sen Ağustosa!

        Ne bileceksin ama

        Ozan tabakasının delindiğini,

        İklimin değiştiğini,

        Temmuzun Ağustosa karıştığını”

        Bu şiirleri birazdan bahsedeceğim Datça sıcağında yazmış. Nereden mi bulmuş Datça’yı, “Sorulu Cevaplı” şiirinde bunun da cevabı var;

        “-Ne harika yer burası!

        Nereden buldun bu Datça’yı

        -Elimle koymuş gibi buldum.”

        1990’ların başında, bir arkadaşını ziyaret etmek için geldiği Datça’da kalmış, bir ev almış daha sonra, yerleşmiş oraya. Üzerinde konuştuğumuz şiirlerin tümünü burada yazmış, daha sonra eşi Güler’in yaptığı resimleri de ilave ederek “Mekânım Datça Olsun” adını vererek yayınlamış.

        Şu notu düşürmüş kitabın girişine Güler Yücel:

        “Her mekânda Can’la beraber yaşadık,

        ama bu Eski Datça’daki son mekânımızda

        Can durmadan şiir yazdı, ben de resim yaptım.

        İşte bu kitap

        Böyle bir mekânda

        Ve kaybolan zamanda doğdu.”

        *

        Dün gece yıldız savaşları vardı gökyüzünde. Göğün büyülü boşluğunda o kadar çok yıldız kaydı ki, birinin kuyruğu değmedi ötekine. “Meteor yağmuru” dedi çocuklar; ben de aynı şeyi desem bütün şiiri kaçar. Yerini beğenmeyen yıldızlar oradan oraya sekip durdu, hepsine yer vardı gökyüzünde.

        Hediyelik eşya satılan deniz kıyısındaki caddede şenlik var. İncik boncuk, denizden çıkanlardan yapılma türlü türlü takı, küpe, bilezik halhal ve hepsinin içinde Can Yücel… Şair kartpostal (Duygu Asena’yla kartpostal polemiği şehir efsanesiyse bile tam da ona yakışan bir efsanedir!) olmuş, şiiriyle birlikte çiniye işlenmiş, tabak olmuş sofraya gitmiş, deniz kabuklarına, duvara yazılmış şiiri, şarap şişesini süslemiş…

        Bir şair yavaş yavaş kimliğini veriyor bir kasabaya. Datça deyince hırpani şair, hırpani şair deyince Datça’da “Ayışığı Sonatı” geliyor aklıma. Hangi çalgı aletleriyle bestelemişse artık o sonatı; Datça’da dolunaya yakalanmayan, bu şiirin kolay kolay varamaz zevkine.

        “Alnımda bir ağustos böceği

        Yapraktan bedenim

        Ağaçtan bademlerimle

        Bu zincirden boşanmış poyrazda

        Uçuyoruz dolunaya doğru

        Yel yepelek yelken kürek

        Uçuyoruz ağaçlar evler duvarlar

        Uçuyoruz peribacaları

        Allaha emanet kula selamet

        Toprak da ayaklandı

        Bahçeler tarlalar

        Çiçekler sarı yeşilleriyle

        Ardımızdan Kızlan’daki yel değirmenleri

        Alavara’da doludizgin yaban eşekleri

        Burunlar koylar bükler

        Dağlar ki devanaları

        Balıkaşıran’da kopuyoruz anakara’dan

        Uçuyoruz mehtapla

        Acemaşıran faslını okumaya dolunayda…”

        Daha işi bitmedi şairin dolunayla, “Lunist” şiiri de şöyle:

        “Dolunayı görünce

        Uyandı ayı…

        -Hangi azmakta çimiyon

        Lan gızzz?”

        *

        Datça yarımadasında yapacağınız her yolculukta yolunuza mutlaka eşekler çıkar. Başıboş hayvanlar, çoğu sürücüye kaza yaptırmış şimdiye kadar. Şiirde geçen “Alavara’da doludizgin yaban eşeklerinin” bir hikayesi var ki onu da anlatır şair “Eşeklerle Röportac” şiirinde.

