Dizi değil hayatın ta kendisi Sn. Özdil!
N.Ç. hayatını karartan o iki kadının eline düştüğünde 12 yaşındaydı. Tam bir yıl boyunca 26 şeytanın tecavüzüne uğrayıp sonunda emniyete başvurduğunda 13 yaşındaydı. Sene 2003 idi. Yani N.Ç. geçen yıl veya birkaç gün önce yaşamadı bu sıkıntıları. Bunları dünkü Yılmaz Özdil yazısını okuduktan sonra hatırlayalım diye yazıyorum. Çünkü Yılmaz Özdil dün çok sevdiği formülasyonlu yazı tarzında ilginç bir hataya imza attı. Onu sürekli okuyanlar bilirler. Son cümlesini kurduğu yazısını, bizleri o cümleye getirene kadar bir sürü aynı örnekten geçirerek kurgular. Dün N.Ç. konusuna girmiş. Ve televizyondaki dizilerdeki tecavüz sahnelerinden bahsederek son cümlesini hazırlamış.
İffet dizisinden, Fatmagül’den, Menekşe ile Halil’den, Unutulmaz’dan, Asmalı Konak’tan, Bin Bir Gece’den, Küçük Kadınlar’dan, Aşk-ı Memnu’dan bahsediyor. Ama bu dizilerdeki tecavüz sahnelerini anlatarak kurmuş yazısının belkemiğini. Kıssadan hisse vereceği bölümde de şu cümleyle suratımıza çarpmış acı gerçekleri: “Netice itibariyle... Böyle başa. Böyle tarak. Kalbinizi kırmak istemem ama, nefes bile almadan kim seyrediyor kardeşim bunları? Başka mevzu kalmamış gibi, cinsel suçlara reyting rekorları kırdırarak, kim daha fazla çekilsin diye teşvik ediyor? Kim normalleştiriyor? Irz’a rıza’yı kim gösteriyor? Sırf Yargıtay mı?” Gözyaşları içinde sağa sola kaçışmamızı bekliyor ama bir şeyi atlıyor. Asmalı Konak hariç saydığı dizilerin hiçbiri o yıllarda ekranda değildi. Yine o yıllarda televizyonda tecavüzden reyting sağma meselesi tartışılmaya başlanmamıştı. Çünkü Özdil’in de aralarında bulunduğu kalabalık erkek medya yöneticisi ve yazarının bu gerçeği tartışması için biz kadın yazarların itiraz etmesi, bunun için de Fatmagül’ün gösterime girdiği günlerin gelmesi gerekiyordu.
Kimse kimseyi popülist söylemle kandırmaya çalışmasın. Tamam çok şekilli yazı olmuş, güzel buluş olmuş ama bu ülkeye tecavüzü diziler getirmedi! Hiçbir dizi, 12 yaşındaki bebeğe arkadan yaklaş demedi! Hiçbir dizi, Yargıtay’a “Çocuğun rızası olduğunu ilan et” demedi. En sıradışı dizi senaryosu yazarının bile aklına gelmeyecek gerçekleri hayat diye yaşıyoruz Sayın Özdil! Unutmayın, N.Ç. olayı dizi olsa izleseydik şöyle derdik: “Yuh be kardeşim, amma uçmuşlar. 26 adam bir çocuğa tecavüz edecek, sonra yargı kızın rızası vardı diyecek. Ay yok artık biraz inandırıcılık olur. Yok ya biz dizi mizi çekmeyi beceremiyoruz!”
Bırak şu gurbeti, garip sevdiğim!
