Şapkasız başı koparmak!
Büyük romancı Ahmet Hamdi Tanpınar 1936 yılında, Türkiye’de romanın olmayışını “sınıfların olmamasına” bağlar. Üstada göre, bizde sınıfların olmaması, “aydını ayrı bir sınıf” haline getirmiş, bu durum da aydın ile toplumun ilişkisini “belirsiz” bir hale sokmuş. Aydın, kendi meşrebine göre toplumu biçimlendirmede sonsuz bir özgürlük alanı yakalamış. (Buradaki “aydın”, “devlet eğitiminden geçmiş yönetici zümre” anlamındadır...)
“Şapka İnkılabı”ndan hemen önce ve hemen sonra yaşanan iki olay, bu teze çok esaslı birer örnek teşkil ediyor.
Şöyle ki:
Kendisi de “1925 tevkifatı”nda komünistlikten İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp mahkûm olan, gençliğinde “Turancı”, 1920-27 arası “komünist”, 27’den ölümüne kadar da “Kemalist” olarak yaşamış Şevket Süreyya Aydemir, “Suyu Arayan Adam” kitabında anlatıyor:
“İstiklâl Mahkemesi, Hacı Bayram türbesine giden yolun alt sokağında, iki katlı harap bir binaya yerleşmişti. Biz mahkeme binasına girince, evvelâ alt kat sahanlığında veya odaların aralığında bir yerlerde oturtulduk. Yukarıda birtakım hareketler oluyordu. İnenler, çıkanlar, getirilenler, götürülenler vardı. Fakat bir ara yukarıda kopan gürültü, bütün hareketleri durdurdu. İri yarı, pehlivan yapılı bir mahkeme üyesi, merdivenin başında bağırıyor, tepiniyordu. Başında kocaman bir kalpağı vardı. Hasır şapkalı bir gencin yakasına yapışmış tartaklayıp duruyordu;
‘Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Baban da mı şapka giyerdi. Anandan şapkalı mı doğdun?’
Sonra sözler, muameleler daha da sertleşti. Arkasından kuvvetli bir tekme yiyen genç, merdivenlerden aşağı tekerlendi. Çantası bir tarafa, şapkası bir tarafa gitti. Fakat heybetli üye hâlâ hıncını alamıyordu. Basamakların başında boyuna birtakım küfürler, ağır tabirler savuruyordu. Şapkasını, çantasını güçbela toparlayan genç kendini sokağa attı. Artık bu tabirleri işitemeyecek kadar uzaklaşmıştı.”
Şevket Süreyya’nın bahsettiği genç, Hikmet Şevki adında bir gazeteciydi. Pek meşhur biri değildi, bazı gazetelerde tefrika aşk romanları yazmış dönemin sıradan bir muhabiriydi. Şapka Kanunu henüz çıkmamıştı ama bazı “atılganlar” şapka giyebiliyordu. Belli ki Hikmet Şevki, “hava atmak için” başına hasır bir şapka geçirip mahkemeye haber kovalamaya gelmişti.
O gün, mahkeme binasına şapkayla geldi diye o gazetecinin kıçına tekmeyi basıp merdivenlerden yuvarlayan kişi, Ankara İstiklal Mahkemesi’nin Başkanı Ali Çetinkaya’ydı. Namı diğer “Kel Ali”...
Bu hadiseden çok kısa bir süre sonra, 25 Kasım 1925 günü “Şapka Kanunu” kabul edildi.
Şapka Kanunu çıkmadan önce “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı bir risale yazmış olan İskilipli Atıf Hoca, kanun çıktıktan 1 ay sonra İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Ankara’ya getirildi. Hoca risalesinde “Müslümanları amel-iman bütünlüğüne” davet etmiş, “Müslümanların, Müslüman olmayanların kılık kıyafetine özenmelerinin dinen caiz olmadığını” söylemişti, o kadar.
Hoca 26 Ocak 1926 günü İstiklal Mahkemesi heyetinin karşısına çıktı. Risaleyi kanun çıkmadan önce yazıp yayınladığını, risaledeki görüşlerinden vazgeçmediğini ancak kanuna karşı bir hareketinin olmadığını söyledi. Savcı 3 yıl hapis cezası istedi. Ancak mahkeme savcıyı dinlemedi, Atıf Hoca’yı idama mahkûm etti, Hoca bir hafta sonra Ankara Samanpazarı Meydanı’nda darağacına çekildi.
Hoca’nın idam kararını verip hemen uygulayan mahkeme heyetinin başkanı da Ali Çetinkaya’ydı, namı diğer “Kel Ali”...
Kel Ali’nin, “şapka giydi” diye gazeteci Hikmet Şevki’yi tekmeleyerek mahkemeden kovarken başında kalpak vardı. Çok değil iki ay sonra “Şapka dinen caiz değildir” dediği için İskilipli Atıf Hoca’yı darağacına gönderirken ise bu kez başında hasır bir şapka vardı.
Kendilerini rejimin gerçek sahipleri olarak gören Kel Ali, Kılıç Ali ve Necip Ali “Üç Aliler Divanı”nı kurmuştu. Üçü de hukukçu değildi. Mustafa Kemal’in emriyle İstiklal Mahkemesi’nin kararlarına “hukuk alet edilmeyecek”ti.
Ne adam gibi bir “burjuvazi”, ne de “güçlü bir işçi sınıfı”nın oluşumuna izin vermemiş olan rejim, Cumhuriyet’in kuruluşundan yakın bir döneme kadar Kel Ali gibi “aydınların” eliyle, Ahmet Hamdi’nin bahsettiği bu “sınıfsız ortamın” konforunu yaşadı. Atanmış “aydınlar”, hükmettiler koca bir toplumun kaderine.
O yüzden kendilerini hâlâ bu devletin gerçek sahipleri olarak görüyorlar.
Seksen yıl boyunca “devlet dersinde hiç sınıfta kalmamış” olan atanmış yönetici elit aydınlar, ele geçirdikleri “imtiyazı” hep tepe tepe kullandılar.
Son on yılda iktidarı kaybettiler; o yüzden bu kadar hırçın ve pervasızlar.