Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Ay ay ay yani! Yok böyle bir meslek aşkı! Ve vallahi oyunculuğu Batman, Superman ya da hepsinden çoooooooooooook daha harikulade bir yerde hissediyor. Ruh çağırıyor, karaktere uygun beden kesiyor, ölçülere göre kahraman yaratıyor ve dilinden ‘çalışmayı’ düşürmüyor. (Oku da yola gel eyyyy kımıl zararlısı kalabalık! Ya da sen okuma zaten yorulursun…) Cevaplardan sonra gel de bir daha sevme, bir daha gerçek oyuncu farkının önünde eğilme!

        Diziler, oyunlar ve seslendirme mecralarının hepsinde birbirinden değerli işler çıkardın. Ancak Özen Yula’nın yazıp yönettiği ‘Bakarsın Bulutlar Gider’ ile toplumsal bilinçaltı kodlarımızı dürten unutulmaz bir oyunda yer aldın. Artık o bulutların gölgesinde güneşleniyor karanlık kalıplı fikirlerimiz… (Evet oyun böyle şeyler yapıyor insana! Soruyu soramıyorum, dağıldım yine!) O neydi, nasıl oldu, ne güzeldi, o kadar olağanüstü olmak suç değil mi? Devamı var mı? Yoksa bile var der misin lütfen! (Tamam iflah olmam… )

        Performans sergilediğim tüm sanat dallarında daha iyi olma yolundaki mücadelem ve çalışmam hiç bir zaman bitmeyecek galiba. Hayat da karşıma hep daha güzelini ve zorunu çıkarmaya devam ediyor. İşimizin zevkli ve vazgeçilmez yanı da bu! Bakarsın Bulutlar Gider oyunculuk serüvenimin en önemli parçalarından biriydi ve Özen'e bana verdiği bu hediye için sonsuz şükran içinde olacağım. Oyunu okuduğum da Betül karakterine aşık oldum. Son derece özel bir dili ve anlatımı olan, insanın kalbinde ruhunda yeni odalar açan bu yaşam parçasının hemen içinde olmak istedim. Çok özel bir karakterdi Betül. Hem bulunduğu toplumsal yapıdan kaynaklı bir beden dili olmasından hem de geçmişindeki sevgi yoksunluğu ve yalnızlığının ,' histerik kişilik bozukluğu'na dönüşmesinden ötürü beni oyuncu olarak hiç deneyimlemediğim bir duygu dehlizinin içinde sınırlarımı zorlayan bir çalışma sürecine itti. Her provada ve her oyunda yeni şeyler keşfettiğim ve gelişmesi hiç bir zaman bitmeyen bir roldü Betül. Özen'in sihirli dokunuşları ve Kenan Ece'nin harika oyun arkadaşlığıyla daha da şekillendi ve gerçek oldu bizim kız. Özlüyorum onu galiba :). 'Bakarsın Bulutlar Gider' kalıplaşmış, kılıflara bürünmüş zihinlerimize soru sorduran, bu kadar kutuplaştığımız bir dönemde ezber bozar nitelikte en insan hallerimize tanıklık ettiren kalpten izlenmesi gereken bir oyundu. 'Öteki' diye yaftaladığımız bir kimseyi koşulsuzca kabul edip sevebilir miydik, ona güvenebilir miydik onu yargısızca anlayabilir miydik, bunca baskının altında yetişen büyüyen insanlar olarak öğretilmiş sınırlarımızın dışına çıkıp ona sarılabilir miydik ? İnsana dair bu mühim soruların cevaplarının peşine düştük hep birlikte. Sanırım insanlık var olduğu sürece bu soruları sormaya devam edeceğiz. Hepimiz insanız özünde en yalın halde, biriz, sevgiye muhtacız. Bambaşka şarkılarda aynı ağlar aynı güleriz, kalplerimiz aynı atar her aşık olduğumuzda ya da korktuğumuzda, şu dünyada bir küçük cetvel uzunluğunda ömrümüz e bu kavga neden diye aynı yerdendir sorumuz. Bulutların gideceği günler için aynı dilde dua eder umudumuz. Bunları düşündürmesi ve hatırlatması açısından çok değerlidir oyunumuz ☺

