Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Aksiyona doymak isteyenlere
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Sadece son 27 yılın değil, sinema tarihinin de en iyi aksiyon serilerinden biri ‘Mission: Impossible’… Başarısının ilk sırrı, özellikle çağdaş süper kahraman filmlerinde saflığını kaybeden ve özel efekt şovuna dönüşen aksiyon sinemasının özüne, yani hareket ve gerilime yönelmesi…

        ‘Mission: Impossible - Ölümcül Hesaplaşma Birinci Bölüm’ (Mission: Impossible - Dead Reckoning Part One), aksiyon açısından serinin önceki 6 filmi gibi doyurucu, tatmin edici bir menüye sahip. Teknik anlamda ve aksiyon estetiği anlamında üst düzey bir iş var ortada. Sinemada hareket ve gerilimi seviyorsanız, iki buçuk saati aşkın sürenin nasıl geçtiğini anlamanız mümkün değil. Bana sorarsanız, filmlerde süreyi seyirciye hissettirmemenin sırlarından biri, sekans sayısının kısıtlı tutulması ve sahnelerden oluşan sekansları birbirlerini takip eden heyecan verici kısa filmler gibi düzenlemektir.

        ‘Mission: Impossible - Ölümcül Hesaplaşma Birinci Bölüm’de yazar ve yönetmen Christopher McQuarrie aynı mantıktan hareket ediyor. Sürenin uzunluğuna karşı sekans sayısını kısıtlı tutuyor. Sevastopol denizaltısı, Amsterdam’daki ‘teslimat’, Yemen Çölü ve CIA’nın merkez üssünde geçen ilk 4 sekans süre olarak çok uzun değiller. Hunt’ın kendine gönderilen ses kaydını dinlemesi ve görevini öğrenmesi, zaten tek sahnelik kısa bir sekans… Sevastopol’da sıkı bir denizaltı iç mekân gerilimi; Ethan Hunt’ın (Tom Cruise) Ilsa Faust’un (Rebecca Ferguson) peşine düştüğü Yemen’de ise kurşunların uçtuğu bir silahlı çatışma var. Asıl hareket ve heyecan, beşinci sekansta, yani Abu Dabi Havalimanı’nda başlıyor. ‘Hırsız kız’ Grace (Hayley Atwell), Hunt’ı takip eden iki CIA ajanı Briggs (Shea Whigham) ile Degas (Greg Tarzan Davis) ve filmin ‘görünen kötü adamı’ Gabriel’in (Esai Morales) hikâyeye dahil olduğu, mizah duygusunun kendini hissettirdiği, kovalamacalarla dolu bir sahneler dizisi seyrediyoruz.

        Caddelerde, sokaklarda motorize kovalamacaların peş peşe geldiği Roma çekimlerinde hareket ve mizah kol kola gidiyor. Özellikle, Hunt ve Grace’in 1970’leri akla getiren minik otomobile bindikleri sahne hayli eğlenceli… Ama Ethan Hunt ile ekibinin kendi başına hareket eden yapay zekâ Varlık’ın (The Entity) gücünün büyüklüğünü ve neler yapabileceğini ilk kez çok net olarak gördükleri Venedik’te ise karanlık, ciddi, trajik bir sekans bekliyor bizi. Diyalog ağırlıklı sahnelerle gerilim dolu anların, kovalamacaların, dövüşlerin, çatışmaların peş peşe geldiği hayli uzun bir bölüm bu… Innsbruck bağlantılı Şark Ekspresi’nde geçen final sekansı ise nerdeyse orta metrajlı film gibi ama temposu düşmüyor. Benji’nin (Simon Pegg) motorsikletli Hunt’ı hızla giden bir trene bindirmeye çalıştığı, Varlık’ın bunu önceden sezerek önlemini aldığı, komedi yanı da güçlü olan sahnenin, filmin en çılgın aksiyon anlarını içerdiğini not edelim.

        Şüphesiz, Roma’daki kovalamacalar eğlenceli; Venedik dramatik açıdan zirvelerle dolu… Aynı anda birçok karakterin yer aldığı, paralel montajın kullanıldığı ve nefes nefese izlediğimiz tren sekansı da iyi. Ama trene atlama sahnesi dışında çoğunun benzerlerini sinema tarihinde ve serinin önceki filmlerinde bulmak mümkün. Gündelik rutinini yaşayan kalabalık havalimanındaki karmaşık ve kaotik kovalamacayı; yaşanan terslikleri, yükselen gerilimi ve sürekli değişen planları içeren Abu Dabi bölümü ise açıkçası benim için ayrı yerde duruyor. Serinin ilk filminde tüm ekibin kulaklıklarla birbiriyle iletişimde olduğu ve planın yürümediği, Prag’da büyükelçilik resepsiyonundaki trajik sahneyi andırıyor biraz; ama içerdiği mizah duygusu ve ton olarak kendine özgü bir havaya sahip.

        Havalimanı sekansı, hikâyenin yapısına odaklandığımızda karşımıza çıkan ‘soygun filmi’ fikrinin de iyi bir uygulaması. Malum ‘Mission: Impossible’ filmlerinin çoğunda Ethan Hunt ve ekibi, yüksek güvenlikli yerlerden önemli bir şeyler çalmaya çalışırlar. Bu kez tüm öykü küçük bir anahtarın ele geçirilmesiyle ilgili… Hatta soygun planları kadar yankesicilik becerilerinin de öne çıktığı bir entrika var. McQuarrie, senaryoyu birlikte yazdığı Eric Jendresen ile iki parçalı anahtarı mükemmel bir ‘McGuffin’ (hikâyenin akışını belirleyen nesne veya olay) olarak önümüze sunuyor. Değerine paha biçilemez bu küçük anahtarın nerede, nasıl kullanılacağı, hatta ne işe yarayacağının bilinmemesi de ayrı bir konu. Yeri gelmişken, açılıştaki kısa ama çarpıcı denizaltı sekansı nedeniyle seyirci olarak Ethan Hunt dahil nerdeyse herkesten bir adım önde olduğumuzu belirtelim. Çünkü en azından anahtarın nerede kullanılacağını biliyoruz.

        ‘Mission: Impossible - Ölümcül Hesaplaşma Birinci Bölüm’ün çok sayıda karakterin farklı amaçlarla bir şeylerin peşinde koştuğu kaotik kara komedileri anımsatan yanları da var. Sondaki tren sekansı dahil sürprizler, duygusal kararlar ve taraflar arasında değişen ittifaklar, hikâyeye damgasını vuruyor. Sözgelimi, Grace’in Venedik’e kadar kendi hedefine sadık kalması, sürekli kaçarak başına bela olduğu Hunt’ın ise onu korumaktan vazgeçmemesi, kayda değer noktalar… ‘Galaksinin Koruyucuları’nın Mantis’i Pom Klementieff’in canlandırdığı kötülerin tarafındaki sert, sessiz ve bıçkın Paris de kaotik kovalamacanın renkli karakterlerinden biri. Ak Dul’u canlandıran Vanessa Kirby, entrikaya biraz geç dahil olsa da özellikle tren sahnesinde oyunculuğuyla öne çıkıyor.

        Senaryonun en başarılı yanı, karakterler arası ilişkiler ve çatışmaların aksiyon sahneleri üzerinden gelişmesi; hikâye anlatımı ile hareket arasında güçlü bir bağ kurulması… Sözgelimi, Hunt’ın Ilsa ve Grace ile dramatik ilişkileri, çoğunlukla aksiyon sahneleri içinde gelişiyor.

        ‘Mission: Impossible - Ölümcül Hesaplaşma Birinci Bölüm’ün öne çıkan tema ve alt metinlerine baktığımızda, her şeyin Hunt’ın ‘şövalye kişiliği’ etrafında kurulduğunu söylemek mümkün. Amsterdam’daki teslimat sahnesinde Hunt’ın önce sesini duyuyoruz, sonra karanlıktan çıktığında, teslimatçıya ‘gölgelerde yaşamak’ gibi bir ifade kullanıyor. James Bond filmi ‘Skyfall’da (2012) siyasetçiler tarafından köşeye sıkıştırılan MI6 şefi M’in birkaç kez kullandığı bir benzetmedir bu… Ona göre, ajanlar ‘gölgelerde yaşamak’ zorunda olan ve dünyayı koruyan kahramanlardır…. Belli ki, Hunt da aynı şekilde düşünüyor. CIA’den bağımsız olarak çalışan ama Kittridge (Henry Czerny) gibi güvendiği isimlerden ‘parça başı’ iş almayı reddetmeyen Hunt, bu filmde de başına buyruk davranıyor. CIA’in merkez üssüne gittiği sahnede ‘asla kontrol edilemeyeceği’ mesajını bir kez daha veriyor ve kendisine verilen görevden ziyade inandığı yolu takip ediyor. CIA dahil herkesin derdi yapay zekâ Varlık’ı kontrol etmek, kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmak. Hunt ise hedefini onu yok etmek olarak belirliyor.

        Hunt için IMF (Impossible Mission Force) ekibinin alternatif bir aile anlamına geldiğini bir kez daha görüyoruz. Serinin tarihinde galiba ilk kez Hunt’ın IMF öncesi hayatından ‘bazı anlar’a yer veriliyor; Gabriel ile geçmişe kadar uzanan kişisel hesabı olduğunu anlıyoruz. Ama Hunt’ın geçmiş öyküsünün tümüyle bir sonraki filme bırakıldığını söylemek gerek.

        Açılıştaki denizaltı sahnesi başta olmak üzere yapay zekâ korkusu tüm hikâyeyi belirliyor. Ajan filmlerinde kötülerin siber terörizmi bir araç olarak kullanması, kuşkusuz yeni değil. Yüzü ve fiziği olmayan kötücül yapay zekâların edebiyat ve sinema tarihinde hayli uzun bir geçmişi var. Tüm bunlara karşın Varlık, filmin hikâyesine farklı ve yeni bir hava getirebiliyor; fiziksel varlığı olmayan kendine özgü bir ‘villain’ olmayı başarıyor. Tam da burada Varlık’ı ve onun düşünce yapısını en iyi anlayan kişinin Luther (Wing Rhames) olduğunu hatırlamak gerek. Luther, Varlık’ın sürekli olarak gelecekteki olası senaryoları hesapladığını, hatta Hunt’ın kafasından geçenleri dahi bildiğini söylüyor. Aynı sahnede Luther, Varlık’ın bir adım önüne nasıl geçebileceklerine dair planını açıklıyor. Burada, ‘Skyfall’ filminde James Bond ve Q’nün siber terörist Silva’yı yenmek için yaptıkları plan akıllara geliyor…

        Malum, ‘sürekli öğrenen ve kendini geliştiren yapay zekâ’, artık bilimkurgunun değil günümüzün temel korkularından biri… Film de bu korkunun açık ve etkili bir yansıması…

        Covid-19 pandemisi nedeniyle ciddi sorunlar yaşayan, çekimleri ve gösterimi ertelenen, bütçesi beklenenin üstüne çıkan ‘Mission: Impossible - Ölümcül Hesaplaşma Birinci Bölüm’ü bir aksiyon filmi olarak sevdim ve keyif alarak izledim. Özellikle aksiyon sevenlerin kaçırmaması gerektiğine inanıyorum.

        7/10