Cem Sultan'ı tılsımlarla dolu gömleği bile kurtaramadı
Giyilmelerinin, yani vücudu sarmalarının dışında başka işlere de yarayan tılsımlı gömlekler, asırlar boyunca genellikle para mevki sahipleri sahipleri tarafından kullanıldılar. Bu gömleklerin en güzellerinden biri Fatih'in bahtsız şehzadesi Cem Sultan'a aitti ama pek bir işe yaramadı ve şehzade gurbette acılar içinde can verdi.
Tılsımlı, yani üzerlerinde duaların ve muskaların yazılı olduğu ama artık unutulan gömlekler, asırlar boyunca kullanıldılar.
Bu gömleklerden biri Cem Sultan'a, yani Fatih'in gurbetlerde can veren bahtsız şehzadesine ait. Hepsi gerçi zamanın en iyi ipeğinden, binbir emek ve göznuru harcanarak yapılmışlar ama sadece giyilmeleri için değil, bir başka maksatla dokunmuşlar. Amaç, giyeni kötü etkilerden korumaları...
Sadece bu kadar da değil; cin, peri, vesaireyi yaklaştırmayacaklarından, şans ve baht açacaklarından emin olunması. İşte bu yüzden, üzerleri çeşit çeşit "vefk"le, yani bedensiz varlıklarla temasa yaradığına inanılan, içlerinde harf veya rakam yazılı küçük kutucuklara bölünmüş karelerle yahut dikdörtgenle dolu.
"Vefk", tarihin en eski dönemlerinden bugünlere gelebilmiş bir sistemin adı. İçine en az üç ismin yazılabileceği, kutucuklara bölünmüş bir çizim. Kelimeler kâğıt üzerine yazıldıkları takdirde, tütsülemede de kullanılıyor, yani yakılıyor ve çıkan duman, "okunacak" kişinin üzerinde gezdiriliyor. Suya atılıp, suyunun derde derman arayanlara içirildiği de oluyor.
Gömleklerin üzerinde üçgeninden çokgenine kadar çeşit çeşit geometrik şekiller var. Üçgenler iyi niyetlere yarıyor, Kare ve dikdörtgenler kem gözleri kör ediyor, altıgenler Hazreti Davud'un sembolü sayılıyor muskaların yerini tutuyor, el şekli Kuzey Afrika'dan gelen bir inanca dayanıyor ve Hazreti Fatma'nın elini temsil ediyor, hilâl "kötü varlıkların saldırısından" koruyor, uc uca getirilmiş üç karenin oluşturduğu "beduh" denilen üçgenler tılsımın yerini tutuyor...
İşte, böyle binbir derde deva olduğuna inanılan tılsımlı gömlek merakı, sadece Cem Sultan'a mahsus değil. Padişahlar da, meselâ Kanuni Süleyman'ın oğlu Sultan Selim de giymiş bu gömleklerden. Şimdi hepsi Topkapı Sarayı'nın depolarında ve sayılarının çokluğu bir zamanlar ne kadar revaçta olduklarının isbatı...
Sahipleri tarafından gece-gündüz giyilip giyilmediğini, giyildilerse işe yarayıp yaramadıklarını, istenilen sonucun alınıp alınmadığını bilmiyoruz. Ama bir kişiye, Cem Sultan'a pek yâr olmadıkları kesin. Yâr olmamışlar, zira zavallı şehzade kendisi için dokunmuş gömleği bir defa olsun giyememiş. Giyemediği, yaka kısmının beş asırdan buyana daha açılmamış olmasından belli.
Cem Sultan, işlenmesi tam üç yıl süren bu tılsımlı gömleği giyebilseydi, üzerindeki sıra sıra sembol, şekil, vefk ve "varlık" ismi Fatih'in bu en sevgili şehzadesine yâr olabilir ve Cem'in gurbetlerde o feci akıbete yuvarlanmasını engelleyebilir miydi dersiniz?
Böylesine acı bir gurbeti başka hiç kimse yaşamadı
Şehzade Cem, Fatih Sultan Mehmed'in küçük oğluydu ve onun tattığı gurbet acısını, dünya tarihinde belki de bir başkası hiçbir zaman tatmadı.
