Nihal Bengisu Karaca
Nihal Bengisu Karaca Giriş: 22.11.2022 - 11:35 | Güncelleme: Tüm Yazıları »
ABONE OL
Değerli yalnızlıktan kof kalabalığa: Tutarsızlığın ihtişamı

Esma Biltaci keskin nişancı tarafından vurulduğunda Erdoğan gözyaşlarını tutamamıştı. Çok haklı bir duygusal refleksti. Gezi eylemlerinde bizzat şahsen hedef alındığını düşünen Erdoğan, bu eylemlerin bir darbe ile sonuçlandırılmak istendiğine dair bir düşünceye sahipti. Bu düşüncede yalnız da değildi. Hepimiz o günlerde bu eylemlerin Batılı liberal demokrasilerin fişteklenmesiyle gerçekleştiğine emindik. Dolayısıyla kendisini Mursi ile, Esma Biltaci’yi de kızlarından biriyle özdeşleştirmesi ve duygulanması çok doğaldı Erdoğan’ın. O ağladı, izleyenler de ağladı.

Sıradan bir durum değildi 2013 Mısır darbesi.

Demokrasiyi İslam ile meczetme iddiasına sahip İhvan yönetimi hakkında binlerce yalan uyduruldu, ekonomi ile ilgili hızlı ve düzeltici adımlar atılamadı ve yönetim demokrasi istemeyen ‘İslamcı Sisi’ tarafından devrildi. Bu yönüyle çatışan taraflar Türkiye’dekinden farklıydı.

Ama taraflar arasındaki farkı umursamayan ABD aynıydı. Nitekim Sisi’nin yanında durdu.

Çünkü ABD için totaliter İslamcı, demokrat İslamcı’dan daha iyidir. Demokrat Müslüman bir lider "Kusura bakmayın ben halkın adamıyım ve halkım böyle istemiyor" diyebilir çünkü. Totaliter olanın ise kaşınacak yarası bol olur.

İslam ve demokrasi bir arada mümkün olabilirse, Batı’nın kendisine dair kurduğu anlatı çatırdar. Bu yüzden bu coğrafyada demokrat bir İslamcı lider varsa otoriterleştirene totaliterleştirene kadar zorlar, sınarlar. Muhatapları da genelde sınavı kaybeder. Otoriterleşir, güç temerküz ettirmek için hukuk dışına çıkmak durumunda kaldığı olayların sayısı artar, kitle imal etmek ve kamuoyu oluşturmak için olağanüstü yollara başvurur, rıza ve ikna mekanizması biat sistemi ile yer değiştirir, feoadal toplumlara özgü ödül-ceza sistemi devreye girer.

Propaganda ve gerçeklerin maniple edilmesi kamuoyu imalatının en önemli unsuru olarak görülür, medya ele geçirilir, bunun için büyük paralar harcanır ve kaynak üretimi günden güne şaibeli bir hal alır. Lider şeffaflıktan kopar, hesap verme yükümlülüğünü halkının kendisini seçmesi ve tüm yetkiyi vermesi argümanlarıyla bypss eder.

Hakkında binlerce yolsuzluk ve insan hakları ihlali dosyası birikir ve dolayısıyla artık küresel egemenin elinde muhatapla ilgili çok fazla koz olur, bu da muhatabı hem iç hem de dış odaklar tarafından ‘yönetilebilir’ kılar. Güç kazanılmıştır ama o kadar ilginç ittifaklar kurulmuştur ki ince bir ipin üzerinde yürümektir artık iktidar. Moral değerler büyük lüks, beyhude mesai olmuştur.

Artık mevkiyi ve mevziyi koruma eksenlidir yapılan tüm politikalar. İktidar araç değil amaçtır. Koltuk sahibi olmak adil yönetmenin, değer üretmenin, ülkeyi kalkındırmanın aracı değildir, koltuk sahibi olmanın amacı koltukta oturmaya devam etmektir.

Neyse ki, her ne yapılırsa yapılsın alkışlayanlar vardır. Bu tür yönetimler halk zorlanarak oluşturulmaz, halk enterne edilir, "Lütfun da hoş gazabın da hoş" düzeyine gönüllülük sağlanır ve çoğunluk tiranlığı zemini üzerinde yükselir kaide.

Tutarsızlık arttıkça rıza üretimi fabrikasının çarkları daha çok yağlanır, daha çok çalışır ve tutarsızlık arttıkça kabule dair daha görkemli bir destek sağlanır.

Tutarlılık denetimi yapmayan iktidar entelijensiyası muhteşem bir mobilizasyon imkanı sağlar.

Ama aslında sadece epi topu biraz daha zaman kazanılmıştır.

Mursi’ye tanınmayan zaman -sadece 7 ay iktidarda kalabildi- Abdülfettah Sisi’ye ferah feza tanındı. Daha da tanınır.