        Çoluk çocuk, on bir yıldan beri gittiğimiz Aktur’u, şairin deyimiyle “Mekanı Datça olsun” vaktiyle Muğla’da valilik yapmış Özer Türk kurmuş. Şairin şiirinde verdiği bilgiye göre sitenin inşaatında eşek çalıştırmışlar bundan elli sene önce. İşleri bitince de araziye salmışlar hayvanları. Zamanla çiftleşmiş, çoğalmış ve yabanlaşmışlar, sayıları beş yüzü altı yüzü bulmuş, “Dere-tepe, insanlardan ırak, tepişip durmuşlar” eşekler. “Anakarayala konuşmaktan” bıkan şair bu eşeklerle sohbet etmeye karar vermiş.

        Atlamışlar Cemal’in cipine, düşmüşler yollara, Yastıkiçi’ne varmışlar, yok, Yılanlı’da da yokmuşlar, “Vakit erken/suya inmiyorlar”. Alavara yöresine bakmışlar, “Bir kayanın üstünde iki tane/Biri gebeş, biri erkek”. Cipten inmiş, Davudi sesiyle seslenmiş şair “sayın eşeklere”; dişisi beş kez kuyruğunu sallamış, “anlamadım” diye haykırmış şair, yine beş kez kuyruğunu sallamış aynı eşek. Şiirin sonrası şöyle:

        “Dangetti kafama: duymuş bu

        Güneş Taner’in piposunu tüttürerek

        Röportaj başına beş bin dolar

        İstediğini TV kanalizasyonlarından…

        Sayın eşek, o kadar para bende ne gezer!

        Diye küskün küskün,

        Kıçımıza baka baka

        Eli boş döndük fakiraneye”

        *

        En eski Datçalılara sordum Can Yücel’i. Aktur’un inşaatında çalışmak üzere ta Hakkari’den kalkıp buraya gelmiş çocukluk arkadaşım Apo’nun (ki beni de “Datçalı yapan Apo’dur) aksıra tıksıra yokuşu tırmanan bir kamyon gibi kalmış aklında şair. Yeni Datça’da deniz kenarında kiminle yarenlik ettiyse artık, akşamın geç bir vaktinde çok sarhoş, (Eski Datça’ya giden minibüsü kaçırmıştır muhtemelen,) yürüyen hırpani kılıklı şaire yolda karşılaşan hiç kimse bigâne kalmazmış. Oradaki adı da “Can Baba”dır; çok değil birkaç sene sonra küçük kasabalarındaki o muhteşem mezarlığa gömüleceğini, birileri gelip mezarına durmadan şarap dökeceğini, “ulan Müslüman mezarlığına şarap dökmek de neyin nesi bre deyyuslar?” diyen başka birileri de elde çekiç-balyoz mezarına girişeceklerini, ondan sonra da şairin adının kasabalarıyla özdeşleşeceğini nereden bilsinler? Hiçbir şair, öldükten sonra eriştiği mertebeye yaşarken erişmemiştir. Şairler öldükten sonra kıymete binerler. Yaşarken gıcıktır şairler, sevimsizdir çoğu, aykırılıkları yaşarken batar göze… Ama öldükten sonra öyle değil, ölüm onlara bambaşka bir itibar sağlar. İçip içip sarhoş olan, sağa sola sataşan, meyhaneye seccade seren, aykırı dizeler söyleyen Acem mülkünden Hafız da öyleydi, Kürt şairi Cegerxwîn de Can Yücel de başkaları da… Kıyafetleriyle, halleriyle, dudaklarından dökülen dizeleriyle şairler lanetlidir yaşarken… Öldükten sonraki hallerini görselerdi büyük şairler, belki de ölmek için pek acele derlerdi.

