Bir 'üçüncü eş' hikâyesi
DÜN bizim gazetenin sürmanşetinde, 1960'larda Brüksel'deki NATO karargâhında malî kontrolör olarak çalışan bir Türk'ün, Romen gizli servisine casusluk yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp mahkûm olmasının arka planı yazılıydı. Bülent Günal'ın haberi emekli büyükelçi Erdil Akay'ın hatıralarına dayanıyordu ve Büyükelçi Akay, olayın gerisinde Türk görevlinin yabancı olan eşini başkalarıyla sevişirken seyretme merakının yattığını yazıyordu. Türk görevli, bu ahlâksızca takıntısını tespit eden Romen diplomatların ağına düşmüş ve şantaj neticesinde bilgi sızdırmaya başlamıştı. Haberi okuyunca, çocukluğumda büyüklerimizin yakın dostlarıyla kendi aralarında konuştukları ve mahiyetini ancak neyin ne demek olduğunu öğrenebildiğimiz yaşlarda farkettiğim bir başka meş'um hadiseyi hatırladım: Abdülhak Hâmid, Lüsyen Hanım ve Kont Sorenzo üçlüsünün hayâsız maceralarını...
TEŞVİKİYE'NİN SÂKİNLERİ
Türk edebiyatına "Şâir-i Âzam" diye geçen "Makber" şairi Abdülhak Hâmid, son senelerini kendisinden 40 küsur yaş küçük olan Belçika-Fransız melezi eşi Lüsyen Hanım ile beraber, hayata 1937'de 85 yaşında iken veda edinceye kadar, Teşvikiye'deki Maçka Palas'ta geçirmişti. Şair ile hanımının Teşvikiye'de kolkola yaptığı sabah yürüyüşlerini hatırlayan bizim buranın yaşlılarının fısıldaşmalarında, hep "Kont" diye birinden de bahsedilirdi. Kont'un kim olduğunu, seneler sonra öğrenebildim. Lüsyen Hanım'a Abdülhak Hâmid ile evli olduğu sırada âşık düşen genç ve yakışıklı bir İtalyan asilzadesiydi. Öylesine âşık olmuştu ki, Hâmid'e gidip Lüsyen Hanım'ı boşamasını ve kendisi ile nikâhlanmasına izin vermesini istemiş, utanmazlık her iki tarafı da öylesine hükmü altına almıştı ki Hâmid talebi kabul edivermişti. Şairin, tek bir talebi vardı: Yeni çiftin gerdek gecesini seyretmek!.. Kont ile yavuklusunun da ar damarları çatlamış olacak ki, böyle bir talebi reddetmek akıllarından bile geçmemiş, hemen "Oui!" demişlerdi. Anlatılanlara bakılırsa, karşılıklı vaadlere uyulmuş ve her iki taraf da hallerinden gayet memnun olarak bir müddet aynı evde beraber yaşamışlar, sonra Lüsyen Hanım Kont ile beraber İtalya'ya gitmiş, hattâ Hâmid daha sonra yeni evlileri İtalya'daki evlerinde de ziyaret etmişti. Fakat, Lüsyen Hanım şairi bir türlü unutamayacak, Kont Sorenzo'yu yedi sene sonra bırakıp İstanbul'a, Hâmid'in yanına dönecekti.
ŞİİR BİLE YAZILDI
Abdülhak Hâmid, hayata 1937'de Maçka Palas'ta Lüsyen Hanım'ın kolları arasında veda etti. İstanbul o senelerde henüz bu kadar büyümemişti, şimdi şehrin göbeğinde kalan ve üzerinde Zincirlikuyu Mezarlığı'nın bulunduğu arazi, şehrin dışı sayılıyor ve tam o günlerde Avrupa modeli bir kabristan haline getirilmesine çalışılıyordu. Zincirlikuyu'nun ilk sâkini, Abdülhak Hâmid oldu. Cenazesi bir Nisan günü çok büyük bir törenle kaldırılıp Zincirlikuyu'ya defnedildi ve yine o senelerde gayet yeni olan bir modaya uyularak mezarının üzerine çelenkler kondu. Edebiyat tarihimizin belki de en büyük utanmazlığı olan bu hadiseden, geriye o devrin edebiyat âlimi ve şairi Tâhirü'l-Mevlevî'nin Hâmid'in vefatından sonra yazdığı bir dörtlük kaldı: "Cismini bâr-ı diyâset (deyyusluk yükü) ezerek / âkıbet girdi mezâra pez... / Sığmadı boynuzu lâkin kabire / Attılar üstüne bir hayli çelenk"