Çetin Altan uzun yazarlık hayatı boyunca hep “mesleksizler toplumu” olmamızdan yakınıp durdu. Dönüp dönüp bu konuya geliyordu. Ona göre “hazineden geçinenlerle” mesleksizlerden oluşuyordu bu toplum; “hazineden geçinmek” yani memurluk da bir meslek değildi. Memurların, başka bir deyimle atanmışların yukarıdan bakan, seçkinci, küçümseyici, her şeyi bilen ve belirleyen bakışları yıllar yılı bizi takip edip durdu.
Neyin meslek neyin meslek olmadığına da atanmışlar, yani memurlar karar veriyordu. Yüzlerce yıldan beri bu toplumda “para kazandırmayan”, yani “karın doyurmayan” işler meslek olarak kabul görmedi. Mesleğin ölçüsü kazandırdığı paraya bağlıydı. Yaptığı iş sana para kazandırıyorsa o senin mesleğindi. Bunun dışında her şey “ek işti”, “boş zamanı” doldurmaydı.
Vaktiyle reklamcı Ali Taran’la yapılan bir mülakattan kalmış aklımda. Akşamüzeri eve dönerken bir balıkçıdan balık almak istemiş. Alışveriş sırasında laf lafı açmış, balıkçı mesleğini sormuş, o da “reklamcı” cevabını verince balıkçı, “Desene senin de benim gibi mesleğin yok,” demiş. “Neden ki?” diye sorunca balıkçı şu cevabı vermiş:
“Sonunda ‘cı’ olan hiçbir şey meslek değildir. Balıkçı, reklamcı, camcı, boyacı, elektrikçi, sucu, çaycı, sıvacı… say sayabildiğin kadar. Bu işleri herkes yapabilir. Meslek, dünyanın her yerinde yapabildiğin iştir. Marangoz, avukat, doktor, mühendis gibi…”
*
Yazarlık çok uzun yıllar bu ülkede “meslek” olarak kabul edilmedi. Çünkü yazarlık hiçbir devirde para kazandıran, yani “karın doyuran” bir iş olmadı. Hem birisine bir şey vermek, bir bilgi aktarmak, ufkunu açmak parayla yapılacak iş değil, bu işler için para almak ayıptı! Maddi bir fayda sağlamıyordu çünkü bu iş, maneviyatın da parasal karşılığı zaten yoktu. Köy imamları yemek karşılığı hizmet görüyor, çoğu hoca para almadan bildiklerini talebelere aktarıyordu.
Modern zamanlarda yazarlık belalı bir iş halini aldı. Başta saraylı, zengin memur çocuklarının işi olan yazarlık 19. yüzyılın başında askerlerin eline geçti, Cumhuriyet kurulduktan sonra da sümüklü köylü çocukları aldı kalemi eline; yazarlık asilzadelerin işi olmaktan çıkıp ayaktakımının işi haline geldi.
Onlar da “zararlı” şeyler yazmaya başladı, devlet hepsinin peşine birer “hafiye” taktı. Aslında devletin görevlendirdiği “hafiye memurlara” da pek gerek yoktu. Bu memlekette kitap okuyan birçok kişi devletin gönüllü hafiyesiydi nasılsa. Bu işi severek yapanlar vardı; bir kitabı okuyor, içinde “sakıncalı” bir şey gördüğünde anında savcılara ihbar ediyordu. Eskiden bu işler pek revaçtaydı, son yıllarda epey azaldı ama bitmedi, yakın bir zamanda Orhan Pamuk’un romanında “Atatürk’e benzer bir kahraman” görüp, “bakın adam Atatürk’e hakaret ediyor” diye harekete geçen muhbir vatandaşları, hatta onları destekleyen gazete yazarlarını bile gördük.
*
“Mesleksizlikten” ve “muhbir vatandaşlardan” çeken yazarlardan birisi de Türk edebiyatında en “sakıncasız”, en “zararsız”; “yaşamaktan zevk alan küçük insanların” hikayelerini yazmış; balıkçı Varbet’in, balıkçı Kalafat’ın, duvarcı Barba Antimos’un, boyacı Yani Usta’nın, Mercan Usta’nın, kestaneci Ahmet’in, çımacının, projektörcünün halleri yanında martıları, balıkları, köpekleri, kuşları, böcekleri, otları, çiçekleri, ağaçları, bulutları, denizi, mavi göğü, seher vakitlerini, adaları, köprüyü, sokakları, sabahçı kahvelerini, küçük aşçı dükkanlarını muhteşem bir Türkçeyle hikayelere dönüştürmüş olan Sait Faik Abasıyanık’tır.