        *

        Datça’ya yaz geldiğinde Can Yücel oradadır. Yaz ve ölüm koşutluğu şöyle girer şiirine:

        “Dutlar düşüyor pıtır pıtır

        Mehmet Topçu’nun traktör gökgürültüsüyle

        Yaz geldi paldır küldür

        Yunus Emre indi

        Suya havaya toprağa,

        Kulak’ın köpeği Demokrat

        Yol üstünde yatmış soluyor

        Işık değişti

        Işığın yolları değişti

        Gölgeler ışığa çaldı

        İçinde sarınanlar dolaşıyor

        Böyle bir akşamüstü

        Hiç ölmek istemezdim”

        *

        Kim ölmek ister ki böyle bir yerde:

        “Datça olacak Datça

        Kadınların yarımadası…

        Boşuna değil o dediğim

        Burası Afrodiça…

        Ve gördüğüm bütün her şey

        Sevda, Aşk ve Tazelik

        Ve Zeytinlerden ve yaşamaktan

        Başka bişeyi olmayanların yeri…

        Kara Maça’ya karşı

        Fallarda kurulmuş görünen

        Ademi Bademiyle

        İyi bilir bir kişiynen

        Yaşamı bilmeyiylen

        Yaşanan belki de bir haç

        Denizin üstüne vurulmuş…

        Ama şeklini derhal bozabilir

        En ufak bir esinti.

        Mesela bir hilal da olabilir.

        Korkutucu olan şey benim gördüğüm

        Ne haç ne acı ne haraç olmasıdır…

        Burayı ben gözlerimi kapattıktan sonra dünyaya

        Yaşamayı hızla öğrenemediğimizden ötürü

        Bu yarımadaya, yanın yanın derken

        Ufalaya ufalaya

        Zaten bitirmişsiniz ya…

        Ufalarsanız eğer

        İki elim boynunuzdadır derler a…

        Ben de bu yarımadayı

        Kucağıma kapıp öleceğim,

        Ne gâvurun ne Müslümanın…

        Hiçbiriniz görmeyeceksiniz artık o güzel yeri

        İşte bu şairin ve ölümün eseri…”

        Datça’ya geldiği ilk sene, 1992’de yazmış Can Yücel bu şiiri. Gelişler çoğaldıkça bu “cennette” ışığın yollarını keşfetmiş yavaş yavaş. O yolların “kimi limona, kimi badem ağacına, kimi yeni çapalanmış toprağa düşüyor”. Işığın yolları varsa, rüzgarın da vardır; “Kimi köpek, kimi inek, kimi kazma seslerini, kimi sessizliği getiriyor” ona. “Gece el yordamıyla kendini arıyor” burada. Karşısında Simi Adası var, “Biraz koyulaşmış mesela”:

        “Açtım ki gözlerimi sabah olmuş Datça’dayım

        Ergen ışıklarla karşımda erguvana kesmiş Gocadağ

        Tüm engebesiyle yanıyor o koca kaya

        Dağkeçileri düzlere kaçmış olmalı

        Bir sürek avıdır sarhoşluk

        Saçmalarla şiirler arakladığım

        Kimi topal kimi tezayaklı koşma

        Aynı sansar sincap yabandomuzu

        Keklik karatavuk

        Fener alayı içinde

        Öldürmek için değil ama

        Yeni bir hayvanat

        Yeni bir insanlık yaratmak için

        Değişerek değiştirerek

        Sözcüklerin amansız gücüyle

        (….)

        Bu Datça’da

        Bu uzak zürafasında Anadolu’nun

        Filizkıran fırtınası esiyor

        Eşzamanlı İstanbul’da

        Gaziosmanpaşa’da

        Dal gibi Aleviler kırılıyor

        İşte bu Vatanla Milletin

        Bölünmez Bütünlüğüdür

        12 Mart 1995’te İstanbul’da Gazi Mahallesi’nde Alevi yurttaşların gittiği bir kahvehaneye kara kıyafetlere bürünmüş iblisler silahla saldırdılar. Olaylar hızlı büyüdü, 22 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı.