        Çok sevilen bir tiyatrocu olarak demode bulduğun beden ve performans klişelerini örneklendirir misin? Mesela artık ne yapmaz yeni oyuncular? Yoksa yok mu böyle bir şey ? (Eskileri yerden yere vur da mevzu çıksın Selencim, noolursun ya!)

        Klişe olan her şey artık sıradan bir seyircinin de algı ağına kolayca yakalanıyor. Oyuncular olarak düştüğümüz tuzak genelde ilk akla geleni uygulamakla başlıyor bence. Sıradanlaşmış beden formlarına girme ve kendinden uzaklaşarak samimiyet taklidi yapma yanlışına düşmek an meselesi ve elbette çok kolay. Hepimizin zaman zaman başına gelen bir durum! Yarattığımız yeni bir dünyaya ve karakterlere seyirciyi davet ediyoruz, o yüzden her seferinde seyirciye yenilikler sunmalı ve onu daha içten ikna etme çabası içinde olmalıyız. Bundan mütevellit çalışmadan, yorulmadan, içselleştirmeden, düşünmeden, ayrıntılarda boğulmadan, araştırmadan, tartışmadan, güncel olana gerçek olana dokunmadan, son kullanma tarihi çoktan geçmiş eğitim anlayışından uzak durarak, hem bedenen hem de ruhen kendimize ait kılmadan yaratılan her durumun ve karakterin karşısında durmamız gerek. Doğru eğitimi veren kurumlarımızın azlığı sebebiyle yanlış yönlendirilen çok fazla oyuncu var. İçgüdülerimizin peşini bırakmamalı sürekli kendimizi geliştirme ve çalışma hali içinde olmalıyız. Klişeleri örnek vermeme çok da gerek yok bence hepsi tek tek seçiliyor. Ben de klişe bir performans sergilediğimde ben de seçiliyorum emin olun :) Televizyon dünyasına şu an hiç değinmiyorum bile çünkü çalışma şartlarının zorluğundan ve her şeyin çok hızlı ilerlemek zorunda oluşundan ötürü durum bambaşka . Eleştirirken ve örneklendirirken çok iyi düşünüp ayırım yapmak gerek.

        Çağ her sıradan insanın performans göstermesini zorunlu kılıyor. Herkes göstermek istediği ‘benini’ oynuyor; oyuncu ne yapsın, ne kadar yapsın gibisinden yani? Vallahi millet artist oldu, artist ne yapsın?

