Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Hafta içerisinde, tarihin garip bir cilvesini yaşadık. Başta emekli Orgeneral Çevik Bir olmak üzere 28 Şubat’ın bazı önemli isimlerinin gözaltına alınması, son dönem tarihimizdeki çok önemli bir başka olayın yıldönümüne rastladı: “İrtica ayaklanması” olduğu söylenen ama ne olduğu hâlâ tam olarak ortaya çıkartılamayan ve Milâdî tarihle 13 Nisan’a rastlayan meşhur 31 Mart ayaklanmasının 103. yıldönümüne...

        BAŞTA emekli Orgeneral Çevik Bir olmak üzere, askeriye cihetinin 28 Şubat günlerindeki önemli isimleri hafta içerisinde gözaltına alındılar. Tarihin garip bir cilvesi olsa gerek; bu gözaltılar yakın geçmişimizdeki çok önemli bir olayın yıldönümüne rastladı: Tarihimizde “irtica ayaklanması” diye bilinen ama sadece sivillerin değil, askerlerin de isyanı olan 31 Mart olayına...

        31 MART, 13 NİSAN’A GELİR

        Önce, hafızalarımıza “ayaklanma” kavramı ile beraber yerleşmiş olan 31 Mart tarihi konusunda sık yapılan bir hatadan bahsedeyim: “31 Mart” olayının meydana geldiği 1909 yılında Türkiye’de Milâdî takvimden 13 gün geri olan Rumî takvim kullanılmaktaydı. Bu takvimin 31 Mart’ı da, Milâdî takvime göre 13 Nisan’a tesadüf ediyordu. Ayaklanmanın üzerinden bu kadar sene geçmiş olmasına rağmen takvimler arasındaki bu 13 günlük farkı bilmeyenler, hâlâ meşhur ayaklanmanın 31 Mart’ta çıktığını zannederler... Tuhaftır ama, son senelerin Türkiye’sinde bazı çok önemli gelişmeler Nisan ayının ortalarında ve özellikle de 31 Mart isyanının yıldönümünde yaşanıyor. Meselâ, 2007’nin Nisan’ında olup bitenleri hatırlayalım... Zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Harp Akademileri’nde yaptığı veda nutkunu andıran sert konuşmasının hemen ardından onbinlerce kişinin Ankara’da “Cumhuriyet Mitingi” için toplanıp Anıtkabir’e yürümeleri de 31 Mart’ın yıldönümüne tesadüf etmişti! Eski takvimle 31 Mart, yeni takvimle de 13 Nisan günü başlayan olayları kısaca anlatayım:

        GEMİ KUMANDANINI LİNÇ ETTİLER

        Zamanın hükümdarı Sultan Abdülhamid’in 1908’de ilân ettiği İkinci Meşrutiyet’in üzerinden henüz bir yıl bile geçmemiş, o günlerde “Meşrutiyet’i koruma” vazifesiyle Selânik’ten İstanbul’a avcı taburları getirilmişti. Ama, taburlar huzursuzdu. Askerler “alaylı” denen ordudan yetişme subayların komutasından alınıp “mektepli” yani harbokulu mezunu subayların emrine verilmişlerdi ve yeni komutanlarından sikâyetçi idiler. 1909’un 13 Nisan sabahı mektepli komutanları kışlaya hapseden askerler sokaklara döküldüler ve Ayasofya Meydanı’nda toplanıp havaya ateş açmaya başladılar. Ayaklananlar hem eski “alaylı” subayların vazifelerine iadelerini, hem de “şeriat” istiyorlardı. İstanbul, 11 gün boyunca kargaşa içerisinde kaldı. İsyancılar bazı milletvekillerini, yazarları ve subayları öldürdüler. Abdülhamid’in sarayını bombalamak isteyen Âsâr-ı Tevfik Zırhlısı’nın kumandanı Ali Kabûlî Bey de, Yıldız’da, hükümdarın gözü önünde linç edildi. Abdülhamid’e zaten muhalif olan, Meşrutiyet’in ilânında da en büyük hissenin sahibi bulunan Selânik’teki Üçüncü Ordu, isyanın bastırılması için başkente hemen yeni birlikler gönderilmesine karar verdi. Hüseyin Hüsnü Paşa’nın kumandasında yola çıkan ve “Hareket Ordusu” adı verilen birlikler 19 Nisan’da Yeşilköy’e ulaştılar.

        PAŞANIN İLK BİLDİRİSİ

        Hüseyin Hüsnü Paşa, İstanbul halkına hitaben bir bildiri yayınladı. “Menfaatleri için yalan şekilde din kisvesine bürünenlerin kanunların gerektirdiği cezalardan kurtulamayacaklarını” söylüyor, “anayasanın üzerinde hiçbir kanunun ve kuvvetin olmadığını” anlatıyor ve “Din âlimleri başımızın tâcıdır. Fakat ortada mel’anetleriyle şahsî menfaat temin etmek maksadıyla yalandan din kisvesine bürünerek şerefli İslam dinini zayıflatmaktan çekinmeyip bozgunculuğa kalkışan birtakım çıkarcılar da vardır” diyordu.

        OLAN PADİŞAHA OLDU

        Birlikler, Üçüncü Ordu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa’nın 22 Nisan’da Yeşilköy’e gelerek komutayı devralmasından sonra şehre girdiler. İstanbul’da topların da kullanıldığı sokak çatışmaları çıktı, ayaklanma iki gün içerisinde bastırıldı ve Sultan Abdülhamid 27 Nisan günü tahtından indirilip Selânik’e sürgüne gönderildi. İlerki senelerde son dönem Türk Tarihi’nin köşe taşlarından biri kabul edilen 31 Mart olayı sadece dinî bir ayaklanma değildi. İşin içerisinde askerin başkaldırması, siyaset ve menfaat de vardı ama gerçek niteliği hiçbir zaman ortaya çıkarılamadı. Türkiye’nin darbeler tarihinde ne olduğu ortaya hâlâ tam olarak çıkartılamamış bir başka hadise daha vardır. Bastırılan bu darbe girişimi, duruşmaları Kuleli Kışlası’nda yapıldığı için “Kuleli Vak’ası” diye bilinir. Memleketimizde darbe girişimi yargılamaları konusunda ilk olan Kuleli Vak’ası’nın ayrıntılarını da bu sayfada okuyabilirsiniz...

        Askerlere isyanı Paşa’nın hanımı haber vermişti

        Tarih kitapları 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için Selânik’ten gelen Hareket Ordusu’nun kumandanının Mahmud Şevket Paşa olduğunu yazarlar ama ordunun İstanbul’a hareket ettiği sırada başında başka bir kumandan vardı: Hüseyin Hüsnü Paşa... Hüseyin Hüsnü Paşa Selânik’te iken, ailesi Paşa’nın İstanbul’da, Kuzguncuk’taki yalısında kalıyordu. İstanbul’daki ilk patırtılardan hemen sonra, Paşa’nın eşi Hayriye ve gelini Aliye hanımlar Kuzguncuk’tan apar-topar Yeşilköy’deki köşklerine gittiler ve Selânikte bulunan Paşa’ya “Biz Yeşilköy’deyiz ve iyiyiz, merak etmeyin” diyen bir telgraf çektiler. Selânik, İstanbul’da birkaç saat önce başlayan hadiselerden henüz haberdar değildi ve telgraf karargâhtakilerin garibine gitti. Paşa ve subayları “Orada neler oluyor öyle?” diye meraklanıp İstanbul’la temas kurmaya çalıştılar ve olaylardan ancak böylelikle haberdar olabildiler. Hareket Ordusu İstanbul’a doğru yola çıkmak üzereyken, Selânik’teki en kıdemli kumandan olan Mahmud Şevket Paşa, önce “Beni bu işe karıştırmayın” dedi ama ordu Yeşilköy’e ulaşıp şehre girme hazırlıklarına başlayınca Selânik’ten Hüseyin Hüsnü Paşa’ya bir telgraf çekti: Bu defa “Hemen geliyorum, beni bekleyin” diyordu. Bazı subaylar Hüseyin Hüsnü Paşa’ya “Beklemeyelim, gidelim” dediler ama Paşa “Biz başıbozuk ordusu değiliz, kumandanımız ne emrederse onu yaparız” cevabını verdi ve Selânik’ten gelen Mahmud Şevket Paşa böylelikle ordunun başına geçti

        153 yıl önceki ilk darbeci yargılaması: Kuleli Olayı

        Türkiye, ilk başarısız darbe girişimini 1859 Eylül’ünde yaşadı. Osmanlı tahtında Sultan Abdülmecid vardı. Tanzimat Fermanı ile Müslümanlarla gayrımüslimleri hukuken eşit hale getirmiş, işkenceyi yasaklamış, eğitimde reform başlamıştı.

        ‘GÂVUR PADİŞAH’

        1856’da çıkartılan “Islahat Fermanı” ile de devletin çürümüş taraflarının elden geçirilmesine, sistemin yenilenmesine çalışılıyordu. Çağa ayak uydurmaya uğraşıldığı o günlerde, İstanbul’da birdenbire, üzerlerinde “gavûr padişah” yazılı kâğıtlar dolaşmaya başladı. Duvarlar, birkaç gün içinde binlerce kâğıtla dolmuştu. “Padişah gâvur oldu, din elden gidiyor, medreseleri kapatacaklar” yazılıydı üzerlerinde...

        HÂLÂ BİLMİYORUZ

        Hükümet, 14 Eylül sabahı bir ihbar aldı: Bazı hocalar gizli bir örgüt kurmuşlardı; maksatları padişahı öldürmek, hükümeti dağıtmak ve dinî bir yönetim kurmaktı. Saray işin üzerine gidince ihbarın doğru olduğu ortaya çıktı. İşin başında Şeyh Ahmed adında bir hoca vardı. Fazlullah ve Kütahyalı İsmail adındaki iki şeyhle anlaşmış, hatta bazı subayları da yanına çekmiş ve Kılıç Ali Paşa Camii’nden idare edilecek bir darbe hazırlığına girişmişti. O günlerde bütün devlet erkânıyla beraber Tophane’de bir merasime katılacak olan Sultan Abdülmecid’e saldıracak, törendeki herkesi öldürecek ve devleti ele geçireceklerdi. Hemen bir tutuklama furyası başladı, yakalanan 41 kişi Çengelköy’deki Kuleli Kışlası’na kapatıldı. Kışlada kurulan mahkeme 25 gün sürdü ve darbe hazırlığının tahminlerin de ötesinde kanlı bir şekilde olmasının planlandığı ortaya çıktı. Dört sanık idama mahkûm edildi, ötekiler de kürek, hapis, sürgün ve kalebendlik cezalarına çarptırıldılar...

        Sultan Abdülmecid idamları müebbed hapse çevirdi, mahkûmların tamamını İstanbul’dan çıkarttı, imparatorluğun uzak diyarlarına gönderdi. Tarihlerin “Kuleli Vak’ası” diye yazdıkları olayın kısa öyküsü, işte böyle. Tuhaftır ama hadisenin üzerinden tam 153 yıl geçti ve darbe teşebbüsünün bütün ayrıntıları hâlâ ortaya çıkartılamadı...

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar