Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Karizmadan arındırılmış Drakula
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Bram Stoker’ın 1897’de yayımlanan ‘Dracula’ romanından yola çıkan filmlerde veya telif haklarından kurtulmak için yapılan ‘Nosferatu’ gibi serbest uyarlamalarda, Kont Dracula’nın sandığın içinde yaptığı uzun gemi yolculuğuna ayrılan sahneler vardır kuşkusuz… Ama tümüyle bu gemi yolculuğuna odaklanan bir Dracula filmi bulmak zordur. Senaryosunu Bragi F. Schut Jr. ve Zak Olkewicz’in yazdığı ‘Drakula: Son Yolculuk’ (The Last Voyage of the Demeter), işte tam da böyle bir film.

        İngiltere kıyılarındaki açılış sahnesini bir yana bırakırsak, romanın ‘The Captain’s Log’ adlı bölümünden uyarlanan ‘Drakula: Son Yolculuk’, hikâyeyi Bulgaristan’ın Varna limanından alıyor. Meslek hayatının son yolculuğuna çıkan Kaptan Elliott’un (Liam Cunningham) günlüğünden cümlelerle başlıyor her şey… Yüzleri hiç gülmeyen bir grup endişeli köylünün getirdiği büyük tahta sandıklar, Kaptan ve ekibi için Londra’ya ulaştırılması gereken sıradan yüklerden başka hiçbir anlam taşımıyor. Köylülerin kargoyu gemiye yüklemeden apar topar limandan uzaklaşması ve İkinci Kaptan Wojchek’in (David Dastmalchian) yeni işe aldığı tayfalardan birinin sandıktaki armayı görür görmez gemiden inmesi, onları pek etkilemiyor. Geminin vaktinden önce İngiltere’ye varması halinde hep birlikte alacakları yüklü prime odaklanıyorlar sadece…

        Onun günlüğüyle başlasak da ana karakter Kaptan Elliott değil… Film, Londra’ya gittiğini öğrenir öğrenmez tayfa olarak Demeter gemisine binmeye çalışan; tıp eğitiminden, astronomi bilgisinden söz ederek ve sağlık gereçleriyle dolu çantasını göstererek Wojchek’i etkilemeye çalışan ama başarılı olamayan Afrika kökenli Clemens (Corey Hawkins) karakterini merkeze alıyor. Clemens, Kaptan Elliott’un torunu Toby’nin (Woody Norman) hayatını kurtararak son anda biniyor gemiye.

        Filmin ilerleyen bölümlerinde derisinin rengi nedeniyle iş bulmakta zorlanan gerçek bir tıp doktoru olduğunu öğreneceğimiz Clemens, pozitivist düşünceye bağlı bir bilim insanı... Hayatının amacını ‘Dünyayı anlamak’ diye özetliyor. Kaptan ise dünyayı olduğu gibi kabul etmenin daha iyi olacağı görüşünde… Kargo bölümünde baygın halde bulunan Anna’ya (Aisling Franciosi) ‘kaçak yolcu’ muamelesi yapılmasına karşı çıkmasıyla birlikte Clemens’in vicdanlı, ahlaklı ve merhametli biri olduğunu da anlıyoruz. Gemideki kadınların uğursuzluk getireceğine inanan diğer tayfalarla anlaşması kuşkusuz kolay olmuyor. Gemideki ilk esrarengiz ölüme gemici hurafelerinden bağımsız olarak bakması, olayı araştırmak istemesi dahi tepki görüyor. Özetle, kargo sandıklarındaki gizemli yolcu daha ortaya çıkmadan Clemens, önce cehalet ile savaşmak zorunda kalıyor. Bir yanda, para kazanma hırsıyla dolu, kadın düşmanı, ırkçı ve cahil tayfalar; diğer yanda ise ahlaki olarak en doğrusunu yapmaya çalışan ve gemideki esrarengiz ölümlerin aslını araştırmaya kararlı Clemens duruyor. Kan nakli yaparak iyileştirdiği Anna da geminin ‘kargo’su hakkında bildikleriyle ona yardımcı oluyor; ikisi birlikte hem önyargılara hem görünmez ‘canavar’a karşı mücadele veriyorlar. Gemide iktidarı temsil eden kaptan ve Wojchek ise krizi iyi yönetemiyorlar.