Babasının 1481'de ölümünden sonra ağabeyi Bayezid'le başladığı taht mücadelesinde yenildi, girdiği savaşları kaybetti ve Rodos'a, Saint Jean Şovalyeleri'ne sığındı. Tam 13 sene, Avrupa'da bir şehirden ötekine taşındı. Avrupa krallarıyla papalar ve Bayezid arasında pazarlık konusu oldu, Nice, Roma ve daha bir çok Avrupa şehirlerinde mekik dokudu ve 1495'te, 36 yaşındayken Napoli'de can verdi. Zehirlendiği söylendi, cenazesi bile pazarlık konusu edildi ve tam beş yıl sonra Bursa'ya getirilerek defnedildi. Şair olarak Türk Edebiyatı'nda bir hayli önemli yere sahip bulunan Cem, yaşadığı gurbeti lirik şiirlerinde en iyi şekilde aksettirmişti.
***********************************************
B Ü Y Ü K S Ö Z L E R
GAZEL
Efendimsin, ben kulunum. Âlemde her ne varım varsa sendendir; âşıkların arasında şöhretim varsa, adım-sanım duyulmuşsa, ancak sendendir, senin lutfundandır.
Benim yaşayışımın feyzisin; hâsılı benim yürüyen ruhumsun; ömür sermayemden bir kâr elde etmişsem, sendendir.
Senin zamanında felekten zerre kadar incinmedim. Ey parlak, ışıklı güneş! âh ediyorsam, feryâd ediyorsam, ancak senin yüzünden âh etmedeyim, feryâd etmedeyim.
Aşkının şehidi oldum, göğsüm ateşlerle dağlanmış ir lâleliktir. Kabrimin ışığı, mezarımın mumu varsa, sendendir.
Galib'in sığınağı, yâ Hazret-i Mevlânâ, sensin; sana kaçar, sana sığınır ancak. Başımda övüneceğim bir külâh varsa, sendendir (Şeyh Galib).
***********************************************
E S K İ İ F T A R S O F R A M I Z
Cihankeşân hoşafı
Genellikle eski evlerin tahta perdeleri önünde yetişen penbe çiçekli nadir bulunan "cihankeşân" ısırgana benzer tatlı otun taze yaprakları gülsuyunda bir gece öncesinden bekletilir. Sonra, yumurta akıyla kaynatılır, ince bir tülbendden süzülür. İçine el ayası miktarında kelle şekeri atılır. Soğuduktan sonra, önceden hazırlanmış buzdan kâseye içine dökülür ve her bir kâseye iki adet kuru karanfil ilâve edlir. Daha hoş kukulu olmasını isteyenler, demirhindi ilâve edebilirler (Kadı Selim Sırrı Efendi'nin "Ağdiyye Risalesi"nden).
***********************************************
H A T T I N Ü S T A D L A R I
Sultan İkinci Mahmud
(1808 - 1839)
Şiire ve musikiye olan sevgisi dışında güzel yazıya olan alâkası dolayısıyla bu sahada çalışan ve güzel eserler bırakan Sultan İkinci Mahmud'un Osmanlı-Türk hat sanatında ayrı bir yeri vardır.
Şehzadeliği zamanında saray hattatı Kebecizade Mehmed Vasfi Efendi'den aklâm-ı sitte denilen altı çeşit yazıyı meşketti ve 1807'de bir hilye ile icazetname aldı. Ayrıca iki adet Kur'an da yazan Şehzade Mahmud, padişahlığa yükseldiğinde o tarihlerde devrin en tecrübeli hattatı olan ve celide ekol sahibi bulunan Mustafa Rakım'dan da dersler aldı ve bu yazıda hocasına yaklaştı. Hatta bu yüzden "Sultan Mahmud'un yazılarını, hocası Mustafa Rakım yazıyor" diye bir söylenti ortaya çıkmıştı.
Hükümdarın Topkapı Sarayı'nda bulunan çalışmaları, bu söylentileri yalanlamaktadır. İkinci Mahmud'un halen 60'tan fazla celi sülüs levhası vardır ve hattat padişahların en mahiridir.