Mevlânâ sektörü
BU akşam "şeb-i arus", yani Mevlânâ'nın vefatının yıldönümü...
Devletin zirvesi Konya'da her sene olduğu gibi biraraya gelecek, "şeb-i arus töreni" denen konserli, bitmek tükenmek bilmeyen bol konuşmalı, protokol nutuklu ve araya özetin de özeti, minyatür Mevlevî âyîninin sıkıştırıldığı bir gece geçirecekler ve Mevlevî semâı ile artık hiçbir alâkası bulunmayan bu işin adı "semâ töreni" olacak...
Bazı belediyeler Aralık ayının on yedinci gecesine tesadüf eden şeb-i arusa bu sene zaman, mekân ve kılık değiştirttiler, şeb-i arus başka tarihlere alındı, öne çekildi ve "etkinlik" denen işler Konya'nın dışındaki yerlerde birkaç gün önce, yani peşinen yapıldı. Konyalı politikacılarda bu işe tabii hayli hiddetlendiler, hattâ Başbakan'a soru önergesi bile verildi.
26 ARALIK'TA YILBAŞI!
Hazreti Mevlânâ'nın anıldığı ve semâ edildiği organizasyonlar her zaman ve her yerde tabii ki yapılabilir, bu toplantılarda kürsüden yine bol bol nutuklar atıldıktan sonra Mevlevî Musikisi icra edilip semâ da edilebilir. Böyle bir düzenlemenin adı "Mevlânâ'yı Anma Toplantısı" gibisinden birşeydir ama "şeb-i arus" denemez. Zira, şeb-i arusun gününün önceye alınması ile yılbaşının 1 Ocak yerine başka bir zamanda, meselâ 26 Aralık'ta; Cumhuriyet Bayramı'nın 18 Ekim'de ve dinî bayramların da başka günlerde kutlanması arasında hiçbir fark yoktur!
İşin aslını hatırlatayım: "Mevlevî âyini" dediğimiz musikinin refakatinde yapılan "semâ" bir gösteri yahut eğlence vasıtası değil, bir "ritüel"dir; asırlar öncesinden gelen ve sıkı kaideleri olan, üstelik dinî temele dayanan bir ritüel! Bugün artık hiçbir şekilde riayet edilmese de posta oturanın da, semâzenlerin de, âyîni icra eden müzisyenlerin yani "mutrıb"ın da bazı özelliklere, hattâ verilmiş "izinlere" sahip olması şarttır.
Ama iş "şeb-i arus" meselesine gelince artık gün de değiştirilmektedir, mekân da, konu da... Zira içerisinde semânın bulunduğu bir Mevlânâ toplantısı gösterişlidir, başka hiçbir tarikatin âyinine benzemez, merak celbeder ve en önemlisi de kâr getirmektedir!
Meselenin temeli, işte burada: Mevlânâ'nın ve Mevlevîliğin kâr getirmesi, üstelik "Mevlâna"nın adının bir marka ve tam bir sektör hâline gelmiş olması...
DÖNER SERMAYELER
İsmi bir müddet öncesine kadar köftecilerin, halı dükkânlarının yahut seyahat şirketlerinin vazgeçilmez markası olan Mevlânâ artık güyâ "derin" şekilde ele alınıp inceleniyor. Adına üniversitelerimizde enstitüler kuruluyor, bir İranlı ile karşılaştıklarında tek söz edemeyecek derecede Farsça fukarası zevat TV'lerde bol bol Mesnevî şerhediyorlar ve artık birer "döner sermaye" hâlini almış olan semâzenler sünnet düğünlerinde bile hâzır ve nâzır! Dünya kadar ama neredeyse tamamı sade suya tirit olan, içerisinde bilinmeyen birşeyin yeralmadığı, eskilerin verdikleri bilgilerin bir adım ötesine bile gitmeyen tekrarlarla dolu kitaplar yayınlanıyor ve piyasa "Mevlânâ ve Kadın", "Mevlânâ ve Yemek", "Mevlânâ ve Çocuk" gibisinden "kes-yapıştır" metodu ile birkaç saatte hazırlanabilecek ucuz ve basit varakpârelerle dolu...
Tasavvuf tarihimizin en geniş kaynaklarına sahip olan Mevlevî kültürünün ve Mevlânâ'nın isminin Türkiye'de bugün getirildiği vaziyet işte budur: Boş söz, boş lâf, bomboş yayınlar ama bol rant!
1960'lı ve 70'li senelerde İstanbul'daki önde gelen Mevlevîler'in, şeb-i arus yaklaşırken kendi aralarında yaptıkları bir şaka vardı: "Hazreti Mevlânâ, her sene Aralık ayının ilk haftasında 'Anneciğim geldiler, kurtar beni' diye Konya'dan çıkıp Karaman'a, Mâder-i Sultan'ın yanına gider yahut o ayın sonuna kadar Ankara'da, Hacı Bayram-ı Velî'nin yanında kalır" derlerdi.
Şimdilerde yapılanları, "şeb-i arus"un "şeb-i aruz" haline getirildiğini, hattâ gününün bile değiştirildiğini görecek olsalardı, eminim Mevlânâ'nın artık değil Konya'yı, memleketi de temelli terkettiğini söylerlerdi.