Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Black Mirror: günümüzü yansıtan bir ayna
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Altıncı sezonun ilk bölümü ‘Joan İğrenç Biri’ (Joan Is Awful), ‘Black Mirror’ deyince aklımıza üşüşen temaları içeren parlak bir öyküye sahip… Sonicle şirketinde yönetici olarak çalışan Joan’ın (Annie Murphy) yaşadığı bir güne tanık oluyoruz önce. Uyanışını, nişanlısıyla birlikte yaptığı kahvaltıyı, işe gidişini, yönetici olarak bir çalışanı nasıl işten çıkardığını, terapistiyle yaptığı görüşmeyi, gün boyu mesajlaştığı eski sevgilisiyle bardaki kaçamak buluşmasını ve yeniden evine dönüşünü seyrediyoruz. Yemek yerken sevgilisiyle beraber Netflix’in kurgusal dünyadaki benzeri olan Streamberry’yi açtıklarında, karşılarına ‘Joan is Awful’ diye yeni bir dizi çıkıyor. Başrolünde Salma Hayek’in oynadığı diziyi izlemeye başladıklarında ise Joan’ın sabahtan beri yaşadıklarının bir ‘dizi bölümü’ne dönüştüğünü görüyorlar. Üstelik her şey biraz abartılıyor ve olduğundan daha menfi bir karakter haline getiriliyor.

        Joan, ilk gece yaşadığı şoku atlatamadan nişanlısı tarafından terk ediliyor. Ertesi gün de iyi geçmiyor ama en kötüsü, ne yaşarsa yaşasın her şeyin yeni bir dizi bölümüne dönüştüğünü görmesi oluyor. Öyle ki, Salma Hayek’in canlandırdığı kurmaca Joan, başrolünde Cate Blanchett’in oynadığı ‘Joan İğrenç Biri’ diye bir dizi dahi seyretmeye başlıyor. Burada, birbirini yansıtan aynaların sonsuzluğunu düşünmemek elde değil. Kaldı ki, bölüm ilerledikçe işler karışıyor. İşin içine ‘kurmaca seviyeleri’ ve ‘kaynak Joan’ gibi ifadelerin yer aldığı bir ‘dramatik terminoloji’ dahi giriyor. Ama ‘Black Mirror’ dizisinin proje tasarımcısı ve bölümün yazarı Charlie Brooker’ın yegâne derdi, karşımıza bir postmodern anlatı çıkarmak değil. Asıl mesele, giderek gelişen yapay zekâ teknolojileri ve deepfake gibi ürperten yazılımların yakın gelecekte yapabilecekleri üzerine düşünmek; 20. Yüzyıl’ın ortalarından beri gündemde olan ‘biri bizi gözetliyor’ fobisini daha rahatsız edici düzeye çıkarmak… Sayfalar boyu süren ‘kullanıcı sözleşmeleri’ni hiç okumamanın ağır sonuçlarını da unutmamak gerek… Söz konusu sahnelerde şöyle bir bakıp onay verdiğiniz benzer sözleşmeler geçiyor gözlerinizin önünden ve ürperiyorsunuz.

        Yakın geleceğin endişeleri bir yana, ‘Joan İğrenç Biri’ özü itibarıyla kendi hayatını kontrol etmekte zorlanan insanlar üzerine bir öykü anlatıyor. Bölümün en can alıcı sahnelerinden birinde Streamberry’nin yöneticisi, röportaj verdiği gazeteciye, ilk başta ‘Joan Harika Biri’ adında başka bir dizi çektiklerini ama test gösterimlerinde başarılı olmadığını çünkü ‘İnsanların kendilerine dair nörotik görüşleri’ ile hiç uyuşmadığını söylüyor. Ona göre dizi insanların zayıf, bencil, korkak yanlarına odaklandığında ilgi çekici hale gelebiliyor ancak.

        Joan’ın terapistiyle yaptığı görüşme, bölümün anahtar sahnelerinden biri. O sahnede aslında içine sindiremediği bir konumda çalıştığını; nişanlısına tutku duymadığını itiraf ediyor. Ama hayatını değiştirmek de istemiyor. Joan kendisini öylesine edilgen hissediyor ki terapistine ‘Kendi hayat hikâyemin bile ana karakteri değilim’ diyor. Dolayısıyla, ana karakteri olduğu dizinin tüm hayatını yıkıp geçmesinde ironik bir yan var. Dizinin diğer tüm bölümleri gibi karanlık bir hikâye var karşımızda. Ama iyimser ve pozitif bir finale bağlanıyor her şey. Finalde gelen özgürlüğün bedeli ve sınırları da anlamlı… Ezcümle, ‘Joan İğrenç Biri’ hayal kırıklığına uğratmayan bir ‘Black Mirror’ bölümü ve bana sorarsanız, altıncı sezonun açık ara en iyisi…

        Diğer dört bölüme baktığımızda, Charlie Brooker’ın ’Black Mirror’ın alametifarikası olan yeni medya düzeninin zararları ve yakın geleceğin endişeleri gibi konulardan ‘farklı sulara’ doğru yelken açtığını görüyoruz. ‘Beyond the Sea’ bölümünü bir yana bırakırsak bilimkurgudan söz etmek pek mümkün değil. Önceki sezonlarda sık sık karşımıza çıkan distopik yakın gelecek imgesi, kötülüğün her daim pusuda yattığı karanlık zamanlarla yer değiştiriyor.

