Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Sığırcığın ötüşü!
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        İlkokuldan üniversiteye kadar tahsil hayatını İsveç’te tamamlamış olan karımla bir cumartesi günü, sabahın erken sayılabilecek bir saatinde çıktık evden. Evin etrafı koyu bir ormanla sarılıdır. Aşağısında ve yukarısında iki büyük göl var. Ormanın içinde herkesin kendi yolu var; arabaların yolu ayrı, bisiklet yolu ayrı… Bisiklet yoluna paralel bir de asfaltta yürümek istemeyenlere kendiliğinden oluşmuş bir patika var. Gece yağmur yağmış gibi otlar ıslak… Çiğ birikmiş hepsinin üzerinde, silkelenseler her yer sırılsıklam olacak sanki. Daldık patikaya, orman öyle güzel, öyle güzel kokuyordu ki, annemizin bağrı gibi… Her yerde kendiliğinden çıkmış Muhammedi güllerinin kokusu hepsine baskın geliyor. Gül bu, her yerde aynı kokar. Çocukluğuma götürüyor beni, dedemin saklı bahçesinde vardı bu güllerden, daha varmadan bahçeye, gül kokusu gelirdi bana.

        Ormanın içinde bu kadar gül varsa bir o kadar da bülbül vardır dedim kendi kendime. O sırada muhteşem bir kuş ötüşü çalındı kulağıma. Sonra sesler gittikçe çoğalmaya başladı.

        “Stare bu” dedi karım.

        “Stare?”

        “Türkçesini bilmiyorum. Dur, bakalım telefondan...” Baktı, “Tamam, sığırcıkmış Türkçesi.”

        “Sen nerden biliyorsun?” diye sordum hayretle.

        “Ortaokulda öğretmişlerdi bize”.

        “Ortaokulda size kuş seslerini mi öğretiyorlardı?”

        “Evet, Tabiat Bilgisi dersinde.”

        “Nasıl?”

        “Teyp kasetlerine kaydetmişlerdi seslerini, derste hoca o sesleri dinletir, ötüşlerine göre de kuşları anlatırdı bize. Özelliklerini, türünü, beslenme şeklini, üremelerini falan… O ders hâlâ var, bizim çocuklar da görüyor. O dersle ilgili asıl unutamadığım dersin uygulamasıydı,” dedi ve bana bu yazıyı yazdırmaya yol açan çok güzel bir hikaye anlatmaya başladı.

        *

        “Kış baharı” dedikleri Mayıs ayında bir gün öğretmenleri çocuklardan ertesi gün sabah çok erken bir saatte uyanmalarını ister. Herkes sandöviçini, paket sütünü veya meyve suyunu sırt çantasına koyacak, bisikletini hazırlayacak, bütün sınıf sabah saat tam dörtte okulda hazır olacak. O gün ders o saatte başlıyor çünkü. Bisikletli öğrenci kafilesi, başlarında öğretmenleri hep birlikte ormanın yolunu tutuyorlar. Soğuk bir sabahtır, çocuklar tam uyanmamış ama macera yaşama hevesi uykuya baskın gelir. Ormanın derinliklerinde bir yerde hoca durdurur sınıfı. Herkes bisikletini bir ağacın duldasına yaslar, halka olur, öğretmen anlatmaya başlar. O sırada kuş senfonisi çoktan başlamıştır. Bin bir dilden bin bir şarkı söyler gibi ötmeye başlıyorlar sabahın bu erken saatinde kuşlar. Orman kuş sesleriyle hınca hınçtır. Öğretmen elini kulağına götürür, çocuklara “dinleyin” der, çocuklar kulak kesilir, kuş öter, başka bir dalda başka bir kuş ona cevap verir, alayının sesi birbirine karışır, öğretmen seslerini daha önce teypten dinlettiği kuşların hangi kuşlar olduğunu öğrencilerden ayırt etmelerini ister. Çoğu kolayca hangi sesin hangi kuşa ait olduğunu bilir, bilmeyenler öğrenir, böylece hayatları boyunca unutamayacakları bir gün yaşarlar. Ders bitiminde herkes evine gider, o gün çok erken kalktıkları için tatildir sınıfa. Artık o günden itibaren ne zaman yolları ormana düşse ne zaman bir kuş sesi gelse kulaklarına o seher vaktini hatırlar, üşümeyle birlikte kulaklarına gelen o müzikal ahengin ruhlarında yarattığı sükunetle birlikte çocukluklarında yaşadıkları o ana giderler.