HANİ NEREDE YARINLAR YOKMUŞCASINA ATILAN TİRATLAR…

Türkiye’de bir dönem dış politikada sadece çıkarların değil değerlerin de gözetildiğini gördük. Gözetmek derken, değerlerin yarınlar yokmuşcasına fazlaca tutkulu bir biçimde savunulduğu bir dönem oldu desek daha doğru olur. O günlerde Erdoğan “Beni Sisi'yle barıştırmak isteyenler var. Asla kabul etmiyorum. Halkın yüzde 52'sinin oyunu almış Mursi'yi ve arkadaşlarını mahkum eden bir antidemokratla aynı masaya oturmam” diyordu.

İlkeli bir duruştu. İlkeli olduğu için etkiliyordu ve dolayısıyla ‘faydalıydı’ da…

Allah var, Erdoğan tam 9 yıl tutumuna sadık kaldı. O kadar ki Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan, Erdoğan aleyhinde "İhvan'ın lideridir" diye anti propaganda kampanyaları düzenlediler. 2014 ve 2015 yıllarında BAE Türkiye’yi İhvan üzerinden karalamak için ABD’de lobi faaliyeti yürüttü.

Ancak Erdoğan eli çok yüksekten açmıştı. Kimin kazandığına kimin yenildiğine göre pozisyon değiştirecekseniz, o kadar büyük konuşmamalısınız. Tavrınızın arkasında duramayacaksanız büyük tripler atmamalısınız gibi basit kurallar unutulmuştu.

Bazı AK Partili belediyeler bu net duruştan etkilenerek Rabia heykelleri yaptılar beldelerine.

Bazı taraftarlar, Rabia meydanında şehit olanlara gönderme yapmak için 2013 yılındaki mitinglere kefen giyip ön saflarda durdular, bu hareketleriyle “Seni desteklerken gerekirse ölürüz” demek istiyorlardı.

Öte yandan İhvan çok acı bir biçimde yenildi. Halklar mağdur olanın yanında durur mottosu abartılmıştır. Öyle bir şey yoktur. Halk mağdur olan ve savaşabilme gücü olanın yanında durabilir, kötü düşenin yanında asla.

Yenilmek ne kelime, ortada İhvan kalmadı. Binlerce insan öldü, tutuklandı, sürüldü. Mursi de cezaevi şartlarına ve yargılamalar sırasında kendisine su vermeyen, konuşturmayan ve tahkir eden mahkemenin tutumları karşısında daha fazla dayanamadı, cezaevinde hayatını kaybetti.

Bütün bunlar olurken AK Parti, ancak kendisinin görebildiği bağlantılar üzerinden muhalefeti sürekli Sisi’cilikle itham etti. Gün geldi İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerindeki taraflar bile “Binali Yıldırım’ın karşısında Sisi var” denilerek tarif edildi. O kadar saçma bir bağlamdı ki Ekrem İmamoğlu’na neden ‘Sisi’ yakıştırması yapıldığının rasyonel bir izahı var mıydı hatırlamıyorum. Ama “Pazar günü Binali mi diyeceğiz, Sisi mi diyececeğiz?” diye sorulduğunu hatırlıyorum.

MISIR’DA OLAN MISIR’DA KALMADI TÜRKİYE'NİN DE KADERİNİ ETKİLEDİ

Peki bütün bunlar olmuşken nasıl oluyor da olmamış gibi yapılabiliyor, bizim 20 Kasım’da Doha’dan geçilen fotoğrafta gördüğümüz nedir?

Öyle kuru kuru bir selamlaşma da değildi. Sisi ve Erdoğan’ın beden dilleri de birbirlerini selamlıyordu. Sahiden sıcak ve sevgi dolu idiler.

Ölen öldü kalan sağlarla yürürüz mü denmektedir?

Ölüleri çok da sevmiyoruz, hayatta kalana şans vermek istiyoruz mu deniliyor?

Sisi’nin zulmü karşısında durmanın haklılığı meselesine ne oldu, haklılık artık iç politikaya devşirilip emilecek bir şey olma vasfını mı yitirdi?

Çok kullanıldığı için içi mi fosaldı?

Şimdi şunu da biliyoruz, ana muhalefet partisi başta olmak üzere pek çok partinin Mısır'la ilişkilerin düzelmesi, çünkü dış politikanın çıkarlara dayalı olması gerektiği şeklindeki önerilerini epeydir duyuyoruz. Aslında tam olarak onların istediği oldu. Ancak üzerinde tepinmekte de haklılar, çünkü darbecilikle suçlanırken sürekli ‘Sisi’ benzetmesine maruz kaldılar.

Yine de normal şartlarda bu kadar radikal u dönüşlerinde hesap verilmesi gereken yer muhalefet değil, AK Parti’nin kendi tabanı.

Çünkü Mısır’da olan Mısır’da kalmadı. Açık konuşalım…

15 Temmuz’da insanlar o denli çabuk ve hızlı biçimde sokağa çıkabildiler ve demokrasiyle beraber liderlerini korumak için hayatlarını verdilerse, bir nedeni de Mısır’da Mursi’ye yapılanları görmeleriydi. Batılı devletlerin, darbenin hesabını sormayıp, bilakis oldubittiye getiren bir tutum içine girdiklerine tanık olmalarıydı.

Türkiye’de AK Parti tabanını oluşturan muhafazakarlar şunu anlamıştı: Eğer bir darbe girişimi olur ve eskaza başarılı olursa, Batılı liberal demokrasiler buna uluslararası hukuk çerçevesinde falan bakmayacaklar, dur demeyecekler, bilakis başaran darbeci demokrasiyi yeniden inşa ediyor denilerek taltif bile edilebilir. *

"Aman Msır gibi olmayalım, aman Mursi’ye yapılan Erdoğan’a da yapılmasın, değilse yapanın yanına kâr kalacak" diye sokaklara indiler, köprüye, Külliye'ye, Akıncı’ya koştu insanlar. 250’si de o mücadelede öldü.

Bu güçlü sembolizm, Sisi’nin ellerini avuçlayan parmakların arasında eriyip gitti, yerlere döküldü şimdi.

Bir açıklama yapma gereği de duyulmuyor.

Çünkü kimsenin soru sormayacağı biliniyor.

Çünkü 15 Temmuz savuşturulunca, Mısır’da olanlara dair hafızanın ‘faydası’ sönümlendi.

Kitlenin beyni de içinde hiçbir kıvrım kalmayana dek yıkandı, düzleştirildi. Hiçbir soru işareti hiçbir yere takılmıyor, fujiiuttt diye kayıp gidiyor.

Sisi kötüdür dendiğinde alkışlayanlar Sisi iyi dendiğinde de alkışlayanlar.

Bir tek, hafızasını kaybetmemiş, ne olduğunu unutmamış bir Akit yazarından itiraz geldi. O da reisi bu duruma icbar ettiğimiz için Allah’ın bizi affedip affetmeyeceğini sorguluyordu.

Yani ne oluyorsa evimizde kahve içerken birden haberi görüp şaşıran bizler yüzünden oluyor. Yine din üzerinden suçluluk duygusu üreterek insanları esir alma yöntemi.

Madem iktidarın bu türden u dönüşlerinden iktidarı yeterince koruyamayan ümmet sorumludur, eh artık böyle düşünenlerin Opus Dei müritleri gibi baldırlarına taktıkları dikenli tellerle dolaşmaları, arada bir ibadet niyetine kendilerini kamçılamaları da gerekir. Büyük tutarsızlıkların kefareti de büyük olmalıdır zira.

Şimdi bir de "Ne yani diplomasi hiç mi devreye girmesin?” ağızları yapıp İhvan da eski konumunda değil yani naapsaydık yollu argümanlarla olanı biteni düzgün kurulmuş cümlelerle meşrulaştırmaya çalışan AK Partilileri görüyoruz.

Oysa bu duruma düşmemenin çok basit bir yolu vardı. Dış politikayı iç politika malzemesi haline getirmemek. Ya da en azından dış politikadaki duvara toslamaları, zorlukları, müdahale şüphelerini içeri tercüme ederken ‘idareli’ davranmak. Monşer diye aşağılanan insanları biraz olsun dinleyip tecrübeye itina göstermek.

BÜTÜN DEĞERLİ KAVRAMLARA DÜŞÜK YAPTIRILDI

Kötü olan ne biliyor musunuz?

Dindar insanlar için dava kavramı artık çok karmaşık bir şey. Ne dava, ne vicdan, ne cüzdan ayırt edilebilir olmaktan çıktı.

Mazlum kavramı dindarlar için artık çok belirsiz çünkü bir gün mazlum denilen sonraki ay vatan haini olabiliyor. Kimin mazlum olduğuna devletin karar vermesi gerekiyor artık, yolun ortasında insan kesseler adamlar dönüp devletten bir işaret bekleyecekler. Yardım edelim mi, yoksa hain mi, bırakalım ölsün mü?

Ümmet kavramına düşük yaptırıldı. Doğru zamanda doğru bir çıkışla doğabilecek altın değerinde bir bebek, anne doğuma zorlanınca öldü.

İyi olan yüce olan ne varsa ya kullanıldı ya kullanılmak üzere numaralandırılıp kataloglandı. İşe yarayan ayetler işe yaramayan ayetler olarak muamele gördüler.

Ümmet kavramını sınır ötesi bağlamda ticaret antlaşmaları imzalamak, müteaahhitlere iş vermek, rant sağlamak için Arap baharı ortamını kullanmanın anahtarı yaparsanız, öyle olur. Sadece bunlar da değil, Tunus ve Mısır, siyaset ve kültür endüstrisi panel, konferans vs. makinesinin çalıştırılıp birçok kişinin konuşmacı araştırmacı olarak yemlendiği ülkeler oldu. Evet ya, ümmet…

Bunları inanç konusunda iddiası olmayan bir çevre yapsa o kadar kanıma dokunmazdı.

Ama benimle aynı dalga boyunda, güya benzer gönül frekansında olan insanların yapması, üzerine bir de coşkuyla savunmaları hazmedilir gibi değil.

Allah sizi islah etsin. Bize de delirmeden ve hala kelime şehadet getirmek isteyen insanlar olarak ölmeyi nasip etsin.

*ABD Dışişleri Bakanı John Kerry: “Mısır Ordusu ülkede demokrasiyi yeniden inşa ediyor” 02. 08. 2013 (Pakistan Geo News kanalında verdiği demeçten.)