        Yönetim boşluğundan çok iyi faydalanan Dracula, her şeyiyle tam bir canavar olarak geliyor karşımıza… Cehalet ile bilim arasındaki çatışmayı da düz bir yaşamda kalma savaşına dönüştürüyor. Filmin, önceki uyarlamalardan en önemli farkı, Dracula’nın ‘Kont’luğunu ve insan tarafını tümüyle bir yana bırakması veya görmezlikten gelmesi… Oysa bizim tanıdığımız, bildiğimiz Dracula kültürlü, karizmatik bir elittir. Dili kullanmayı iyi bilir, çevresindeki insanların ruhunu okur. İçindeki canavar ortaya çıkana kadar, kibirli bir aristokrat gibi durur. Özetle Dracula, çelişkilerle dolu yarı insan yarı canavar bir karakterdir. Burada ise sadece hedeflerine yönelik hareket eden, stratejisini sadece yaşamak üzerine kuran, hiç kimseyle iletişim kurmayan ve insanlara hiç değer vermeyen içgüdüsel bir yaratık var… Karizmatik Dracula’nın, vahşi bir canavardan veya hayvandan hiç farkının kalmaması, hiç kuşkusuz yeni bir yorum ama ister istemez öyküyü basitleştiren, sığlaştıran bir yaklaşım aynı zamanda…

        Ama filmin en zayıf yanı bu değil… Asıl sorun, Dracula ve nihai planı hakkında her şeyi tahmin etmemiz; gemideki karakterlerin hep bir adım önünde olmamız… Senaryo ne yazık ki, bu durumu eğlenceli veya ilgiye değer hale getiremiyor. Ayrıca, filmin ‘finalden’ başlaması da bence ayrı bir sorun. Olayların nasıl gelişeceği, kimin önce öleceği, Clemens ve Anna’nın başına neler geleceği dışında merak etmeye değer pek bir soru kalmıyor geriye...

        ‘Canavar’ın bu kadar güçlü, diğerlerinin bu kadar çaresiz olması da açıkçası filmin lehine işlemiyor. Tam tersine, hikâye örgüsünü yeknesaklaştırıyor. Verilen mücadelenin çok anlamı kalmıyor, öykünün tansiyonu düşüyor. Belli ki yazarlar bunu ‘yeni yorum’ olarak görüp Dracula’nın gücünü, acımasızlığını vurguluyorlar. Ama diğerlerinin çaresizliğinde kayda değer bir şey yok.

        Hikâyenin gelişimine baktığımızda yazarların ucuz kahramanlıktan, canavara karşı alınan klişe zaferlerden uzak durduklarını ve seyirciyi üzmekten kaçınmadıkları belli… Ama sonuçta ortaya sürprizsiz şekilde ilerleyen düz bir hikâye çıkıyor. Bu da filmi güçlü dramatik çatışmalardan mahrum bırakıyor. Geriye sadece korku gerilim sahneleri kalıyor; ama onların da -teknik olarak gayet iyi çekilmiş olsalar bile- çok etkili olduklarını söylemem zor…

        Hikâyeyi geliştiren Bragi F. Schut Jr. ‘Alien’dan (1979) esinlendiğini saklamıyor. Ama ‘ticari gemi ve mahiyeti bilinmeyen kargodan çıkan gizemli canavar’ fikri burada ne yazık ki işlemiyor. Tek sorun canavarın bizim için gizemli olmaması ve finali bilmemiz değil. ‘Alien’daki dramatik çatışma ve alt metin zenginliği yok burada…

        ‘Troll Avı’ (Trolljegeren - 2010), ‘The Autopsy of Jane Doe’ (2016) filmleriyle tanınan Norveçli yönetmen André Øvredal, görüntü yönetmeni Tom Stern ile birlikte özenli bir görsel atmosfer kuruyor. Göran Lundström’ün bilgisayar kökenli özel efektlere çok fazla iş bırakmayan makyaj çalışmasının altını çizmek gerek. Yeri gelmişken, Dracula’yı prostetik bir makyajla Javier Botet’in canlandırdığını belirtelim.

        Yönetmen Øvredal, Dracula veya vampir filmlerinden ziyade duygu ve atmosfer olarak eski usul canavar filmlerini temel alıyor. Ama o filmlerdeki ucuz ‘kitsch’ estetikten tümüyle uzak duruyor. Tam tersine, klasik sinema dilini kullandığı, her şeyiyle iyi çekilmiş bir filme imza atıyor. Sonuçta, 45 milyon dolarlık bütçesiyle prodüksiyon kalitesi yüksek bir Amerikan anaakım filmi duruyor karşımızda.

        5.5/10