*
Sait Faik siroz hastalığına yakalandığında 43 yaşındaydı. En yakın arkadaşlarından birisi olan, kendisi gibi güzel hikayeler yazan yazar Samet Ağaoğlu ise Demokrat Parti’den milletvekili seçilmiş, o sırada Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı’ydı. Sait Faik’in bütün arkadaşları solcuydu, “sağcı” bir partiye girerek siyaset yapan Samet Ağaoğlu’ndan hepsi nefret ediyordu.
Hastalığı ilerleyince hem biraz Paris havası solumak hem de tedavi görmek amacıyla yurt dışına gitmeye karar verdi. Ama o zamanlar her isteyen memleket dışına çıkamıyordu. Döviz, büfelerde satılmıyordu, karaborsadaydı, yabancı paraları devlet sana veriyor, tabi lütfedip pasaport verdiyse eğer- o vakit yurt dışına çıkabiliyordun.
Çaresiz kalan Sait Faik’in aklına arkadaşı Samet Ağaoğlu geldi, oturdu ona şu mektubu yazdı:
“Sevgili kardeşim,
Bir işim düşünce mektup yazdığım için üzülmüyor değilim. Sana hemen muvaffakiyetler temenni etmek, seni hemen tebrik etmek lazımdı. Ama senin bunlara boş veren bir adam olduğunu da bilirim. Benim de can ve gönülden tuttuğun yolda muvaffak olmanı beklediğimi de tahmin edersin her halde.
Mesele şu kardeşim: Bir müddetten beri karaciğerden hastayım. Köpoğlusu ne geçiyor ne iyileştiriyor. Birkaç kuruş param var. Fransa’ya gitmek istiyorum. Hem kendime baktıracağım hem de bir ay, iki ay kadar şöyle başıboş dolaşacağım. Bunu hem sıhhatim için hem de yazı yazabilmem için istiyorum. Sanki karaciğerimde değil, her şeyimde bir kifayetsizlik var. Şimdi kardeşim, senden ricam şu, tabii mümkünse:
Bana 2 bin lira mukabilinde döviz verilebilir mi? Ben karaborsa imiş falan bilmem. Hastalara veriyorlarmış. Ama rapor almak güç. Burada tedavi olabilir diyor bizim doktorlar. Ben hastalığımın pek geçici bir şey olmadığını biliyorum. Onların da üç yıldır tedavilerini biliyorum. Velhasıl hasta raporu almak istemiyorum. Bir muharrire de bilmem döviz verirler mi? Belki verirler ama beni muharrir de saymadılar. Pasaport aldım, bir türlü muharrir yazdıramadım. Bir yerden bir kağıt getirmelisin dediler. Gazeteler vermediler. Bunun üzerine pasaportumuzun sanat hanesine ‘mesleksiz’i oturttular. İşte sana bizim son hikayemiz.
Burgaz adasında sakin bir hayat sürmekteyim. Burgazada, Çayır Sokak, 10 numaraya iki satır yazarsan sevinirim. Muvaffakiyetler.
Sait Faik,
10 Aralık 1950”
*
Pasaport başvurusunu da yine yakın arkadaşı Ara Güler anlatır hatıralarındaki hikâye şöyle:
Polis sorar:
“Adın?”
“Sait.”
“Ne?”
“Sait... Faik. Sait Faik”.
“Soyadın?”
“Abasıyanık”.
“İşin, mesleğin?”
Bir şey bulamadı söyleyecek. Fransa’ya gitmek için pasaport alacaktı.
“Muharririm”, dedi.
Polis baktı, düşündü.
“Yazar olduğuna dair bir yazı getir,” dedi.