BERLİN’de şık bir salonda 800 kişilik kalabalıkla Başbakan’ın yapacağı konuşmayı beklerken dev ekranlarda dönen siyah-beyaz kısa filmin bir yerinde bu şarkı çalıyordu. Yüksel Özkasap söylemiş vakti zamanında. Nam-ı diğer Köln Bülbülü acıyla seslenmiş gurbete giden sevdiceğine. “Gurbetin kahrını sen çekemezsin, düşer bir kötüye çürür gidersin, ellerin koynunda nasıl yatarsın, bırak şu gurbeti garip sevdiğim” diye başlayan şarkı acılı bir elektro bağlama melodisiyle yüreklere kalıcı hasar vermeye çalışmış o günlerde.
Şarkı, Almanya’ya işçi olarak gönderilen ilk kafilenin Sirkeci’den trene bindiği görüntüler eşliğinde çalıyordu. Ama asıl anlattığı, sevdiğini gurbete gönderen ve trenin arkasından “Ya gönlünü sarı saçlı Helga’ya kaptırırsa” diye inceden gözyaşı dökenlerin ruh halini anlatıyordu. Tam 50 yıl öncesinin görüntüleri iç burkucuydu. İşçilerimizin Almanya’da sağlık kontrolünden geçme görüntüleri modern zamanların köle pazarlarını aratmıyordu. Hele ellerinde sazları, peynir bidonları, salça kavanozları ile trene binişleri insanın içini yakıyordu. Dile kolay elli yıl olmuş. Artık üçüncü nesil Türkler yaşıyor Almanya’da ve ortada o kadar acıklı görüntüler de yok. En azından biz artık çok ilgilenmiyoruz oralarda olup bitenle. Düşünüyorum, benim için gurbetçi demek otomobil dolusu oyuncak, çikolata ve hediye demekti. O yıllarda ithalat yasağı yüzünden mahallemizin çocukları heyecanla beklerdik gurbetçi komşularımızı.
Annelerimizin kıyasıya yaptıkları pazarlıklar sonucu şahane trenler, sarı saçlı bebekler, son model çikolatalarımız olurdu. İlk walkman ile tanışmam da bu şekilde olmuştu. Çocukken çok heves ederdim gurbetçi çocuğu olmaya. Ama ne zaman ki ilk kez Berlin Kreuzberg’i gördüm, içim öfke doldu. Gurbetçi gerçeğini anlamayan ve çocuklarına anlatmayan büyüklerimize, bizlerin duyarsızlığına öfkelendim. Geçen hafta gurbete gidişin 50. yılı için hazırlanan etkinliklere katılmak için Berlin’deydim ve yine acıyla gördüm ki 50 yılda bizim tarafımızda değişen fazla şey yok. Orada yaşayanların anlattığına göre hâlâ gurbetçiyi yolunacak kaz olarak görüyoruz. Arsamızı, evimizi onlara pahalıya satmak için fırsat kolluyoruz. Kendi vatandaşımızı yabancı görmekte hiçbir sıkıntı çekmiyoruz. Kendi içlerinde de bir sürü sıkıntıları var. Mesela hâlâ Almanca öğrenmemekte direnenlerden, Alman devletini kazıklamaya çalışmak için binbir dalavere çevirenden, tüm geleneğini göreneğini geride bırakıp Almanlaşmaya çalışandan nefret ediyorlar.
Ayda 1500 Euro kazanıp 750 Euro’sunu ev kirasına vermekten bunalıyorlar. Hem oralı, hem buralı ama aslında hiçbir yerli olamamaktan yorgunlar. Gördüğüm kadarıyla Başbakan’ın 50. yılı bu kadar ciddiye alması, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın başına getirildiği Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’nın kurulması onlar için çok önemli. O gece yemekte pırıl pırıl insanlar vardı. Artık işveren olmuş, yaşadığı ülkenin toplumuna büyük ölçüde entegre olmayı başarmış ve ilk trenle ağlaya ağlaya gelen atalarının acılarını unutmamış bir insan topluluğu. Yıllar sonra devletin bu denli büyük adım atması çok önemli. Onlar kendilerini unutmadığımızı bilmek istiyor sadece. Bundan başka beklentileri de yok..