Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar 'Seul'a Dönüş': Çarpıcı bir karakter portresi
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Kamboçya kökenli Fransız yönetmen Davy Chou’nun uzun süren ön araştırmalar sonucu yazıp yönettiği ‘Seul’a Dönüş’ (Retour à Séoul), 2022 yılında Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde dünya prömiyerini yaptı.

        ‘Seul’a Dönüş’ filminin bir sahnesinde Güney Kore’den çeşitli Batı ülkelerine evlatlık verilen bebeklerin sayısıyla ilgili istatistikleri görüyoruz. 1971-1990 yılları arasında giderek yükselen oran 1991’den itibaren düşmeye başlıyor ve 2004’te sıfırlanıyor.

        2000’ler, Güney Kore’de ekonomik büyümenin yaşandığı, sosyal refahın arttığı bir dönem. Aynı dönemde çocuklarını evlatlık olarak veren birçok ailenin de sosyal refahtan önemli paylar aldığını ve geçmişte verdikleri kararları sorguladığını unutmamak gerek. Hatta zenginleşen Güney Kore’nin evlatlık verilen bazı çocuklar için cazibe merkezi olduğunu da…

        Film, evlat edinme oranının zirveye çıktığı dönemde, Fransız bir çift tarafından 1980’lerin sonunda evlat edinilen Yeon-hee’nin (Ji-Min Park) hikâyesini anlatıyor. Biz onu, henüz doğumda konulan adını dahi bilmiyorken tanıyoruz. Filmin ilk sahnesinde Seul’daki otelin resepsiyonisti Tena’ya (Guka Han) kendini Frédérique ‘Freddie’ Benoît olarak tanıtırken, Tena’nın kulaklıkla dinlediği Kore şarkısını merak ediyor. Bu arada, şarkılar ve müziğin, film boyunca Freddie’nin karakteriyle ilgili önemli ve anlamlı ipuçları taşıdığını baştan söylemek gerek.

        Öyle ki, filmin analizini şarkılar ve müzik üzerinden yapmak mümkün. Sözgelimi, ilk bölümde dinlediği romantik yerel şarkılar, Kore kültürüyle arasındaki uzaklığı yansıtıyor. İlk anda Tena’nın ne dinlediğini merak etse de başlangıçta bu şarkılarla bağ kuramıyor, kurmak istemiyor. İnsanların duygusallığından, naifliğinden ve Kore romantizminden kaçmak istediğinde, Batı tarzı elektronik dans müziğine sığınıyor. Bu müzik, aynı zamanda kendini ait hissettiği alternatif yeraltı kültürünü ve snop kişiliğini temsil ediyor.

        Çevresindekileri hiç umursamadan aklına geleni yaptığı sahnede DJ’den özel olarak istediği şarkının sözlerinde sık sık kulağımıza çalınan ‘I never need anybody’ nakaratı, Freddie’nin bireyciliği kadar ‘hiç kimseye ihtiyaç duymak istememesi’nin bir göstergesi… ‘Annesi ve babası tarafından istenmeyen bebek olma’ fikriyle hiçbir zaman baş edemediği belli. Bu konuyu önemsediğini, ciddiye aldığını kabullenemediği için uç noktalara varan bir bireyciliğe sığınıyor. Öte yandan, evlatlık olduğunu öğrendiğinden beri biyolojik ebeveynlerini aklından çıkaramadığını itiraf ettiği anlar da var. Doğum günlerini kutlamaması aslında her şeyi özetliyor…

        Filmin hemen başında Tena ve edebiyatçı arkadaşı, ona biyolojik ebeveynlerini bulmak isterse neler yapması gerektiğini tek tek anlatırken ve duyarlı bir tavırla onunla empati kurmaya çalışırken, bir anda ‘Bunlardan bana ne! Sizden sıkıldım, hadi biraz eğlenelim’ moduna giriveriyor. Çünkü hiç kimsenin ‘evlatlık’ diye onun için üzülmesini istemiyor. Saygısızlık yaptığının farkında ama hiç umursamıyor. Kırıcı olmaktan çekinmeyen, ilgi merkezi olmayı seven biri Freddie... Sohbet esnasında küstah bir ifadeyle ebeveynlerini bulmak istemediğini ve Seul’a o amaçla gelmediğini söylemesine rağmen hemen ertesi gün Tena ile arkadaşının sözünü ettiği Hammond Evlat Edindirme Merkezi’nin yolunu tutması, çelişkilerle dolu karakteri hakkında bize çok önemli bir fikir veriyor.

        ‘Seul’a Dönüş’, her şeyden önce bir karakter portresi… Biyolojik ebeveynlerini arayan birçok Koreli yetişkinin Freddie gibi davranmayacağı, farklı tepkiler vereceğini kestirmek zor değil. Ama aynı konu üzerine daha önce ‘Golden Slumbers’ (2011) adlı bir belgesel çeken yazar – yönetmen Davy Chou’nun, evlatlıkların Kore kültürüyle yaşadığı kültürel çatışmayı ortalama bir karakter üzerinden anlatmak istemediği belli… Tam aksine, psikolojik olarak uç noktalarda dolaşan bir karakter üzerinden bakmak istiyor yaşanan sürece. Freddie kendi derinlerinde kırgın ve üzgün olsa da dışarıya bunu yansıtmayan, tam aksine hiçbir şeyi umursamazmış gibi görünen bir karakter… Bu açıdan, filmin akılda kalıcı unutulmaz bir karakter portresi çizdiği kesin.

        Dışardan baktığınızda aklına eseni yapan, tek gecelik ilişkileri tercih eden özgür ruhlu biri gibi görünüyor. Sorulduğunda, Seul’a tesadüfen geldiğini, biyolojik ebeveynlerini bulmayı önemsemediğini söylüyor. Ama davranışlarına, eylemlerine baktığınızda, tam tersi bir eğilim görüyorsunuz. Koreli anne babasını bulmak için ne gerekiyorsa onu yapıyor. Dışarıya yansıttığı duygular ve söyledikleri ile eylemleri arasında öylesine çelişkiler, tutarsızlıklar var ki, Freddie sorunlu olmanın ötesinde sorunun ta kendisi olan biri…

        Fransız annesiyle yaptığı görüntülü telefon konuşması dışında ilişkilerine hiç girmiyoruz ama o yaşa kadar Fransız ebeveynlerine de az çektirmediğini tahmin etmek çok zor değil. Biyolojik babasını (Oh Kwang-rok) bulduktan sonra yaptıklarını düşündüğümüzde, ilk hedefinin küstah bir merak maskesi altında gizlenen bir intikam duygusu olduğunu söylemek dahi mümkün. Kuşkusuz, Fransa’da yetişmiş 25 yaşındaki bir kadının patriyarkal Kore toplumunu temsil eden babasıyla hemen anlaşıp kaynaşması elbette mümkün değil ama film sadece bu çatışma üzerine kurulu değil. Freddie’nin, babasını ve ailesini gördüğü ilk andan itibaren onlara soğuk davrandığını, küçümsediğini ve onların tüm duygusal yaklaşımlarına ilgisiz kaldığını unutmamak gerek. İlk anlarda acıyormuş gibi yaptığı anlar var ama babasının çektiği vicdan azabını pek umursamıyor; kendisine gösterdiği ilgiye, sevgiye kayıtsız davranıyor. Çevresindekiler, babasına söylediklerini hiçbir zaman tam olarak çevirmiyorlar; çünkü bazen ağır şeyler söylemekten kaçınmıyor. Babası ısrarla ona işporta tezgahından bir ayakkabı hediye etmek istediğinde bir çift bale pabucu istiyor. Hemen ardından da Tena’ya sırf babasını mutlu etmek için kabul ettiğini, bale pabuçlarından nefret ettiğini söylüyor. Özellikle ilk görüşmelerinde babasını ve ailesini ‘şaşkınlık’ maskesiyle dolaylı yollardan ezmek istediğini hissediyoruz. Babası vicdan azabı ve pederşahi tutumla Freddie’yi takıntı haline getirdikçe ona daha da kaba davranmayı sürdürüyor.

        Yıllar sonra kendini toparlamış bir şekilde babasının yaş günü için Seul’a geldiğinde, ona eskisi kadar soğuk davranmadığını görüyoruz. Ama babasının kendisini mutlu etmek için gösterdiği çabanın ve babasını sevme düşüncesinin Freddie’ye pek iyi gelmediğine de tanık oluyoruz. Daha birkaç saat önce ‘Burası benim için çok toksik bir yer. Beni yalnız bırakma, yardımcı ol’ anlamına gelen şeyler söylediği erkek arkadaşına bir anda öylesine kötü davranmaya başlıyor ki şaşırıp kalıyoruz.