Böyle bir yazı ne mahalle muhtarında ne de devletin başka bir resmi kuruluşunda vardı. Yazarlık diye bir meslek devletin resmi belgelerinde yer almıyordu. Herhangi bir kurum da adama yazar diye maaş vermiyordu. Sait Faik, polisin istediği “yazı” arayışına çıktı. O “yazıyı” bir türlü bulamadı. Kimse bir iş yaptığını, bırakın yazarlığı, herhangi bir iş yaptığına dair bir belge vermedi ona. Bir derneğe üyeydi, üyelik aidatının makbuzunu buldu evde, onu götürdü pasaport polisine; geçersizdi! Devletin, Türk edebiyatında bütün zamanların en büyük hikayecisine verdiği pasaportun “meslek” hanesine “yok” yazıldı.
*
Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu; daha sonra askerlerin astığı Maliye Bakanı rahmetli Hasan Polatkan’dan rica etti; maliye ödediği Türk lirasına karşılık 2 bin Frank verdi Sait Faik’e, tedavi için Paris’e gitti. Ancak Paris’e ayak basar basmaz, “gurbet elde ölüm korkusu” sardı onu. Hastaneye yatmaktan vazgeçti. Gezip görmek istediği yerleri gezmeden, edebiyat şehri Paris’in havasını hasta ve yorgun ciğerlerine çekmeye fırsat bulmadan geri geldi.
Döner dönmez arkadaşı Samet Ağaoğlu’na uzun bir mektup yazdı, mektubun bir yerinde şunları söyledi:
“Bana verdiğiniz paranın 1150 frangını geri getirdim. Öteki yarısını da tayyare biletine, bir iki üst başa harcadım. (...) Lütfuna layık olmadığıma üzülüyorum. Ama senden başka da bu halimi anlayacak kimse yok. Gözlerinden öper, memlekete faydalı ve hayırlı olmanı bütün kalbimle temenni ederim kardeşim.
Sait,
2 Mart 1951”
*
Bütün hikayelerinde, yazdığı her şeyde “insan sevgisi” vardır Sait Faik’in. Bugün artık şarkı olmuş, reklam sloganı haline gelmiş, hemen hemen herkesin diline pelesenk olmuş “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey,” sözü “Alemdağ’da Var Bir Yılan” hikayesinde geçer. “İnsanları sevmek, hayatı sevmek ne iyi şey. Ancak insanları sevebiliriz”, “İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok. Her şey onun sayesinde, onunla güzel,” gibi cümleler hikayelerinin içinde gırladır.
Onu küçük insanların büyük yazarı yapan şey de insana duyduğu bu sonsuz sevgidir. “Haritada Bir Nokta” hikayesinde neden hikâye yazdığını anlatır. Tüccar babasından onu yaşatacak kadar bir varlık kalmıştı ona, o yılların yazarlarına göre çalışmadan yaşayabilirdi, babasının vefatından sonra annesi ona bir harçlık bağlamış, düzenli bir şekilde harçlığını veriyordu, fazlasında gözü yoktu, Burgazada’da babadan kalma bir köşkte yaşıyordu annesiyle birlikte, vapuru kaçırdığı zamanlar da Beyoğlu’nda kalabilecek bir yeri vardı, şair yazar arkadaşlarıyla Beyoğlu’na takılıyor, meyhanelerde kahvelerde vakit geçiriyor, insan yüzlerindeki haritaya bakıp yazı yoluyla yolculuklara çıkıyordu. Sözünü ettiği hikâyede anlattığına göre Ada’daki hayatı mükemmel, çevresinde iyi insanlar var, hayat sessiz ve dingin, herkes işinde gücünde, o da onların arasında mesut bir halde yaşıyordu. Kesin kararını vermişti, bir daha yazı yazmayacaktı. Bir gün balık avına çıkmış balıkçılar döndükten sonra avladıklarını paylaşırlarken yoksul bir balıkçıya haksızlık yapıldığını görür ve o an tekrar yazmaya karar verir:
“Söz vermiştim kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında, sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
“Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman” adlı hacimli kitabında bunları anlatan Cevdet Kudret’e göre, Sait Faik’e “bir daha yazı yazmama” kararını aldıran şey, iki hikayesi hakkında kovuşturma, bir hikayesi için de soruşturma açılmasıydı.
