“Tüm dünyaya sesleniyorum: Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye'nin güneyinde devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu sözü söyleyeli tam on bir yıl olmuş. Dile kolay. Bu uzun süre boyunca Türkiye’de, Suriye’de ve ABD’de o kadar çok gelişme yaşandı ki. Sonda söyleyeceğimi başta yazayım.
2011 yılından bu yana bölgede ve dünyada devam eden ve ikinci dünya savaşından bu yana en büyük kırılmaların yaşandığı fırtınadan Türkiye’yi sağ salim çıkartmayı başarmak ve bu iradeyi tüm dünyaya kararlı bir şekilde duyurmak büyük bir liderlik başarısıdır.
Çünkü dün itibariyle büyük bir sabırla örülen strateji karşılığını buldu.
Biraz açalım.
Türkiye, Arap Baharı sonrasında ortaya çıkan büyük bölgesel çözülme dalgasını sadece izleyen ülke rolüne sıkışmadı. Zaten böyle davransaydı benzer akıbetleri yaşama tehdidiyle karşı karşıya kalabilirdi.
Türkiye bu dalgayı karşılayan, yönlendiren ve kendi güvenlik mimarisini yeniden kuran merkez aktörlerden en önemlisi haline geldi.
Irak’ın parçalanmasıyla başlayan süreç, Tunus, Mısır ve Libya gibi ülkelerin istikrarsızlaşmayla ve iç savaşların yoğun şekilde yaşanmasıyla devam etti. Burada Suriye’nin durumu çok daha kritik bir hal aldı. On dört yıl boyunca devam eden ve milyonlarca insanın kaderini etkileyen çok katmanlı bir savaş yaşandı.
Tüm bu bölgesel kırılmalar bize şunu öğretti. Sınırın ötesinde kurulan her fiili yapı, bir süre sonra sınırın diğer tarafında güvenlik, göç, ekonomi ve siyaset başlıklarında baskı olarak geri döner.
Türkiye, işte böylesi bir durumda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü ve kararlı liderliğiyle baskıyı yalnız söylemle karşılamadı, sahada askeri güç, masada diplomasi, içeride iç cephesini tahkim etmiş devlet kapasitesiyle cevap üretti.
Erdoğan’ın 2015’te kurduğu “bedeli ne olursa olsun” vurgusu, bir cümleden öteye geçti. Devletin stratejik hedefini kamuoyu önünde adeta mühürleyen ve muhataplarına sınır çizen bir irade beyanı işlevi gördü.
Erdoğan’ın o dönemde çizdiği çerçeve, Suriye’nin kuzeyinde kalıcı bir devletleşme ihtimalini Türkiye açısından varoluşsal risk düzeyine taşıdı ve Ankara’nın olanı biteni izleme lüksünü ortadan kaldırdı.
15 Temmuz 2016 darbe girişimi bu iradenin sınandığı en sert eşiklerden biri oldu. O gece verdiğimiz yüzlerce şehit ve gazilerimiz ile milletin sokakta gösterdiği direnç, Türkiye’nin iç cephede çözülmeyeceğini gösteren tarihsel bir kırılma yarattı. Denediler ama başaramadılar.
Darbe girişimi bastırıldıktan sonra Türkiye’nin güvenlik yaklaşımı daha da keskinleşti. Bu eşikten sonra Türkiye’nin güvenlik refleksi daha hızlı, daha sonuç odaklı çalıştı. Suriye sahasında da bu yeni tempo kendini hissettirdi.
Bu hızlanmanın somut sonucu, Türkiye’nin sınır ötesi askeri hamleleri oldu. Fırat Kalkanı, 24 Ağustos 2016’da başladı ve Mart 2017’de tamamlandığı açıklandı. Hedef, sınır hattında IŞİD tehdidini itmek, aynı zamanda Türkiye’nin güvenlik önceliklerine aykırı bir koridorlaşmayı engellemekti.
Zeytin Dalı ise 20 Ocak 2018’de Afrin’e yöneldi ve sahada yeni bir denge üretti. Bu operasyonlar, Türkiye’nin yalnız reaksiyon veren bir aktör olmadığını, sahaya düzen kurma kapasitesi taşıdığını gösterdi. Şehitler verildi, ağır bedeller ödendi fakat Türkiye’nin kırmızı çizgileri sahada karşılık buldu.
Bununla birlikte Türkiye’nin Suriye politikasını yıllar içinde şekillendiren iki ana eksen öne çıktı. Bunlardan birincisi sınır güvenliği ve bunula bağlantılı olarak göç dalgasını yönetmek iken ikincisi de Suriye’nin toprak bütünlüğünde ısrar oldu.
Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi harekatlar, sahada fiili bir güvenlik kuşağı oluşturma arayışının parçasıydı. Bu hamleler aynı zamanda Suriye’nin kuzeyinde kalıcı kantonlaşma ihtimaline karşı bir set olarak uygulandı. Çünkü o günlerde Türkiye içinde hendek terörünün de esinlendiği yer Suriye idi. Dolayısıyla bu gelişme yalnızca Suriye’yi istikrarsızlaştıran bir sonuç üretmeyecekti aynı zamanda Irak’ta görülen türden bir domino etkisini de tetikleyecekti. Hedef buydu. 15 Temmuz da bunun için bir denemeydi.
Gelelim insani boyuta. Yani göç dalgasını insani bir yaklaşımla karşılama politikasına. 2011’den itibaren Türkiye’nin kapılarını açması içeride ağır baskı oluşturdu. Buna rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan, uzun süre zorla geri gönderme söylemini reddeden bir çizgiyi öne çıkardı. Bu da Türkiye’nin Suriye dosyasını yalnız güvenlik başlığından ibaret görmediğini gösteren bir yaklaşımdı. Bu yaklaşımın Türkiye lehine nasıl bir sonuç ürettiğini şu an çok daha iyi görebiliyoruz.
ABD’nin IŞİD’le mücadele başlığında YPG’yi yerel ortak gibi konumlandırması, Ankara açısından stratejik tehdit oldu. Bu gerilim yıllarca Türkiye-ABD ilişkilerini belirledi. Bugün gelinen aşamada ise YPG artık ABD’nin koruması altında elde ettiği meşruiyeti kaybetti. 18 Ocak 2026’da Şam yönetimi ile YPG arasında açıklanan kapsamlı entegrasyon ve ateşkes anlaşması; YPG’nin dağıtılmasını, unsurlarının Suriye savunma ve içişleri yapılarına katılmasını, kritik bölgeler ve altyapının merkezi yönetime devrini öngörüyor.
Türkiye’nin yıllardır ısrarla savunduğu üniter Suriye hedefi açısından bu, sahada bir dönemin kapanması anlamına geliyor.
Sonuç olarak, toprak bütünlüğü korunmuş, merkezi otoritesi çalışan bir Suriye, hem ülkenin toparlanması hem Türkiye’nin sınır güvenliği hem bölgesel istikrar için artık ümit vaadediyor.
ABD Başkanı Trump’ın Türkiye ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dönük yaklaşımı, klasik müttefiklik kalıplarından çok güçlü liderlerle iş tutma refleksi bugünkü tabloda etkili oldu şüphesiz. Suriye başlığında Trump’ın çizdiği hat, Washington’un Türkiye ile doğrudan karşı karşıya gelmesini istemeyen bir çerçeveye oturdu.
Son olarak bu tablo, İsrail’in Suriye dosyasına dair beklentilerinin ABD’de her koşulda otomatik karşılık bulmadığını ve Türkiye’nin Suriye sahasında hamilik kapasitesi üzerinden yeni bir denge oluştuğunu netleştirdi. Türkiye bu sonucu yalnız askeri güçle almadı, uzun soluklu bir stratejik sabır, çok katmanlı diplomasi ve içerde siyasi dayanıklılık ile aldı.
Erdoğan’ın siyasi liderliği bu çok cepheli yönetim kapasitesinin ana motoru oldu.
Suriye’nin üniter yapısının güçlenmesi, Türkiye için yalnız sınırın ötesinde bir harita meselesi taşımıyor. Doğu Akdeniz’den Irak hattına uzanan jeopolitik baskının hafiflemesi anlamına da geliyor.
Bugünkü tabloda Türkiye, Arap Baharı’nın savurduğu coğrafyada ayakta kalan ülke olmanın ötesine geçip masaya sonuç taşıyan merkez aktörlerden biri olarak konumlanıyor. Bu çizginin omurgasında da Erdoğan’ın 2015’teki kararlılık beyanı, 15 Temmuz gecesi ortaya çıkan toplumsal direnç ve sonrasında sahaya yansıyan askeri-diplomatik hamleler yer alıyor.
- 1
Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan - 2
Yapay Zeka ve Emeğin Yeni Sömürü Biçimi - 3
Zaman hızlanmadı biz yüzeyselleştik - 4
Anadolu Karanfili - 5
Nobel Barış Ödülü - 6
İmajdan gerçekliğe giden yol - 7
Tüketimin Ontolojisi ve Sıfır Atık - 8
Papa XIV. Leo Ziyareti ve Dezenformasyonun Anatomisi - 9
Dijital feodalizm - 10
İddianameden ilk notlar