        Şair belli ki o sırada Datça’dadır.

        *

        Duyduğumuz her horoz sesi sabaha alamet değildir. Bunun böyle olduğunu ömründe ilk defa Datça’da keşfeder şair. Demek ki horozların çoğu vakitsiz ötüyormuş. Horoz öter, sabah oldu sanır, uykusu kaçar, dolaşmaya çıkar kör karanlıkta şair:

        “Yavaş yahşi dağların sırtları belirdi ilk

        Evler de ağardı peşinden,

        Ağaçlar kapkara daha…

        Derken bir ‘cik’ sesi geldi ovadan.

        Ortalık sütliman

        Gugukkuşu patlattı ardından,

        Kuşlar da azıttıkça azıttı…

        Öüüürüüü, Öüüürüüü neden sonra uyandı

        Ortalık ışımıştı çoktan.

        Daha kim bilir böyle ne yalanlarla

        Kandırılmış, büyütülmüştüm ben!”

        Hangimiz kandırılmadık ki!

        *

        Bu yazıya oturmadan önce, Orhan Koçak’ın K24’te çıkan “Şiirde Meteoroloji” denemesini okumuştum. Belki de o yazı getirdi beni buraya; Koçak’ı da Behçet Necatigil şiirine götüren son günlerin “cehennemi sıcakları”ydı. Necatigil şiirinde “cehennem yazlardan” bahsetmiş, Koçak peşine düşmüş, “korkutucu hava raporları sunan” başka şairlere de bakmış.

        Demek ki “cehennemi sıcakların” da bir tarihi var, Koçak şöyle diyor yazısının bir yerinde sözlerini paranteze alarak. Bu cehennemi sıcakları 70’lerin sonuna doğru henüz gençken, daha dayanıklıyken hissetmeye başlamıştık; çevremde ilk kez sıcaktan yakınan otuzlu yaşlardaki gençler belirmeye başlamıştı, ama o yıllarda hemen kapitalizme ya da neo-liberalizme bağlayamadığımızdan konuyu fazla öne çıkarmak ayıptı.”

        “Bir tek Necatigil’in mi derisi inceydi?” diye soruyor Koçak ve ardından sözü Can Yücel’e getiriyor. O zamanlar “sıcaklar başlı başına bir tehdit değil”, tehdit daha büyük yerden, sıcaklardan da zalim “düzenden” olsa gerek. Bu yüzden “derisi ince” Yusuf Atılgan’a da Oğuz Atay’a da Necatigil sahip çıkıyor.

        Can Yücel, “Bir Siyasinin Şiiri” kitabında “1972 Yazı” şiirinde “sıcaklardan” bahseder; hızlı bir devrimci olmasına rağmen “sıcaktan şikayetçi” gibidir. Koçak’ın alıntıladığı şiirin o bölümü şöyle:

        “Nerdeyse ışığa inanmaz olacaktık,

        Öyle hızla büyüyordu içimizdeki karanlık…

        Kalamış’ta,

        Öğlen sıcağında

        Heykeltıraş Kuzgun’la beraber

        Damarları varisli ve mermer bir masanın başında

        Yeni kesilmiş iki sığır kulağı gibi otururken,

        (Bu Kuzgun’un susması demek değil ya hoş,

        O ara MİT’otolojik işkence usulleri hazretin en büyük merakı.)

        Buz gibi biliyordum

        Ne kadar su koysan üstüne, boş,

        Ağarmayacaktı önümüzdeki nâmıssız rakı…”

        Aradan yıllar geçer. Can Yücel bu kez Datça’dadır, bir hayli zaman geçmiş, “Ama gece on, hal, terler fışkırıyor tenimden/Dayanamıyorum sıcağa/Ben ki gençliğimde Mozambik’te, Angola’da döğüşmeyi kurmuştum/Çiçekleri geride bırakmaktan korkuyorum kururlar diye” diye yazar ve gelir “Celile’de” şiirine:

        “Kendimi çarmıha gerilmiş görüyorum

        Sıcağın çarmıhına,

        İsa’nın dikenleri sivrisinekler,

        Kan değil ter damlıyor burnumdan,

        Göğe bakacak değilim Medardan.