“Çelme” adlı hikayesi İkinci Cihan Harbi’nin başında, 1940 yılında “Varlık”ta yayınlanır. O yıllarda adı Matbuat Umum Müdürlüğü olan bugünkü Basın Yayın Genel Müdürlüğü’ne bir “sayın muhbir vatandaş” onu ihbar eder. Hikayede “topal bir emir eri”nden bahseder Sait Faik. Sayın muhbir vatandaşa göre “emir eri topal olamaz”, sıkıyönetim var memlekette, Sait Faik bir anda kendini sıkıyönetim mahkemesinin karşısında bulur. Suçu büyüktür; “Halkı askerlikten soğutmak!” (Mahkemedeki savunmasında “topal emir eri” olamayacaksa Topal Osman nasıl muhafız alayının başına geçti veya “Timur Leng; yoksa “leng” değil miydi” diye sordu mu savcıya bilmiyoruz.) İki sene sonra 1942’de “Kestaneci Dostum” hikayesi başına iş açar. Hikâyede bir kolluk memuru kestanecinin mangalını tekmeleyerek devirir. Yine bir ihbar… Yazarı alıp karakola götürürler. Öğrenmek istedikleri şey, kestanecinin mangalına tekme atan polisin adıdır. Etmeyin eylemeyin, ben yazarım, edebiyat yapıyorum, hikayeler uyduruyorum, yazdıklarım hayalimin ürünü diyemez. Dese ayrı bir dert… Demek uyduruyorsun ha! Demek devlet memuruna iftira ha! İki sene sonra da 1944 yılında bu sefer de “Medarı Maişet Motoru” adlı romanı bela olur başına. Roman kahramanları, hikâyenin bir yerinde rahat etmek için hapishaneye giriyorlar. Sayın muhbir vatandaş durur mu, hemen ihbar eder, demek dışarısı içeriden kötü ha! Bakanlar Kurulu toplanır, aldıkları mühim kararların arasında Sait Faik’in bu romanını yasaklamak da vardır, Bakanlar Kurulu’nda kaç kişi o romanı okumuştu o sırada, bugün bile muammadır!
*
İyi yazar, herkesin her gün gördüğünü farklı görüp farklı anlatandır. Bir manzaraya, bir nesneye, bir bahçeye, bir meydana hepimiz bakar bir şeyler görür, yeni bir şey keşfederiz ama mesela Sait Faik gözüyle aynı şeylere bakan birisi bizim görmediğimiz bir şeyi görür orada.
Sait Faik pek meşhurken Oktay Akbal yeni parlamaya başlayan genç bir hikayecidir. İkisi günün birinde Boğaziçi’nde, bir kıyı kahvesinde oturmuş edebiyattan, hayattan konuşuyorlar. Aralarında geçen muhabbeti 31 Ağustos 1980 günü Oktay Akbal Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinde şöyle nakleder:
“Sait Faik:
‘Şu kahveyi anlatmak istesen nerden başlarsın? dedi; ilk göze çarpan şeyler nelerdir?
Sınav sorusu gibi bir şeydi. Birden şaşırdım, kahvenin duvarına asılmış İran Şah’ı ile Atatürk’ü gösteren renkli resimlere gözüm takıldı:
‘Bu resimlerle başlarım, sonra kahvenin içindekileri anlatırım’, dedim.
Sait kızdı:
‘Hikâye duvarda değil, orada oturan ihtiyar adamda’, dedi.
Gerçekten de maslarda bir iki sessiz yaşlı oturmuş, hiç konuşmadan çay içiyorlardı. Sonra, hikâye nerededir, nasıl başlanır, nasıl bitirilir diye konuşmayı sürdürmüştük. (…) Genç yazarların romanlarını, öykülerini okurken hep bu eski anıyı yaşıyorum. Sait’in öfkeli sözlerini, ‘Hikâye duvarda değil’ diye bağırmasını… Hikâye önce insandadır, insanlardadır. Bu bana iyi bir ders olmuştu.”