        Aslında kuş sesleri insanı özüne götürür. Mustafa Kutlu hikayesini mi yazmıştı, bir denemesinden mi kalmış aklımda hatırlamıyorum şimdi. Kuş seslerinin bizi geldiğimiz yere götürdüğünü söylüyordu… Ağaca, toprağa, tohuma, yaprağa, suya, buluta, yağmura, börtü böceğe, dağa, denize, kıra, bayıra, inişe, yokuşa, tarlaya, yemişe götürür. Nereden geldiğimize, neyle beslendiğimize, soluduğumuz havaya, aldığımız nefese, içtiğimiz suya, yediğimiz ekmeğe, varoluşa… Bedenimizden şöyle bir yel geçer, rüzgar yutmuş gibi oluruz. Durduğumuz yerde sarsılırız. Siz buraya aitsiniz der bize, toprağa, ormana, yeşilliğe; beton, plastik, poşet, naylon, wi-fi, ekran, zift, petrol, asfalt, çevrimiçi, çevrim dışı, sosyal ağ gibi saçmalıklar sizin işiniz, biz sadece şakırız, bak benim iki ötüşüm sana neleri hatırlattı, sendeki çelik, motor, anten, akıllı telefon umurumda değil, varoluşumuzdan beri aynı şarkıyı söylüyor, aynı şiirin mısraları arasında dolanıp duruyoruz.

        Bir kuş bir kuşa seslenir, bir tomurcuk patlar.

        Bir kuş bir kuşa cevap verir güneş gülümser.

        Bir kuş bir kuşu çağırır, toprağa bir damla yağmur düşer.

        Bir kuş bir kuşa bir şey söyler, Sezai Bey’in dizesiyle “Allah kar gibi gökten yağar” üzerimize.

        *

        “Sığırcıkla ilgili bir hikaye anlatmıştı müzik öğretmenimiz kuş seslerini dinlemek için ormana gittiğimiz o günlerde. Mozart ile sığırcığın hikayesi ama aklımda kalmamış, sen duydun mu o hikayeyi?” diye sordu karım bana.

        “Evet ben de okumuştum onu bir yerlerde meşhur hikayedir. Ama ona gelmeden önce ben de sana “Mantıku’t Tayr”den bahsedeyim” dedim ona. “Ferîdüddîn-i Attâr” adı ağzımdan çıktığı anda kuşlar adını duydu da mı bu kadar coşkuya kapılıp seslerini yükselttiler bilmiyorum ama “dünya edebiyatında ‘kuşların dilini’ çözen ilk şairdir o” diye anlatmaya başlar başlamaz kuş senfonisi sanki göğe vurdu.

        “Kuş dilini” Farsçaya çeviren bir mutasavvıftır Attar; derdi tasavvufu anlatmaktır, bu işi de en güzel “kuş diliyle” anlatılır.

        Günün birinde, dünyada ne kadar kuş varsa, hepsi bir araya gelir. Kimler kimler yok ki aralarında. Hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyik, şahin ve ötekiler… Dünyada padişahsız hiçbir ülke olmadığına göre, kuşların ülkesine de bir padişah lazım. Amaçları kendilerine bir padişah seçmektir.

        İlk sözü “Sırtında tarikat libası, başında ise hakikat tacı” olan Hüthüt alır. Kendini Hazreti Süleyman’ın ulağı olarak tanıtır ve “Kuşkusuz bizim de bir padişahımız vardır. O da Kaf Dağı’nın ardındadır. Adı Simurg’tur, kuşların şahıdır. O bize yakın, biz ona uzağız” der. “Düşün ardıma, size kılavuzluk edeceğim, götüreceğim sizi Simurg’a” diye ilave der. Kuşlar ikna olur, kafile düşer Hüthüt’ün peşine.

        Yol zahmetli menzil uzaktır. Uç uç, kuşlar yorulur, kanatları zayıf düşer, güçleri azalır, çoğu hastalanır. Hepsi Simurg’u görmek ister ama çoğunun hedefi basit ve dünyevidir, bir an önce ona ulaşmak isterler. Mesela bülbül gülü ister, ona kavuşsun yeter; dudu kuşu abıhayat peşindedir, ona ulaşsın Simurg başka zamana kalabilir; tavuskuşu daima cenneti özler, derdi oraya varmaktır; kaz bir su birikintisi, bir gölet görsün yeter; keklik mücevher ister; huma kuşu nefsi, kibri ve gururu arar, başına konacak bir devletlu nerede; doğan şöyle ulaşılmaz bir yer olsun, kursun orada iktidarını, sağlam bir mevki bulsun her yere nazır başka bir şey istemez; üveyik ihtiras denizinde bir an önce yüzmek ister; puhu kuşu bir virane arar, o yıkıntılar arasında mutlaka bir define vardır; kuyruksalan’ın zaafı var kuyudaki Yusuf’a, mazereti hazırdır; geride kalan yüzlerce kuşun kendine göre bir mazereti bir bahanesi vardır yolculuktan vazgeçmek için.

        Ama Hüthüt’te Yunus sabrı vardır. Bütün kuşların mazeretlerine teker teker kulak verir, hepsine uzun uzun, ayrı ayrı doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. Simurg görülesi bir şeydir. O zamana kadar gördükleri hiçbir şeye benzemiyor, Simurg’u şöyle anlatır:“Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu? Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu? Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür. Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir. Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatımız kalmadı. Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil. O, yüce lûtfuyla bir ayna icat etti. O ayna gönüldür; gönle bak da, onun yüzünü gönülde gör!” Hüthütün bu sözleri üzerine kuşlar tekrar ikna olur, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola devam ederler. Ama uç uç yine yol bitmez, yine kanatları zayıf düşer, yine yorulurlar, yol hâlâ çok uzun ve zahmetli, menzil hâlâ çok uzaktır. Yolda birçoğu hastalanır, birçoğu bitkin düşer. Kuşlar türlü türlü bahaneler bulur, mazeretler uydururlar. Nefsanî arzular, servet edinme istekleri, ayrıldığı köşkünü özlemek, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, çaresizlik, pislik endişesi, himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürme dileği gibi hususlar havada uçar ve bir kuş sanki hepsinin sözcüsü olur:

        “Daha ne kadar yol gideceğiz?” Hüthüt hâlâ sabrını muhafaza etmektedir. Hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir. Daha önlerinde aşmaları gereken “yedi vadi” olduğunu söyler onlara. Bu “yedi vadi”yi aştıktan sonra Simurg orada onları beklemektedir. Hüthüt’ün saydığı “yedi vadi”; İstek, Aşk, Marifet, İstigna, Vahdet, Hayret, Yokluk vadileridir. Kuşlar son bir gayretle tekrar kanat çırpmaya başlarlar.

        Ama yolda düşenler olur, kimi yem peşine düşer, kimileri de açlık ve susuzluktan yere düşer. Kimisi denizlerde boğulur, kimisi yalçın dağ doruklarında soğuktan can verir, kimisi ya güneşten kavrulur, ya da yem olur vahşi hayvanlara, kimisi hastalanıp vazgeçer yolculuktan kimisi de kendini eğlenceye verip yolu unutur. Yedi vadinin yedisi de birer engeldir. Hakikat yolunda zulmet ve nur sınavıdır bu yedi vadi. Bu sınavdan ancak otuz kuş geçer.

        İmtihanı başarıyla geçen otuz kuş menzil-i maksuda (dergâh) yorgun ve bitkin bir halde varır, rastladıkları ilk kişiye kendilerine padişah yapmak için Simurg’u sorarlar.

        Simurg bir ulak gönderir onlara. Ulak otuz kuşun her birisine, ayrı ayrı birer kağıt getirmiştir. Kağıtta, otuz kuşun yolculuk boyunca yaşadıkları macera bütün tafsilatıyla yazılıdır. Karşılaştıkları, başlarına gelenler ve yaptıkları her şey…

        Tam bu sırada Simurg tecelli eder.

        Fakat otuz kuş tecelli edenin bizzat kendileri olduğunu şaşkınlık içinde fark ederler. Aslında Simurg, otuz kuşun suretidir. Otuz kuşun otuzu da kendilerini Simurg olarak görürler. Kuşlar Simurg, Simurg kuşlardır.

        Bu sırada Simurg’tan bir ses gelir kulaklarına:Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü, burası bir aynadır!” Hasılı, otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; artık, ortada ne yolcu kalır ne yol ne de kılavuz...Çünkü, hepsi bir’dir. Tıpkı aşıkla maşukun aşkta; habiple mahbubun muhabbette; sacitle mescudun secdede bir olması gibi... Aradan zaman geçer, “fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp”, yokluktan varlığa ererler…

        *

        Ben Attar’ın hikayesini bitirdiğimde bir hayli yürümüştük; kuşlar hâlâ aynı coşkuyla ötüyorlardı.

        Seher vakti kuşların ötmesinin sebebi, ışığı görür görmez karşı cinsine aşk çağrısını iletmek istemelerindendir der kuşbilimciler. Bir tek seher vakti aşka zaman ayırabiliyorlar. Çünkü zorlu, zahmetli, tıpkı Attar’ın önlerine koyduğu bir yolculuğa benzer bir yolculuk bekler bütün gün onları. Yemek bulmak onlar için Attar’ın önlerine koyduğu yolculuk kadar zahmetli bir iştir. Bütün gün yemek aramaktan başka bir şey yapamazlar. Bu yüzden seher vakti ışığı görür görmez, aşk zamanıdır deyip ötmeye başlıyorlar.

        *

        Sahi “Mozart ile Sığırcık” hikayesini anlatacaktım.

        İçinde yürüdüğümüz ormana benzer bütün İsveç ormanlarında o kadar çok sığırcık varmış ki… Nesli tükenmekte olan bir kuş cinsidir sığırcık. Bu yüzden bütün dünyada korumaya alınmış. Bizim oralarda çiftçiler çok hürmet gösterir ona. Buğday tarlalarına süne zararlısı dadanır ya, sığırcık işte bu sünenin belalısı… Özel bir kuştur. İnsanın seslerini taklit ettikleri söylenir. Bu yüzden insanları kendilerine bağlarlar.

        1784 yılında Mozart, evcil hayvan satan bir dükkândan bir sığırcık satın alır. Sığırcık kuşu üç yıl boyunca dâhinin omuzundan inmez. O piyano başında tuşlara bastıkça sığırcık şakımaya başlar. O ara bir piyano konçertosu üzerine çalışıyor Mozart. O çaldıkça aynı sesleri sığırcık çıkarır. Bir de bakar ki kuş bir yeri atlıyor. Sol notasını sol diyez diye şakıyor. Belki kuşun söylediği doğrudur diye notanın yanına, kuşun söylediği şekilde yazar notaları. Nota okumayı bilenler 17 numaralı Sol Majör Piyano Konçertosu’ndaki bu durumu hemen fark eder derler.

        Üç sene sonra Mozart’ın sığırcığı ölür. Kuş ölüsünü evinin bahçesine gömer ve onun için bir şiir yazıp kardeşine gönderir. 4 Haziran 1787 günü yazdığı şiiri, “Burada küçük bir aptal yatıyor” diye başlar. Şiirde sığırcığı anlatır ve şiirini “o şimdi gökte, öterek beni karşılıksız övüyor” diye bitirir.

        *

        Eskiden, çok eskiden radyo günlerinde yani, serin yaz sabahlarında bir yükseltinin üzerinde duran radyonun söylediği Tokat yöresinden “Sabahın seherinde ötüyor kuşlar” türküsüyle uyanmış birisi, hayatı boyunca her kuş sesini duyduğunda hep aynı türküyü hatırlar:

        “Sabahın seherinde ötüyor kuşlar

        Balınan yoğrulmuş o sırma saçlar

        Kudretten çekilmiş karadır kaşlar

        İşte bu gönlümün cananı geldi”

        *

        Bir belgeselde seyretmiştim. Okyanusun ortasında bir küçük adada bir tür albatros kuşu yaşar. Bu ada sadece onlara aittir. Yumurtalarını buraya bırakır, yavruları burada çıkar yumurtadan, anneleri babaları uçuncaya kadar onları beslerler. Yavrular yumurtadan çıkar çıkmaz anneleri babaları yiyecek arayışına çıkar. Denizde ne bulurlarsa artık... Son yıllarda bakmışlar ki kuş yavruları ölüyor. Sebebini araştırmışlar meğer anne albatros denizde bulduğu plastik maddeleri, pet şişeleri yenebilir şey diye getiriyor yavrularına. Plastiği yiyen yavrular da patır patır ölüyor.

        Hikayelerinin içinde kuş sesleri eksilmeyen Sait Faik’in “Son Kuşlar” hikayesi şöyle başlar:

        “Dünya değişiyor dostlarım, günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

        *

        Yürüyüşü bitirip eve vardığımızda, arkamızdan sığırcık hâlâ şakıyıp duruyordu.