        Datça’nın iki metreden su çıkan

        Nemli toprağını seviyorum,

        Gökyüzü eminim daha sıcak,

        Ne işim var orada

        Durduğum yerde sıcaktan

        Geberip durmak varken!”

        Hazır sıcaklar bahsi açılmışken kaptırır kendini şair. Yaşayanlar bilir, sıcağı tam sıcaktır Datça’nın ki Can Yücel ona köylülerin ağzıyla “gara sıcaklar” der. O “bahis” şöyle:

        “Geceleri bu var ya

        Cova’dan Karaköy’e vurup

        Dağlan taşlan topraklan geçerken

        Isınıp ısınıp

        Eski Datça’ya vardığında

        Azap azap esen rüzgar

        Sıcaktı sıcak

        Zülfü kara bir bıçaktı sıcak

        Bu sıcak itoğlu it mi itoğlu it

        Bu havada insan ya mistik

        Ya ezogelin olur

        Ya da fetişist”

        Nazım Hikmet’in “Sıcaktı/Sıcak/Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı sıcak,” dizleri Can Yücel’de “Sıcaktı sıcak/Zülfü kara bir bıçaktı sıcak,”a dönüşür.

        Şairin Datça’daki hayatı bundan sonra; yıldızdan çiçekleriyle bir Babil bahçesine benzettiği gökyüzünden bir yıldız alıp gözleri pırıl pırıl o genç kıza vermek ister, ama Büyük Ayı hırlar üstüne, korkup kaçar, insan yüzüne nasıl çıkacağını düşünür; uçup Fatmahanımın duvarına konan Alakarganın peşine düşer, Körmen Koyu’nda, mayosunu da çıkarıp lâci dalgalara koşar; Antik Bar’da bir kadeh rakı eşliğinde caz plağı dinlemek için gidip barı kapalı bulunca eve döner, taraçadaki sedire oturur, bir bira açar, gugukçular başlar, ardından ağustos böcekleri, derken kurbağalar, köpek havlar, inek böğürür, “Bir caz ki deme gitsin; gökyüzünde Zühre yıldızını arar, Datça’dan gara galem” portre şiirler yazar.

        *

        Can dostu Cemal Süreya’nın ölümünün bir iki sene sonra yerleşti Datça’ya Can Yücel ve belli ki “Şu Alçak” şiirini yazdığında öksürük nöbetleri bir hayli çoğalmış olmalı, diyor ki:

        “Yüksek solunum sistemi

        Fena sıkıştırıyor beni,

        Soluyorum dedikçe dünyayı içime

        Bir gıcıktır tutuyor,

        Ossun!

        Bu kadar dünyalık bana yeter

        Sevgili Cemal’i yadederek!

        Ve “Bir Daldan Bir Dala” adını verdiği şiirde;

        “Ölüm bir sarmaşık

        Gövdemi sarmalıyor,

        Üst dallara tırmanıyor usun,

        Uslan Ey Dil Uslan Artık İhtiyar Olmaktasın

        Şarkısını mırıldanarak

        Usul usul” diyerek sona doğru yaklaşır ve öteki dünyaya göçme anlamına gelen “İrtihal”ş iirini ekler ona:

        “Ölüm bir eşek şakasıdır

        Gelir geçer göçer”

        *

        12 Ağustos 1999 günü “itoğlu it bir sıcak” gündü; "eşek şakası" o gün yapıldı ona. “Mekânım Datça olsun” demişti, vasiyetine uygun o güzelim mezarlığa gömdüler.

        Bir kasaba o gün, onun adıyla yeniden doğdu.