        ‘Loch Henry’, ‘Mazey Day’ ve ‘Şeytan 79’un (Demon 79) ortak özellikleri, korku gerilimin belirli alt türlerine odaklanmaları… Sezonun en sevdiğim ikinci bölümü olan, fantastik kara komedi janrına dahil edilebilecek ‘Şeytan 79’, belirli ölçülerde 1970’ler sinemasını akla getiren ‘retro’ bir görsel yaklaşımın ürünü. Açılış jeneriğinde de bir Red Mirror epizodu olduğu yazıyor. Büyük mağazanın ayakkabı bölümünde tezgahtar olarak çalışan genç Nida (Anjana Vasan), günlük hayatında ayrımcılığın kurbanı olmaya alışmış Hint kökenli bir İngiliz vatandaşı. Yabancı düşmanlığının yükseldiği günlerde ırkçılığa karşı öfkesini bastırıyor ve iyi, kibar, anlayışlı biri olmaktan vazgeçmek istemiyor. Sihirli lambadan çıkan cini andıran genç iblis Gaap (Paapa Essiedu) ‘Üç günde üç kişinin canını almazsa kıyametin kopacağını’ söylüyor Nida’ya… Dönemin popüler müzik grubu Boney M’in erkek solistinin gösterişli sahne kostümüyle ortada dolaşan Gaap ile Nida, ilgiye değer, eğlenceli bir ikili oluşturuyorlar. Gaap, bir çeşit ‘stajyer’ iblis olarak ‘Şahane Hayat’ın (It’s a Wonderful Life - 1946) kanatlarını kazanmaya çalışan koruyucu meleği Clarence’ı akla getiriyor. Kötüleri öldürmeye çalışırken içindeki şiddeti, öfkeyi açığa çıkaran Nida, çelişkileri ve düştüğü açmazlarla ilgiye değer bir karakter. Soğuk Savaş dönemindeki nükleer kıyamet korkusunu işleyen ve politik alt metinlere sahip ‘Şeytan 79’, tahmin edilebilir olmaktan uzak detaylarıyla öne çıkıyor. Mutsuz ve mutlu sonu bir araya getiren ironik finali de kayda değer.

        ‘Mazey Day’ beş epizodun en şaşırtıcı hikâye örgülerinden birine sahip. Uzun bir süre ‘Galiba yeni sezonun en vasat halkası’ diye düşündüğüm ‘Mazey Day’ bittiğinde, bir anda birbirine zıt iki farklı dönüşüm hikâyesi seyrettiğimi anladım. Bir yanda, paparazzi olmaktan vazgeçen serbest fotoğrafçı Bo (Zazie Beetz), diğer yanda ise problemli Hollywood yıldızı Mazey Day (Clara Rugaard) var. Sürprizleri ele vermemek için hikâyenin akışına girmek istemiyorum ama ‘Mazey Day’ biri fiziksel, diğeri ahlaki boyut taşıyan dönüşüm -değişim sürecini iç içe anlatırken önyargılarımızla nerdeyse dalga geçiyor. Kaldı ki, finalde kimin ahlaklı kimin ahlaksız olduğu konusundaki ilk izlenimlerimiz veya kimin daha ‘korkunç bir değişim’ yaşadığı sorusunun yanıtları alt üst oluyor.