        Bizler şu an tam anlamıyla bir teknoloji çağında yaşıyoruz. Hepimizin elinde neredeyse hayata dair her şeyi yapabileceğimiz akıllı telefonlar var. Hal böyle olunca 'selfie' çekmek günlük yaşamın bir parçası oluyor ve sen kendini nasıl göstermek istersen öyle gösterebiliyorsun. En yakın arkadaşın 'telefonunu', bir sahneye çevirip koca bir oyunun ya da yalanın başkahramanı olabiliyorsun. Yaptığın zekice ya da sıra dışı bir videoyla her an birilerinin ilgisini çekip geçici bir sürede olsa bir 'ün' kazanabiliyorsun. Gerçeklik algısı tamamen bu aletlerin içinde hapsolmuş durumda.( Bu konuyu da araya sıkıştırayım istedim ☺️☺️) Herkes artist olma ünlü olma peşinde çünkü çağ , insanı buna sürüklüyor .Televizyon ve sosyal medya denilen şey sanal aktörler doğuruyor ve bu aktörlerin koca bir dünyayı kurtaran süper kahramanlara nasıl dönüştüğünü dünyalılar ve esas aktörler olarak izliyor kah alkışlıyor kah yeriyoruz ve nasıl bunun bir parçası olduğumuza şaşırıyoruz. Tabi müthiş yaratıcı ve zeki performanslar izleyebilirsiniz bu koca illüzyonun içinde. Farkındalığı olan yetenekli kendini geliştiren oyuncular, "artistler" de çıkmıyor değil. Aynı alanda performans göstereceksek birbirimize uyumlanmamız şart. Bu koca yarış içinde kendi benliğimizi kaybetmeden, bir yırtma hikayesinin içinde kaybolmadan, ruh sağlığımız bozulmadan mücadele edebiliyorsak ne ala. Oyunculuk evet herkesi heveslendiren, yapmak isteyeni kalabalık bir meslek! E ver emeğini dök alın terini çalış çalış çalış sonra ne kadar olabiliyor bak! Emeksiz güzellik doğmaz yüzeysel çirkinlikler doğar. Hiç bir şey göründüğü kadar kolay değil, olmamalı da ayrıca. Gösteri dünyası sanıldığı kadar büyülü bir yer değil, her işin olduğu kadar bu işin de büyük zorlukları ve ödenen bedelleri var. Hele ruhunuzla duygularınızla iş yapıyorsanız, hele de bu ülkede bu işi icra etmeye çalışıyorsanız işte o zaman bir durmak gerekir.

        Oyuncunun bedenini üretme ve tüketme kaynakları var mıdır? Yoksa sıra bedenimizi tüketmeye mi geldi? İşte biz o gün tükenecek miyiz, ne gün yani?

        Beden dediğimiz şey zaten başlı başına bir yaşanmışlıkla dolu sınırsız bir kaynak bence. Hem kendinin hem de başkalarının hikayelerinin, beş duyu organıyla algıladığı her şeyin ve tüm duygularının biriktiği devasa bir depo. Bu kaynaktan nasıl ve ne şekilde besleneceği, onu nasıl büyüteceği, yaratıma geçerken hangi verileri seçip kullanacağı her oyuncunun kendi serüveninin bir parçası! Bunu yaparken bilinçli ya da bilinçsiz depomuzun kapağı her zaman şöyle bir aralanır. Bir karakter yaratırken zaten içgüdüsel olarak zihnimize ve kalbimize bir görüntü, bir resim düşer önce. O resmi yaşayan bir hale dönüştürürken şekillendirme ve yaratım sürecinde kendimizin dışında bazı dış kaynaklara da ihtiyaç duyarız. Dönemsel, tarihsel, toplumsal, psikolojik okumalar yapar, hayatın çalışma alanımıza giren kısmını gözlemlemeye başlarız. Beden her şeyi kaydeder. Bu enstrümanı kullanmayı öğrendiğimiz takdirde tüm kaynak sınırsızca akmaya başlar ve 'karakter' gelir o bedene bir süre misafir olur. Beden kendini tüketmez fiziksel olumsuzluklar yaşamadığı sürece. Bir karakter yaratılır, belli bir süre ona hayat verilir ve elbet bir gün ona veda edilir. Ama tükendik bitti yerine, yaşandı bitti desek sanki . Belki şöyle de söyleyebiliriz. Ne zaman aşk biter işte o zaman tükenir yorulur oyun oynayan insan- homoludence .

        Son yıllarda beden, nefes ve performans üzerine çeşitli başlıklar moda oluyor. Gerçekten bedenimizi tanımıyor muyduk? Şimdiye kadar nefes zaten burnumuzdan almıyor muyduk?