        İşte bu yüzden, Freddie’nin ısrarla ulaşmaya çalıştığı annesini bulunca ne yapacağını kestirmek hiç kolay değil. Biyolojik babasının bütün suçu üstüne alarak ‘Annene zorla yaptırdım’ demesini, annesinin babasını terk edip gitmesini aklımızda tutuyoruz. Hatta Freddie’nin babasına sorduğu ilk sorunun ayrılıkta kendi payı olup olmadığıyla ilgili olduğunu da seziyoruz. Ama Freddie gibi biri için tüm bunların ne ifade ettiğini anlamak zor. Sonuçta, evlat edinme merkezinin mesajlarına ısrarla yanıt vermeyen ve kendisiyle görüşmek istemediğini açıklayan annesini neden o kadar ısrarla aradığının kesin bir yanıtı yok. Babasına olduğu gibi ‘Benim için hiç önemli değilsin’ mesajı vermek için mi, yoksa kendisine bile açıklayamadığı başka bir nedenle mi görmek istiyor onu… Yoksa sadece merak ettiği için mi?

        Freddie’nin kendisini seven arkadaşları ve babasına olan davranışlarını göz önünde bulundurduğumuzda, annesine daha farklı, daha olumlu ve iyi davranacağını öne sürmek ne kadar doğru olur emin değilim. O yüzden, annenin tavrını bir çeşit şiirsel adalet olarak değerlendirmek mümkün. Annenin yıllar boyunca ısrarla onunla görüşmek istememesi, buna karşılık aşırı kibirli Freddie’nin onu aramaktan hiç vazgeçmemesi, aslında her şeyin özeti gibi… Sonuçta, bu sayede Freddie dışarıya gösterdiği gibi biri olmadığını keşfediyor ve biyolojik annesinin inadı, zor yoldan da olsa onu değişime sürüklüyor… Çünkü annesi ondan kaçtıkça, bebekken evlatlık verilmesinin tahmin ettiğinden çok daha önemli olduğunu kabul etmek, acılarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor.

        Yönetmen Davy Chou’nun annenin cephesine hiç geçmemesi veya kızıyla neden görüşmeyi kabul etmediği konusuna girmemesi doğru bir tercih… Kaldı ki, biraz düşündüğümüzde Koreli anneyi anlamak çok zor değil. Belli ki kızını evlatlık olarak vermek, yüzleşmek istemediği ve hiçbir zaman içine sindiremediği trajik bir karar. Ayrıca Yeon-hee’yi yeni hayatına dahil etmek istemediği açık… Yeon-hee’nin ortaya çıkışının babanın dengesini nasıl bozduğunu düşündüğümüzde anneye hak vermemek elde değil…

        Chou, Freddie’nin hikâyesini yaklaşık 8 yıla yayılan geniş bir süre içinde anlatıyor ve alışageldiğimiz bir Amerikan karakter dramında olduğu gibi bizi kesin sonuçlara götürmüyor. Öyle ki, finalde Freddie’nin ömrü boyunca annesiyle ilgili olarak en çok merak ettiği sorunun yanıtını bile vermiyor bize.

        Freddie’nin geleceğiyle ilgili elimizdeki en önemli ipucu ise müzik. Filmin başında Tena’ya bir zamanlar müzisyen olduğunu söylüyor ama sonraki yıllarda geçimini çevirmenlik, silah ticareti gibi başka işlerden sağlıyor. Sözgelimi, silah ticareti işine tek gecelik ilişki kurduğu André (Louis-Do de Lencquesaing) adlı Fransız sayesinde giriyor. André, Freddie’ye silah ticareti için ideal birisi olduğunu çünkü geçmişi önemsemediğini söylüyor. İronik olan, Freddie’nin tüm hayatını geçmişi uğruna değiştirmiş biri olması…

        Müzik, Freddie’nin bastırdığı, açığa çıkaramadığı duygularla ilgili sanki… Koreli biyolojik babasının onun için yaptığı minik besteyi dinlerken müziğe olan yeteneğini kimden aldığını anlıyoruz. O sahnede, müzik babasıyla kurduğu nadir duygusal bağlardan biri haline geliyor. Finalde doğum gününü tek başına geçirdiği yabancı ülkedeki boş otel resepsiyonunda, başına oturduğu piyanoda daha önceden hiç bilmediği bir şarkıyı notalarına bakarak çalarken, filmin başlarında söylediklerini hatırlıyor; yaşamak ile bir parçayı ilk kez çalmak arasında kurduğu bağı düşünüyoruz. Parçayı hiç de fena çalmaması, bize sadece müziğin Freddie’nin geleceğinde önemli bir yeri olabileceğini değil, hayata daha umutlu baktığını düşündürüyor.

        İlk kez bir filmde oynayan Park Ji-min’in canlandırdığı Freddie açıkçası son dönemde gördüğüm en ilgiye değer karakterlerden biri. Davy Chou’nun eski usul 35mm filmlerin dokusunu akla getiren bir renk paleti kullandığı, yakın planların yanı sıra yer yer uzun çekimleri de tercih ettiği ‘Seul’a Dönüş’ü MUBI’de seyredebilirsiniz.

        7.5/10