Hasan Cemal'in serveti
Yazının benim için asıl önemli tarafı, hemen girişteki cümlelerdi. Hasan Cemal, "Altan Öymen gibi ben de Ankara'lı sayılırım. Babam küçük memurdu. Ailemiz, 1952 yılında ben sekiz yaşındayken, Trakya'daki Alpullu Şeker Fabrikası'ndan Ankara'ya taşınmıştı. Çünkü, babam sevgili Ahmet Cemal daha iyi okuyabilmeleri için taşradan kurtarmak istemişti çocuklarını..." diye başlıyordu.
"Çocuklarını taşradan kurtarmak isteyen küçük memurun" kim olduğunu bilir misiniz?
Cemal Paşa'nın oğlu idi... Yani, Enver ve Talât Paşalar ile beraber, imparatorluğun son on senesine hâkim olan, söyledikleri her söz kanun yerine geçen, hattâ kanunlardan bile üstün sayılan üç kişiden birinin oğlu... Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'den sürgüne giden aile, Paşa'nın 1922'de Tiflis'te kurşunlarla can vermesi üzerine memlekete dönmüş ve çocukları hayatlarını çalışarak kazanmak zorunda kalmışlardı.
Paşa'nın oğlu Ahmed Cemal, tayinini Alpullu'dan Ankara'ya çıkartabilmek için nasıl uğraşmış, kimlere ve nerelere nasıl dil dökmüştü, Allah bilir...
İttihadçılar'ı sevmeyebilir, koskoca bir imparatorluğun onlar yüzünden battığına inanabilir, hattâ biraz da paranoyanız varsa, bugünün Ergenokon iddiaları ile İttihadçılar arasında bağlantı bile kurabilirsiniz. Ama, bir hakikati inkâr edemezsiniz: İttihadçılar'ın beş parasız olduklarını, sadece ailelerinin değil, kendilerinin bile maaşlarıyla yahut anadan-babadan kalma küçük gelirlerle geçindiklerini, hep maddî sıkıntı çektiklerini, zira devleti soymadıklarını...
Hasan Cemal'in aile öyküsü bu gerçeğin, yani "dürüstlük" kavramının tam bir örneğini teşkil eder ve sadece Cemal Paşa'nın değil, önde gelen diğer İttihadçılar'ın aileleri de aynı vaziyettedir.
ASIL SERVET, BUDUR!
Ben, bu aileleri yakından tanıdım ve seneler öncesine dayanan dostluğumuz hâlâ devam ediyor. Maddî vaziyetlerini, ne şekilde geçindiklerini, daha doğrusu geçinebilmek için nasıl çalışmak zorunda olduklarını yakından bilirim.
Müşterek özellikleri, zengin olmamaları idi. Evlerinde gerçi birkaç devlet adamının geçmişten kalma tablosu, tabak yahut çatal-bıçak cinsinden birkaç şık eşya ve bol bol da fotoğraf vardı. Koltuklarının vakti zamanında gayet havalı oldukları belliydi ama artık hemen hepsi gıcırdardı, sandalyeleri gitti-gidecek gibiydi ve tek-tük kalmış olan eşyalardan biri her sıkıntı ânında mutlaka eksilirdi, yani satılırdı. Zira ya torunlardan birinin okul masrafları artmıştı, yahut akıp duran çatının tamiri artık elzem olmuştu.
Satılanlar "antika" değil, sadece "eski" fiyatına giderdi ama hepsinin evinde artık pek para etmeyen, hattâ dikkat bile çekmeyen, unutulmuş fakat onlar için çok önemli bir başka servet vardı: Temiz bir isim! Dedelerinin siyasi hataları belki vardı ama en güçlü oldukları devirlerde bile tek kuruşa tenezzül etmemişler, servet sahibi olamamışlardı.
İsim vermeden, bundan iki sene önce meydana gelen son derece hüzünlü bir hadiseyi nakledeyim:
İttihad ve Terakki'nin çok önemli bir liderinin yani Türkiye'nin kaderine senelerce hükmetmiş kişilerden birinin torunu olan bir hanım, büyükbabasının diğer kader arkadaşlarının soyundan gelenler gibi, hayatını çalışarak kazanmak zorundaydı. Nişantaşı'ndaki bir mağazada tezgâhtarlık yapıyordu!
Bu hanımefendi iki sene önce aniden vefat etti, cenazesini çalıştığı mağaza kaldırdı ve dostları, vefatından o mağazanın gazeteye verdiği ilân sayesinde haberdar oldular.