        Bedenlerimizi anatomimizi yeteri kadar tanımıyoruz, bilmiyoruz bence. Enstrümanın önce fiziksel özelliklerini iyi tanımak ve nasıl çalıştığını öğrenmek onu kullanmayı kolaylaştırır. Nefes de bu enstrümanın işlemesi için gereken onu çalıştıran en önemli öğe. Nefesini nasıl alıp verdiğin hayatını nasıl yaşadığının da bir göstergesi aynı zamanda! Nefes tüm varoluşu etkin kılan yegane unsur. Aslında oyuncu tüm nefes ve performans tekniklerinden öğrenebildiklerini öğrenmeli. Nerede hangisini kullanacağı onun seçimine kalmalı. Ben sesimde problem olduğu zaman ses terapisine gitmiştim bir süre ve hiç bilmediğim 3 kademeli farklı bir nefes alma tekniği öğrenmiştim doktorumdan. Sahnede ve şarkı söylerken çok işime yaramıştı diyebilirim. Öyle bir meslek ki bizimkisi öğrenmenin ve gelişmenin sınırı yok. O yüzden bizleri yanlışa sürüklemeyen işini doğru yapan her eğitmene ihtiyaç var. Tabi bu ülkede işler biraz deneme yanılma yoluyla oluyor, ama sonunda doğru yolu ve kendine uygun olan tekniği buluyor insan. Modayı takip etmek ama kendine uygun olanı giymek mesele:)

        Oyuncunun bedenini aşması mümkün mü yoksa beyhude bir çaba ve koca bir yalan mı kendinden çıkıp başka ruhları bedene taşımak? Bazı oyuncular oyunculuğu oynuyorlar mı? İsim de vermezsin ama yine de soralım kimler oynuyor kimler oynamıyor oyunculuğu?

        Bedeni aşmak elbette iyi bir çalışmayla mümkün! Bazı Allah vergisi yeteneği olan oyuncular var dünyada hepimiz izliyoruz. Onlar bile çok düşünerek ve o formu bulana kadar çalışarak çözüyorlar karakterleri. Bazen kendiliğinden bir beden formu gelir insana ve sonra karakterin ruhu dolmaya başlar bedene; bazen de tam tersi olur. Kendinden çıkılır evet ama kendini kaybetmeden. Çünkü neyin performansını sergiliyorsak bunu sadece bize ait olan bedenle ve ruhla yapıyoruz. Yani kendi bedenimiz ve ruhumuzun başkalarını misafirliğe davet etmesi gibi sanki. Çağırıyoruz onları. Alıcılarımızın ayarlarını o karakterlerin frekanslarına çeviriyoruz ve sinyal almaya başlıyoruz. Onlarla birleşiyoruz onları giyiyoruz ve bir süre üstümüzde taşıyoruz. Hem fiziksel hem de manevi bir birleşme bu. Samimiyetle gerçekliği yakaladığımız sürece zaten oyunculuğu oynama noktasına değil 'olma' noktasına geçmiş oluyoruz. En iyi örnek sanırım Meryl Streep olacak bu konuda . Kendisine bayılıyoruz evet :)) olumsuz örneklere hiç girmiyorum yine affınıza sığınarak ☺.

        Ruhun bedenine dar mı, ne var? Neyine güvenip niye oyuncu olur insan hem de bu memlekette? Olunur mu, olursa doyulur mu? Yoksa asıl bu memlekette mi olur?