        Issız, tekinsiz İskoçya taşrasında geçen Loch Ness canavarı gibi korku hikâyelerini akla getiren ‘Loch Henry’ de özünde ahlaki meseleler ve benzer değişim süreçleriyle ilgilenen bir ‘Black Mirror’ bölümü… Genç sinemacılar Davis (Samuel Blenkin), kız arkadaşı Pia (Myha’la Herrold) ile taşradaki yalnız annesi Janet McCardle’ı (Monica Dolan) ziyarete geliyor. Pia, kasabada yıllar önce yaşanan ve Davis’in polis babasının dolaylı yoldan ölümüne vesile olan seri cinayetleri keşfedince ‘Neden bu olayın belgeselini çekmiyoruz?’ diye soruyor. Davis, ‘Benim ailem benim geçmişim’ diyerek önce karşı çıkıyor fikre ama ısrarlar sonucu kabul ediyor. Sonra geçmişin üzerindeki sis perdesinin dağıldığı, eski günahların ortaya çıktığı, sürprizlerle ilerleyen bir taşra gerilimi seyrediyoruz. Ama asıl mesele, bu polisiye örgü değil. 1980’lerden kalma İngiliz TV polisiyeleri, VHS kasetleri, aile fotoğrafları ve siyah beyaz arşiv görüntülerinin masum görünüşlü nostaljisi, şiddet dolu bir karanlığa evrilirken; şimdiki zamanın da pek masum olmadığının farkına varıyoruz. Pia ve kasabalı arkadaşı Stuart King’in (Daniel Portman), koleksiyoncularla ilgili belgesel çekmek isteyen Davis’i ayartması, hikâyenin can alıcı noktalarından biri. Maddi çıkarların başka hassasiyetlerin önüne geçtiği bir karar bu… Mağdurun yönetmen olarak kameranın arkasında durduğu belgesel anlayışının doğru olup olmadığı, zihnimizi meşgul ederken ‘Loch Henry’ bizi çarpıcı bir finale sürüklüyor. Janet’ın en önemli motivasyonunun ‘evladının her koşulda başarıya ulaşması’ olması kuşkusuz çarpıcı ama Davis’in finalde verdiği karar daha az şaşırtıcı değil. Davis, tıpkı ‘Mazey Day’ epizodundaki fotoğrafçı Bo gibi çok da beklemediğimiz bir karar veriyor.

        Altıncı sezondaki bölümlerin ortak noktalarından biri ‘kötüler’ kadar, ‘iyi diye bellediğimiz ana karakterler’in geldiği noktalar galiba… Duygusal olarak baştan sona yanında durmakta güçlük çektiğimiz, özdeşleşemediğimiz ama bazen bir ayna gibi bizi yansıtan karakterlerle dolu bir sezon bekliyor bizi…

        1969 yılında geçen ve o yılların Amerikan bilimkurgu edebiyatından esinlendiği belli olan ‘Beyond the Sea’ epizoduna da aynı noktadan bakabiliriz. Uzay gemisinde yıllar sürecek bir göreve çıkan iki astronot Cliff (Aaron Paul) ve David (Josh Hartnett), Yeryüzü’ndeki kopyaları aracılığıyla ailelerinden hiç uzaklaşmadan yaşama şansına sahiptir. Charles Manson çetesini andıran bir grubun öyküye dahil olmasıyla trajik olaylar gerçekleşir ve iki astronot kendilerini tuhaf bir deneyimin içinde bulurlar… Finaldeki son birkaç dakika hariç tutarsak tahmin edilebilir sularda ilerleyen bir hikâye seyrediyoruz. İki astronotun içindeki toksik erkeklik açığa çıktıkça ileri teknolojinin nimetlerinin insan ruhunun karanlığı karşısında açıkçası hiçbir önemi kalmıyor. Erkeklik halleri, teknolojiyi yarardan çok zarar getiren bir sürece dönüştürüyor.

        Belki olayların nereye doğru gideceğini erken tahmin etmenin getirdiği dezavantaj nedeniyle ‘Beyond the Sea’yi açıkçası pek sevemedim. Diğer epizotlar gibi zamanı da iyi kullanamıyor. Buna karşılık, ‘uzay gemisinde astronot, Yeryüzü’nde kopya’ olarak özetlenebilecek ‘geçişli çifte beden’ fikrini sevdiğimi söyleyebilirim. Ama bu parlak buluşun çok yeni fikirler içermeyen bir ego savaşları öyküsüne dönüşmesi galiba benim için hayal kırıklığı oldu. Altıncı sezonun diğer dört bölümüne damgasını vuran kara mizahın burada trajik bir ciddiyete dönüşmesini sevdiğimi de söyleyemem.

        2011 yılında Channel 4’da başlayan, 2016’dan bu yana Netflix’de devam eden ‘Black Mirror’ dizisinin, son yıllardaki epizotlarının ilk sezonlarındaki kadar etkili ve yenilikçi olduğunu iddia edemem belki. Kaldı ki, altıncı sezon tema ve konu olarak belirgin değişiklikler içeriyor. Öte yandan, her şeye karşın Charlie Brooker’ın dizinin seviyesini düşürmediği kesin. Hikâyeler, karakterler hâlâ ilgi çekici olmayı sürdürürken ‘Black Mirror’ günümüzü yansıtan ayna işlevini koruyor.

        Son olarak, Kadir Kaymakçı’nın Habertürk’te yayımlanan, altıncı sezonda görev alan oyuncular, yapımcılar ve Charlie Brooker ile gerçekleştirdiği söyleşiyi de okumanızı öneririm. (Netflix)

        Black Mirror’ın yaratıcısı Charlie Brooker: “Yazdıklarımın gerçek olduğunu görmeyi çok isterdim!” (haberturk.com)