*
Sait Faik, kuşakdaşları içinde en az para sıkıntısı çekmiş yazardı. Yazar olarak doğmuştu ama yazar olmasını babası bile kabul etmemiş, ona işlerini devralsın diye bir yazıhane açmış, o da o yazıhaneyi hububat satılan bir yerden çok gerçekten de “yazıhane” yapmıştı. Bütün arkadaşları bu yazıhanede toplanıyor, ticaret yerine edebiyat konuşuyorlardı. Babası ölünce bu yazıhaneyi de kapattı ve sadece “yazar” olarak yaşamaya karar verdi ama neylesin ki “yazarlık” bir “meslek” değildi ve birçok kişiye göre o “boşta gezer” bir aylak adamdı. Pasaportun meslek hanesine de “yazarlığı” yazdıramayınca duygularını “Lüzumsuz Adam” hikayesinde dile getirdi. Artık bir iddiası vardı, ne yapıp edecek yazarlığın bir meslek olduğunu ispatlayacaktı. “Sivriada Geceleri” hikayesinde işi çok gerilere götürdü, avcılık-toplayıcılık zamanlarına. O zamanlar birileri ava gider, çalışır didinir, bazıları da onlara şarkı söyler, hikayeler anlatırdı. İşte bu insanların yaptığı şeye zamanla “sanat” adı verildi. Dünyada, sanatkârın yaptığı işi ta o günlerden bugüne bir meslek olarak kabul edildi. Bizim memleketimizde kabul görmemişse bir sorun var demekti.
*
Yaşar Kemal bir gün ona Kadıköy İskelesi’nin kanepelerinde rastlar. O anı şöyle anlatır Yaşar Kemal:
“Ne var ne yok Sait, hikâye yazıyor musun?
‘Yok’ dedi, ‘yaşıyorum’.
Hüzünlü, ılık, insan sevgisi dolu hikayelerini Sait yazmaz, yaşardı.”
*
Gurbette ölüm korkusu fena bir korku olsa gerek ki Sait Faik, Paris’te hastaneye gitmeden memlekete döndü. Henüz 47 yaşındaydı. Ara Güler’in aktardığına göre, vaktiyle Şişli Kent Sineması olan, şimdilerde bir pasaja dönüştürülmüş binanın yerinde o zamanlar Marmara Kliniği varmış; Sait Faik’i oraya yatırmışlar. En yakın arkadaşlarından birisi olan Agop Arad, onu görmeye yalnız gitmekten çekinince yanına Ara Güler’i alır, öyle giderler ziyaretine. Ara Güler anlatır hatıralarında, giderler.
Yatmakta olduğu ikinci kattaki odaya korkuyla girerler. Fotoğraf makinesini görsün istemiyor Ara Güler. Halsiz yatıyor yazar. İki Ermeni dostuna bakar ama pek konuşmaz. Arad, Babıali’den haberler verir, dedikodu yapar, hoş şeyler anlatmaya çabalar. Yazarın gözü bir ara Ara’ya takılır, saklamaya çalıştığı fotoğrafa makinesini görür.
“Ulan, gebereceğiz diye fotoğrafımı mı çekmeye geldin?” der.
Ara Güler, çok istediği halde o gün fotoğrafını çekmez.
Şunları yazar Ara Güler:
“Şimdi anımsıyorum, her tarafı yağlıboyayla boyanmış bembeyaz bir odaydı. Onu son gördüğüm oda. Ama tüm beyazlığına karşın loştu.
O günden bugüne Şişli’ye çok yolum düşer. Otomatik olarak o tarafa bakar, Marmara Kliniği’ni ararım. Yoktur Marmara Kliniği. Bu bembeyaz loş oda da yoktur. Sait de yoktur...”
*
Şimdi Ara Güler de yoktur. Biri vizörden, öteki kalemin ucundan baktı dünyaya. İkisi de o kadar geniş gördü ki o dünyayı, biz içinde zerre kadardık.
Amel defterinin “meslekler” hanesinde ikisinin de karşısında “iyi insanlardı, yaşadıkça hayatı güzelleştirmek için çabalayıp durdular” yazıyordur muhtemelen.
- 1
Yaklaşan felaket! - 2
İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası - 3
Dostoyevski neyimiz olur? - 4
Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi? - 5
"Suphi'yi kim öldürdü?" - 6
Gazoz! - 7
Yol ayrımında bir serbesti denemesi - 8
Atatürk, Kemalist değildi! - 9
Hannah Arendt, "Heidegger'in Kulübesine" neden gitmedi? - 10
Ziya Gökalp'ın entarisinden çıkanlar