        Bir tiyatro sahnesinde oyunculuk yapmak herkesin harcı değil, çünkü sahnenin güzel bir sindirim sistemi var, sistemini bozanı hemen püskürtür dışarı. Televizyon dünyası için iş daha kolay elbet. Kapitalizm denilen şey estetik olarak güzellik sınırları içerisine dahil olanı lanse etti dünyaya ve seyir algısını o yöne iterek bunu kabul ettirdi. Hal böyle olunca güzel insancıklarımız da daha kolay yoldan para kazanma ve çıkış yapma hevesine kapıldılar. Alıcılar da tabi ki amenna dediler çünkü sistem zaten bunu gerektiriyordu. Kabul edilebilir bir durum .Çağa ve güce karşı durmak burada anlamsız bir çaba olurdu, çünkü seyircinin de talep ettiği şey de zaten buna dönüşmüştü. Herkes oyuncu olmak ister, ruhu gıdıklayan göz boyayabilen davetkar bir meslektir oyunculuk. Dünya ve algı ,sürekli ve hızlı bir şekilde değiştiği için yetenek ,emek ve özveriyle çalışanlar seçilebiliyor ve ayakta kalmaya devam ediyor. Oyunculuk yapmak isteyen dostlarımın bu işin kıymetini unutmamalarını öneririm. Çalışıp üretip emek harcadıkları sürece herkesin yolu açık olsun. Neyin ne kadar doyurduğu şüpheli ama en önemli doyum, tatmin ; başarı, huzur ve mutlulukla sağlanıyor. Yaşadığımız memlekette de bunu yaşamak çok da kolay olmuyor. Ruhlarımızı bedenlerimize dar getirir bir hale de getirebiliyorlar bizleri bazı bazı :))

        Beden mi karakteri resmeder, resim mi karakteri seçer? Oyuncu her karaktere uygun bir beden yaratabilir mi? Tövbe estağfurullah ama çarpılacak mısın bir gün?

        Galiba ben bu sorunun cevabını bir kaç soruda verdim :) ama kısaca beden karakteri resmeder bence. Bedenine hakim olduğu müddetçe, çalışarak oyuncu her karaktere uygun, yaklaşık bir beden formuna girebilir… Çalışmak gerçekten çok ama çok önemliiii… Oyuncu da hatırı sayılır bir yeteneği de varsa çalışarak yapamayacağı hiç bir şey olmadığını düşünüyorum. Hep dedim demeye de devam edeceğim bizi çalışmak daha çok çalışmak hep çalışmak kurtaracak. Beden çalışmalarına Yoga'yla başlanılabilir mesela. Doğru nefes almak ilk kural! Rahatlamadan yola çıkılmasın lütfen.

        Yeni başlayacak Hatırla Gönül dizisindeki karakter ve performansın için ne dersin? Sizi niye seçtiler, siz niye tamam dediniz? (Pek çok değerli hatta ünlü oyuncu kendilerine teklif gitmediğinden yakınıyor. Şans, kısmet, kader mi yani?)

        Bu pazar Star Tv'de başlayacak Hatırla Gönül dizisinde Figen isimli eskiden fahişelik yaparak para kazanan, şimdiyse tek bir adama hizmet veren enteresan ve keyifli bir karakteri canlandırıyorum. Audition'la seçildim bu role. Bir sürü diziden teklif gelmesine karşılık bu rol beni çok heyecanlandırdı. Çünkü bugüne kadar hiç deneyimlemediğim, resmetmediğim bir karakter Figen. Öyle bir karakterin dünyasına doğru yolculuğa çıkma, onun ve kendimin o hallerine tanıklık etme fikri beni açıkçası cezbetti. Ayrıca oyunculuk serüvenime ters köşe rollerden birinin daha ekleniyor olması şahane. Şanslıyım ki hem tiyatro da hem dizilerde bambaşka karakterler oynama fırsatını yakalayabiliyorum. Her biri birbirinden çok farklı, zor ama çalışma süreci de bir o kadar eğlenceli. Bedenimin kolay dönüşebiliyor olması benim için bir avantaj sanırım. Tek tarz bir rolle bir ömür geçirmektense geçmişi ve derinliği yoğun iyi yazılmış ikircikli karakterler oynama peşindeyim. Hayat da onları karşıma çıkarıyor, buluşuyoruz çaya kahveye çağırıyorum, uzun bir süre sohbet ediyoruz, birleşiyoruz işte. Birbirinden renkli misafirlerim oluyor çok şükür :))

        Sanatta ve aslında her mecrada daha süratle, daha hemen, daha az zamanda, ama daha çok içerikle ve daha kolay olma çabası bizi nereye götürüyor? Kimsenin uzun oyunlara dayanacak yüreği, sabrı ve vakti yok, var mı? Daha, daha, daha neler? Çabuk, çabuk çabuk çabuk, çok çok çok ve daha daha söyler misin?

        Demin de bahsettim, her şeyin bu kadar süratle geliştiği ilerlediği zamanın artık ellerimizden kayıp gittiği teknolojik bir çağın insanları olarak seyir algımızın da değişmesi elbette çok normal. Sahneye de bu algıyı, yeni içerikleri ve hızı taşımaz isek evet seyirci olarak sabrımız ve hayat ritmimiz arıza çıkarabilir. Yeni tiyatrolarda oyunların çoğu tek perdeye indi .Seyri kolay sıkılmadan yorulmadan izleyebildiğimiz 70/90 dakika arası iyi oyunlar yer alıyor artık repertuarlarda. Perde arası olan oyunlar bile seyircinin algısına göre şekillendirilebiliyor artık. Bu güzel bir gelişme! Her oyun için tabi ki geçerli değil bu söylediğim. Hala sabır sınırlarımızı zorlayan, artık çok demode olmuş sahneleme ve oyunculuk teknikleriyle de sergilenen oyunlar yok da değil. Eğer metnimiz klasik ve uzun ise işte o zaman sahnelerken örnek gösterebileceğim bence müthiş bir akla sahip çok iyi bir yönetmen var. Berlin'deki tiyatro Schaubühne'nin yönetmenlerinden biri olan Thomas Ostermeier her oyuna öyle zekice ve modernizmi yakalayan dokunuşlarda bulunuyor ki 4 saatlik Hamlet'i bile bir dakika sıkılmada, izleyebiliyorsunuz. Hem ustalıklı yeni buluşlarla donanmış sahne tasarımını, kullanımını hem de oyuncuların inanılmaz bir teknikle hem rolün içinde hem de dışına çıkarak gerçekleştirdikleri performanslarını seyrederken algımız bir dakika başka bir yöne kayamıyor. Çağı ellerinden yakalamış onunla oyun oynuyor yönetmen Ostermeier. Elbette teknik imkanlarının zenginliği de onlar için büyük bir avantaj. Ama bahsettiğim algı ve bunu uygulama meselesi dünyanın her yerinde elimizde hangi imkanlar olursa da gerçekleşmeyecek bir şey değil. Bu ülkede de bunu başaran birçok değerli yönetmenimiz de var. Zaten yaptıkları işlerle de kolayca ayırt edilebiliyorlar. Önemli olan güncel olanı ve algı odağını kaybetmemek!

        Şu ana kadar sana en güven veren karakterin hangisiydi? Hangi rolün içinde çok rahattın, hangisinde daraldın, kimi öptün, kime öpüldün, kime 40 fırın ekmek yemeden boğuldun yoksa bu söyleşiden bıktın mı?

        Oynadığım rollerde çok da güvende hissetmedim kendimi aslında. Bu da iyi bir şey bence! Risk almaya, ilerlemeye dönüşmeye her zaman açık oluyorsunuz, karakterinizin sürpriz yapmasına izin veriyorsunuz böylece. Güvensizlik iyidir kanımca! Ama hepsini çok sevdim o ayrı, zaten sevmesem oynayamazdım da sanırım. Ama bir tanesi var ki herhalde onun yeri hep ayrı olacak. Oyun Atölyesi'nde oynadığımız 7-Şekspir Müzikali'nin kahramanlarından olan 'Soykarı '. Shakespeare gibi dünya çapında, hiçbir zamana sığdıramayacağımız, insana dair evrensel eserler vermiş bir yazarın neredeyse tüm yapıtlardan alınan tirad ya da sonelerle oluşturulmuş , baştan sona müzik eşliğinde seyirciyle buluşan ‘’7- Şekspir Müzikali ‘’ öncelikle dünyada bir ilk olması açısından çok önemli ve özgün bir oyundu. Böyle olunca zaten başta seyirciyi şaşırtan büyüsel bir atmosfere davet etmiş olduk. Oyun bir erkeğin doğumundan ölümüne olan süreci 7 evrede anlatıyordu. Yani bir insanın hayatı gözünüzün önünden geçiyordu. Bütün dünyanın aslında bir sahne olduğunu söyleyen Shakespeare'in anlattığımız erkeğinin karşısında; hayata gülen, ironik bir pencereden bakan ve ona gerçeği tüm çıplaklığıyla söyleme cesaretine sahip soytarıyla kadının birleşmesinden doğan dört soykarı varlık yaratmıştık. Hal böyle olunca ortaya çok renkli hem de bizden bir oyun çıkmıştı. O yüzden Şekspir’i okunduğu gibi yazmıştık. Yönetmenimiz Kemal Aydoğan’ın başarılı kolaj ve yönetimi, Tolga Çebi’nin şahane besteleri, Bengi Günay’ın oyunun anlatımına müthiş katkıda bulunan dekoruyla seyirciyle temasımız haliyle çok kuvvetli ve duygusal bir yerden olmuştu. Ayrıca ölüme gülen bir yerden bakmamız, hiç ölmeyecek gibi yaşıyor oluşumuzun aslında bizi ne hale getirdiğini, nasıl debelendiğimizi bazen komik, bazen duygusal unsurlarla göstermemiz ve bunu geleneksel kültürümüzden öğeler kullanarak anlatıyor olmamız seyirciyi çok keyiflendirmiş ve etkilemişti. Shakespeare artık uzak diyarlardaki soylu bir entelden çok onlardan biri olmuştu ki zaten anlayana anlatabilene öyleydi. Oyunun, insanın ruhuyla müzik eşliğinde tılsımlı bir temas kurduğunu düşünürüm hep. Haluk Bilginer, Evrim Alasya, Zeynep Alkaya ve Tuğçe Karaoğlan gibi dört müthiş oyun arkadaşıyla ve harika müzisyenlerle sahnede olmak da benim için inanılmaz bir keyifti. Birbirini seven, dilinden anlayan iyi bir ekibin işiydi Şekspir Müzikali . Grotesk beden dili üzerine denemelerimizle, kostüm ve makyajımızla, kılıktan kılığa girdiğimiz hallerimizle ve 60'ın üstünde söylediğimiz şarkılarla geçen provaları, oyunları o çalışma ve yaratım sürecini, verdiğimiz kıymetli emeği hiç bir zaman unutmayacağım.

        ‘Nasıl bir tiyatro’ başlığı sosyal medya da özellikle tiyatrocular arasında bir arayış sürecinin örneği oldu. Demek ki yolunda gitmeyen ve hoşnut olunmayan bir gidişat var. Durum çok mu kötü, içeriden bildirir misiniz? Ne oluyor orada? Sen söyle ben ispiyonlarım hemen.

        Hepimizin; özgür, eşitlikçi, insandan yana, insanı düşünen, sınırların ihlal edilmediği, kimsenin kimseyi hor görmediği, taciz etmediği, farklı fikirlerinde bir arada barınabildiği, renkliliğin çeşitliliğin bir hediye olarak kabul edildiği, sözcüklerin baskı altında kalmadan özgürce uçuşabildiği, sevgiyle üretim, yaratım yapılabilen, cesur, korkusuz, güce tamah etmeyen, paranın esiri olmamış, kibrin ve tahakkümün hüküm sürmediği, hayal gücü sınırsız, içindeki çocuğu kaybetmemiş, doğayla ve kendiyle barışı sağlamış 'Bir Dünya ' ve 'Bir İnsanlık' tahayyülü, özlemi var . Arzu edilen tiyatronun da en özünde hayalini kurduğumuz bu dünyadan bir farkı yok ve ondan da bağımsız olamaz asla. Eğer bir ülkede bunlar yok ise o zaman sanat da nefessiz kalır ve kapatıldığı, itildiği kutulardan çığlık çığlığa isyan ederek çıkmaya, özgürlüğüne kavuşmaya çalışır. Şunu idrak etmek gerekiyor iktidar da kim olursa olsun sanat ve sanatçı her zaman muhalif olma hakkını elinde bulundurdu ve bulunduracak da. Zaten toplumsal ve siyasal sancılar sonucunda çıkmamış mıdır büyük sanat eserleri. Sanatçı duygu biriktirir hassasiyet barındırır, doğuştan bir duyarlılık diploması eline verilmiştir zaten. Bunu yaparken de eğlence ve keyif faktörünü, mizah gücünü ironi yeteneğini yeri geldiğinde kullanır. Sanata ve sanatçının bu haline durumu kişiselleştirmeden genel perspektiften bakmak ise bir maharettir. Maalesef herkes bu kabiliyette dünyaya gelemiyor. Zihinler sarmalanmış, aydınlığa çıkan kapılar kapatılmış; sabit, karanlık, gelişime, dönüşüme kapalı zihniyetlerle bir varoluşla karşılaşabiliyoruz. Burada öğretici olan, duyarlılığa vesile olan, düşündürmeye soru sormaya zorlayan sanat ve sanatçı devreye ister istemez giriyor ve tabi ki tiyatro da bunun en kapsamlı şekilde uygulandığı dal. İyi olanı güzel olanı elbette haykırmakla onu göstermekle yükümlüyüz. Bu yola baş koymuşuz her şeyden önce. Çok iyi bir dönemden geçmiyoruz, geleceğimiz meçhul. Sanatçıya verilen önem günden güne değerini kaybetmekte. Ama tüm bunlara inat sahneler perde açmakta, yeni sahneler oluşmakta, susturulan müzik bir yerlerde çalmaya, halk düşmanı ilan edilen sanatçılar gazeteciler başka yerlerde mücadeleye, üretmeye devam etmekte, sanat kültür faaliyetleri inadına gelişmekte ve çoğalmakta. Devirler insanlar değişti değişecek ama bu mücadele hiç bitmedi bitmeyecek çünkü sanat susturulamayacak ölmeyecek kudrette ve sınırsızlıkta bir varoluş biçimi.

        Levent Üzümcü mevzusunda yeteri kadar tepki verildi mi? Sanatçı susar mı, susan sanatçıya sanatçı denir mi?

        Levent Bey mevzusuyla ilgili genelde sosyal medya üzerinden yoğun bir tepki verildi buna ben de dahilim. Ama yeterliliği, işlevselliği hayata geçiş şekli tartışılır. Sonuçta kendisi bir hukuk mücadelesinin içerisinde. Oyuncular olarak elbette ki onun yanındayız, olmalıyız da. Her zaman her ortamda bir kişi bir diğerinden daha cesur yüreklidir ve bazı şeyleri daha korkusuzca direkt bir şekilde ifade edebilir, uygulayabilir. Hayatın kanunudur bu. Geri planda kalanları da yargılamak doğru mudur bilmiyorum. Sadece onlara doğru çağrılarda bulunmalı, belki biraz da yüreklendirmeliyiz. Tabi ki kabuklarından çıkıp adaletin yanında yer alacaklardır buna hiç şüphem yok. Şahsen sanatçı susmamalıdır. Her insanın yaradılışında kendine has bir ifade ediş, davranış şekli var… Sanatçı da, neyse içinden gelen ki gelmeli de içinden, bir fikir bir eylem bir yaratım, onu ortaya koymalı, o şekilde sözünü söylemelidir, hangi konuda olursa olsun… Güçlü ve sesini çıkaran kalabalıklara dönüşmemiz şart.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar