Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İKİ büyük kente aynı anda kar yağdığı zaman insan ister istemez bir karşılaştırma içine giriyor. Önceki gün Ankara ve İstanbul kentlerine yağan kar neredeyse tüm haber kanallarının en önemli gündem maddelerinden biriydi. Ankara’ya çok daha fazla kar yağmıştı ama zaten Ankara’ya her zaman çok daha fazla kar yağardı. Ve belediyecilik sisteminin buna karşı şerbetli olması gerekiyordu. Ama bölgeden gelen görüntüler felaket tadındaydı. Yayıncıların konuşlandığı ana arterlerde bile yerde kalın kar tabakası vardı. Çok geçmeden Melih Gökçek her zamanki “Aladağ’dan serin” havasıyla sahneye çıktı. Twitter hesabından bir takipçisine “Yollar tuzlanıyor git tat istersen” yazınca ülke tarihimizin ilk yalamalı kar polemiğinin içinde bulduk kendimizi. Sonra bir ara kanallardan birinde “Problemin ana sebebi Ankaralıların kabak lastikleri” demecinin geçtiğini gördüm. Maşallah Gökçek önceki gün susmak bilmedi. Ankaralı ne düşünüyor anlamam imkânsız. Çünkü karın tüm sıkıntılarıyla onlar yüzleşmiş olmalılar. Ama ben bir İstanbullu olarak dün Belediye Başkanımızın kıymetini biraz daha iyi anladım. Ana akım medyanın neredeyse tamamının yer aldığı ve bu nedenle yaptığı her icraat Ankara Belediye Başkanı’ndan çok daha ince ve zaman zaman daha sert eleştirilen Kadir Topbaş, bir kez olsun böyle nezaketsizlik sınırlarını zorlayan cümleler kurmadı. Kentin efendisiymiş gibi davranmadı. Sıkıntılı günlerde işi pişkinliğe vurmadı. Üstelik şimdilik kar operasyonunu da gayet iyi götürüyor. Daha yağmur gökyüzünde süzülmeye başladığı anda belediye araçları ana arterlerde beklemeye geçiyorlar. Ankaralılar ne düşünüyor bilemem ama ben bugünlerde Ankara’da yaşamadığıma çaktırmadan seviniyorum! Çünkü biliyorum ki İstanbul’da yolların tuzlu olduğunu anlamak için yalamamıza gerek yok, bakınca tuzlar görünüyor zaten!

        Kadın mizahçı baskı altında mı?

        LEMAN ekibinin “Bayan Yanı” adında ve kadın çizer-yazar ekibine hazırlattığı dergiyi görür görmez satın aldım. Çünkü biliyordum ki bu dergide, çok sevdiğim Feyhan Güver ve Ramize Erer’in işlerini doya doya okuyabilecektim. Bir sayfaya, bir sütüna sıkışmış hallerinden fenalık gelmişti çünkü. Bayan Yanı, bu dileğimi karşılamakla kalmadı. İpek Özsüslü (Sinemor serisi şahane olmuş), Aslı Yazıcıoğlu, Aslı Perker gibi isimlerin de yaptığı şahane işlerle tanışma şansına eriştim. Bu dergi sürekli yayınlanacakmış. Umarım sıradan bir okur olarak benim içimde yarattıkları “Bayan Yanı’nı satın al, Bayan Yanı’nı satın alll, kime diyom lan alsana dergiyi!” dürtüsü kalıcı olur. Ama bu kadar çok kadın çizeri bir arada okuduktan sonra da şöyle bir duyguya kapılmadan duramadım. Acaba mizah sektöründeki kadınlar erkek rakipleri tarafından baskı altında mı tutuluyor? “Kadınsın, kadın konusu çiz” şeklinde bir baskı mı var üzerlerinde? Yoksa toplum kadın çizer ve yazarların cinsellik, erkek hareketleri, politika gibi konularda “kırmızı çizgiler” mi çekiyor. Bunu çok düşündüm çünkü dergideki bütün işler kadın konuları çerçevesindeydi. Derginin son sayfalarına sıkışmış olan erkek tarafında daha ağır fark ediliyor bu durum. 29. sayfada Atilla Atalay’ın Sıdıka’sını yıllar sonra yeniden okuyunca fark ettim bunu. Sıdıka yine çok sert, çok feminist ama bir o kadar da hayatın içinde. Bayan Yanı’nın yeni sayıları bu soruma cevap verecektir diye umut ediyorum. Çünkü galiba sevdiğim kadın çizerlerden hep kadın-erkek eleştirisi okumaktan sıkıldım sanırım.

        Başıma bir şey gelmeyecekse eleştirebilir miyim?

        O İNANMASI çok zor olayı hep efsane sandım. Bir Çukurovalı olarak, topraklarımızdan çıkan en değerli insanlardan birinin, Yılmaz Güney’in erkekliğini abartmak ve onu daha da inanılmaz biri haline dönüştürmek için süslenerek anlatılan bir hikâye sandım meşhur bardak olayını... Avcı fıkrası gibi geldi. “Arkadaş” diye film çeken ve filmin son sahnelerinden birinde inanılmaz güzel kaleme alınmış satırlarla insan olmanın hakkını veren adam, bir kadına böyle bir eziyet yapmış olamazdı bana göre. Meğerse yapmış. Üstelik bu korkunç an fotoğraflarla belgelenmiş. Keşke dün hiç gazete okumamış olsaydım. O korkunç fotoğraflara ve Kanaltürk’teki ikinci sayfa programında Abdurrahman Keskiner’in anlattıklarına tanık olmasaydım. Detaylar ve fotoğraflar çok fena. Nebahat Çehre’nin paniği, korkusu, içine düştüğü çaresiz hali anlatacak kelime yok. Dünden beri çok üzgünüm. Kafam çok karışık. Aslında net ama karışık. Bizim oralarda çok da sıradışı olaylar değildir bunlar. “Bizim oraların âdetleri, meşhurdur cinayetleri” diye şarkısı bile var. Var da, kadına şiddet böylesine elle dokunulabilir kıvama gelince insan daha bir sarsılıyor. Buna alışmak diye bir şey yok. Ama şiddet çok sevdiğiniz, sol değerlere inanmış, eserlerinde insan olmaya dair değerlerin altını çizmiş bir adamdan gelince sanki biri kafanızdaki rakı kadehine 20 metreden gerçek mermi sıkıyor ve bardağı ıskalıyor gibi hissediyorsun Yılmaz arkadaş...

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar