Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        DÜN, Habertürk'ün manşetinde Atatürk'ün hayatındaki en önemli kadınlardan olan Fikriye Hanım hakkında Cemal Doğan imzalı son derece enteresan bir haber vardı:

        Bir vatandaş, hayata Ankara'da bundan 90 sene önce, 1924'te bir kurşunla veda eden Fikriye Hanım'ın ölümünün intihar mı yoksa cinayet mi olduğunun ortaya çıkartılması için Cumhuriyet Savcılığı'na dilekçe vermiş, savcı Mehmet Taştan uzun araştırmaların ardından haklı olarak "Hadisenin üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra hukuken artık birşey yapılamayacağını" ifade ederek dosyayı kapatmış ve işin artık tarihçilere düştüğünü söylemiş.

        Savcı Mehmet Taştan'ın kararı son derece doğrudur ve Türk Hukuk Tarihi böylelikle 19. yüzyıl Avrupası'nın saray ve aristokrat çevrelerinde yaşanmış bazı intiharların yahut cinayetlerin ve en azından "Mayerling Faciası" gibi hadiselerin ardından hazırlanan benzer bir karara sahip olmuştur.

        ORTADA BELGE OLMAYINCA...

        Peki, bundan sonra ne olacak, ne araştırılacak ve ne yazılacak?

        Atatürk'ün vefatının ardından, özellikle de 1950'li senelerden sonra Fikriye Hanım'ı konu alan yayınlar yapılmıştı ama bu yayınlarda zamanın "suskunluk" geleneğine uyuluyor ve doyurucu hiçbir bilgi verilmiyordu. Son senelerdeki yayınların da hemen tamamı seneler öncesinin kitaplarında ve dergilerinde yeralan bu makalelere dayanıyor, "Filânca şunu söylemişti, falanca şöyle demişti, o da bunu anlatmıştı" gibisinden alıntılardan ibaret bulunuyordu ve ortak noktaları hiçbirinin belgeye dayanmaması idi.

        Neticede, Fikriye Hanım'ın hayatı ve ölümü konusunda ortaya şimdiye kadar doyurucu bir eser konamadı!

        Ben, tâââ gençlik senelerimden itibaren Fikriye Hanım'ı yazma arzusu içerisinde idim, hattâ başkalarına göre bir avantaja bile sahiptim: Çocukluğum, 1920'lerin Ankara'sında yaşamış, Çankaya'yı görmüş, hattâ o çevrenin bizzat içerisinde bulunmuş ve olup bitenleri gayet iyi bilenlerin arasında geçmişti.

        Fikriye Hanım meselesi o çevrede neredeyse günlük konulardan biri gibi idi; sık sık bahsedilir, hadiseyi bilenler kendi aralarında konuşup anlatırlardı. Anlattıklarını senelerce, hafızama nakşedercesine büyük dikkatle dinledim ama bir türlü yazamadım! Zira o çevredekilerden, yani hadiseyi en iyi şekilde bilenlerden dinleyip öğrendiklerim sadece söylediklerinden ibaretti ama hiçbiri yazmayı düşünmemişti ve ortada belge yoktu. Belge bulunmayınca "Falanca Beyamca demişti ki..." yahut "Filânca Hanımefendi'nin söylediğine göre..." gibisinden birşeyler yazmanın bilimsellikle falan alâkası olmazdı, anlatılanlar doğru bile olsalar sadece "dedikoduların naklinden" ibaret bulunacaktı ve dolayısı ile bu konuda tek söz edemedim.

        VE BİR BAŞKA İSİM...

        Konu üstelik sadece Fikriye Hanım ile sınırlı kalmıyor, işin içerisine başkaları da giriyordu ama âh o belgesizlik ve farklı kişilerin söyledikleri birbirleri ile tamamen örtüşse ve her ne kadar doğru olsa bile herşeyi mutlaka belgeye dayandırma merakı!

        Aynı sıkıntı, Mustafa Kemal'in hayatında yeralmış bir başka hanım, Madam Corinne Lütfi için de sözkonusu idi. Paşa'nın Madam Corinne'e 1910'lu senelerde yazdığı mektuplar gerçi elimizdeydi ama mektupların ötesinde varolduğu söylenenler de aynı şekilde hiç yazılmadı. Üstelik, Mustafa Kemal'in mektuplarını bulup 1954'te ilk defa yayınlayan Peyami Safa da Paşa'nın satırlarının haricinde tek bir söz etmemişti.

        Savcı Mehmet Taştan'ın kararı bu konuda verilebilecek en doğru karardır, iş tarihçilere bırakılmalıdır ama tarihçiler de meselenin ayrıntılarını bilenlerin hayattan çoktan ayrılmış olmaları ve belge yokluğu yüzünden artık maalesef doyurucu hiçbirşey yazamayacaklardır!

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar