Juel Taylor’ın yönettiği ‘Tyrone’u Klonlamışlar’ (They Cloned Tyrone), ABD’de kölelik dönemine kadar giden ırk ayrımcılığını, ırklar arasındaki çatışmaları ve güncel sorunları bilimkurgu türü üzerinden yorumlayan bir film… Jordan Peele imzalı ‘Get Out’, ‘Us’ ve ‘Nope’ filmleriyle birlikte Amerikan sineması içindeki yeni eğilimin temsilcilerinden biri olarak görülebilir. Ama Peele’in filmleriyle karşılaştırdığımızda, ‘dış görünüş’ ve anlatımsal yapı olarak onlardan çok farklı ve eski bir gelenekten beslendiği aşikâr…
Juel Taylor, senaryosunu Tony Rettenmaier ile birlikte yazdığı ‘They Cloned Tyrone’da, 1970’li yılların ‘Blaxploitation’ adı verilen; Afro-Amerikalı karakterlerin ağırlıkta olduğu düşük bütçeli macera ve polisiye filmlerinin havasını yakalıyor. Ama o filmlerle karşılaştırdığımızda, komediden gizeme, korku motiflerinden bilimkurgulara uzanan çok daha sofistike bir hikâye bekliyor bizi. Örneklerini sıkça gördüğümüz gerçekçi kenar mahalle filmleriyle de akraba yanları var. Tüm film siyahların yaşadığı bir tür getto olan Glen Mahallesi’nde geçiyor. Ama öykünün merkezindeki üç karakteri tanıdıkça Blaxploitation filmlerinin stereotipleri geliyor aklımıza. Özellikle Kaypak Charles (Jamie Foxx) ve Yo-Yo (Teyonah Parris) ile tanıştığımız sahnede…
Hikâyeye gelirsek, film uyuşturucu satıcılığıyla geçinen Fontaine’in (John Boyega) mahalledeki günlük rutiniyle başlıyor. Fontaine, küçük erkek kardeşinin kaybının travmasını hâlâ atlatamayan ve tüm gün odasından çıkmayan annesiyle aynı evde yaşıyor. Gün içinde rakip çeteyle dalaşan Fontaine’in rutini, akşam saatlerinde borcunu ödemeyen Kaypak Charles’ın ofis ve ev olarak kullandığı motele gitmesiyle bozuluyor. Borcunu tahsil edip oradan çıktıktan sonra ise rakip çetenin silahlı saldırısıyla hayatını kaybediyor.
Fontaine’in sabah kendi evinde uyanmasıyla ‘gerçekçi kenar mahalle’ filmi, birden ‘Bugün Aslında Dündü’ (Groundhog Day) tarzında bir fantastik öyküye dönüşüyor. Ertesi akşam Fontaine, yeniden Kaypak’ın kapısına dayandığında, ölümüyle ilgili hiçbir şey hatırlamadığı netleşiyor. Korkmalarına rağmen merak duygusuna karşı koyamayan Kaypak ve seks işçisi Yo-Yo ile birlikte nasıl olup da canlandığını araştırmaya başlıyorlar. Araştırmaları onları yer altındaki bir laboratuvara kadar götürüyor ve film, o noktada fantastik gizem türünün sularından çıkıp bilimkurgunun alanına giriyor.
İşin bilimkurgu tarafı hiç de fena işlemiyor ama asıl önemlisi, hikâyenin alt metinlerinin sağlamlığı… Gerçi adı bile tek başına öykü üzerine çok fazla ipucu veriyor ama yine de filmi henüz seyretmeyen okurları uyarmakta yarar var. Çünkü bundan sonra söz edeceğimiz temalar, Fontaine, Yo-Yo ve Kaypak’ın yer altında keşfettikleriyle ilgili…
#resim#1077774#
Fontaine’i ilk tanıdığımızda kenar mahalledeki hayatını ‘uyuşturucu satıcılığı ve ayakta kalma mücadelesi’ olarak özetleyebiliriz. ABD dışındaki seyirciler için bile hayli tanıdık ve klişe bir hayatı var. Finale geldiğimizde ise hayatının özünde bir tür mahkûmiyet olduğu netleşiyor. Ama Fontaine, her gün tekrarladığı rutine mahkûm olduğunun; hedeflerinin, hatta bazı durumlarda duygularının, alışkanlıklarının önceden planlandığının farkında değil. Üstelik aynı durum nerdeyse tüm mahalle için geçerli... Mahalle her noktası kontrol edilen bir tür laboratuvar gibi. Benzerlerinden farkı, içerideki deneklerin hiçbir şeyin farkında olmamaları…
Gerçi bazı sahnelerde her şey açık açık konuşuluyor ama yine de çok büyük bir bütçe ve organizasyonla gerçekleştirilen yeraltı projesinin tarihine detaylı olarak girilmiyor. Olayları 3 karakterin bakış açısından takip ediyor ve genellikle onlara verilen veya onların ulaşabildiği bilgilerle yetiniyoruz. Başlangıçtaki temel hedefin zihin kontrolü olduğu çok açık. Yeraltı projesini yürütenler kendilerine öyle çok güveniyorlar ki birkaç kişinin her şeyi öğrenmesine pek aldırış etmiyorlar. Projenin Glen Mahallesi’yle sınırlı olmadığını da anlıyoruz. Her şeyin arkasında beyaz üstünlükçülerin ‘iyileştirme’ ve kontrol etme zihniyeti var. Kuşkusuz, olayın devlete kadar uzandığını hissediyoruz.
Filmde altı çizilen bir başka nokta, beyazların ‘siyahları siyahlara kırdırma’ stratejisi… Beyaz DJ’in bir şarkıyı kullanarak mekândaki tüm siyahları emri altına aldığı sahne, simgesel önem taşıyor. Sahnenin devamında, anlamlı bir isme sahip olan beyaz Nixon’ın (Kiefer Sutherland) yüzlerce siyahın arasındaki rahatlığı, kendine güveni dikkat çekici. Çünkü zihinleri kontrol etme yetisine sahip.
Fontaine, filmin başında borç tahsil etmeye gittiğinde Kaypak, ona ırksal dayanışmadan söz ediyor; ‘Neden birbirimize düşüyoruz?’ diyor. Şüphesiz, parasını kurtarmaya çalıştığı belli ama orada Glen Mahallesi’nin kurtuluş formülünü de farkında olmadan dile getiriyor. 1970’lerin Blaxploitation filmlerinden ışınlanmış gibi duran Kaypak’ın, Yo-Yo’yu kurtarma planı yaparken mahallenin ihtiyacı olan dayanışma duygusunu harekete geçirmek istediğini unutmamak gerek.
Finale doğru karşımıza çıkan ‘siyah işbirlikçi’ bilim insanının varlığını ve onun ‘yok oluş yerine asimilasyon’ hedefini atlamamak gerek. Tam o noktada, filmin hemen başındaki Michael Jackson muhabbeti de yerine oturuyor. Malum, Jackson, fiziksel olarak bir beyaza benzemek için elinden geleni yapmıştı.
Fontaine’in polis tarafından öldürülen küçük kardeşinin filmde sadece fotoğrafını görüyoruz belki ama hikâye açısından anahtar nitelik taşıyor… Nixon ve patronlarının amacı, benzer olaylara gerek kalmadan siyahları kontrol edebilmek… Laboratuvarlarda özel olarak üretilen ve fast-food zinciriyle mahalledeki herkese gizlice verilen ‘gülme etkili beyaz toz’ da bir tür metafor kuşkusuz. Burada tüm dünyada yoksul kenar mahallelerde giderek yükselen uyuşturucu bağımlılığının bir sistem komplosu olduğu ima ediliyor. Film bittiğinde yer altındaki projenin arkasındaki zihniyetle ABD’deki beyaz üstünlükçülerin aynı bakış açısı ve hedeflere sahip olduğunu görmek mümkün.
Filme adını veren klonlama sürecinin de metaforik nitelik taşıdığını düşünüyorum. Torbacı Fontaine ve kadın pazarlayan Kaypak, yeraltında klonlarına bakarken kuşkusuz orijinal mi, klon mu olup olmadıklarını sorguluyorlar. Bizse her ikisinin gettolaşma sürecindeki stereotipler olduklarını seziyoruz. Seks işçiliğini bırakmak ve gazeteci olmak isteyen Yo-Yo ise onların aksine bir rutini temsil etmiyor; kendi stereotipine isyan ediyor. Kaderine razı olmak istemediği için mahalle onun hayatında sadece bir aşama. O yüzden henüz kontrol edilebilen biri değil.
‘Tyrone’u Klonlamışlar’, üç başrol oyuncusunun varlığından büyük destek alan bir film. Onlar sayesinde işin komedi tarafı çok iyi çalışıyor. Jamie Foxx ve Teyonah Parris sayesinde diyaloglar en heyecanlı sahnelerde bile yüzümüzü gülümsetebiliyor. Kenar mahallede geçen, politik alt metinlerle dolu distopya tadında karanlık ama eğlenceli bir bilimkurgu filmi seyrediyoruz. Yönetmen Juel Taylor ve görüntü yönetmeni Ken Seng hem renk paletinde hem görsel atmosferde retro bir yaklaşım benimsiyorlar. Koyu ve karanlık tonların egemen olduğu, 35mm çekilen filmlerin tadını veren yer yer grenli, gerçekçi bir doku var. (Netflix)
7/10
- 1
Başarılı bir ilk film - 2
Soğuk ve insan sevmez bir film - 3
Bal, tereyağı ve ekmek peşinde - 4
Yılın en iyi filmlerinden biri - 5
'Sonsuza dek' ama kiminle? - 6
Eski usul distopya - 7
Popüler Amerikan masalına yeni yorum - 8
Oscar'a aday gösterilen Filistin filmi - 9
En duygusal Frankenstein uyarlaması - 10
Predatör bu kez iyi karakter