Çok uzun bir süreden beri kendime verdiğim bir sözü tutuyorum. Elimden geldiği kadar gündelik siyasete, herkesin konuştuğu “büyük” meselelere dair yazı yazmamaya çalışıyorum. Herkesin uzmanı olduğu bir meselede (Türkiye’de herkes siyaset, ekonomi ve futbol uzmanıdır, hatta o sırada gündem neyse onun uzmanıdır) ne söylersen söyle sözünü kimseye dinletemezsin; herkes kendi ideolojisinin mürididir artık.
Dolayısıyla mezkûr meselemiz üzerine; devam eden süreç, Suriye’de olup bitenler, bu hadiselerden mütevellit gidişatımıza dair yazmamaya, konuşmamaya çalışıyorum. Bunun birçok kişisel sebebi var, girmeyeceğim. Müsaadenizle son bir defa içimde birikenleri söyleyip sözü tekrar sevdiğiniz meselelere, edebiyata, şiire, tozlu raflarda kalmış insan portrelerine getireceğim, söz. Biliyorum bu yazdıklarımın da bir faydası olmayacak ama olsun! Ne zaman yarası derin, içi kanayan, cılk yaralarına sürecek bir merhem bulamayıp, sanki hekimmişim gibi koşup benden medet uman dostlarıma, sadece tek bir şey söylüyorum, “yaz, geçer” diyorum.
Yazalım bakalım, geçecek mi?
*
Ulus devletler çağında -ki bu Fransız ihtilaliyle başlar ve bütün bir on dokuzuncu asrı kaplar- pıtırak gibi devletler biterken yeryüzünün farklı coğrafyalarında, o devletleri kuranlar ilk etapta yurttaşlarına mutlu, güvenli ve zengin bir hayat vaat etmediler, o sonrasının işiydi… Sonranın işi deyip bunu gerçekten de sonrasında iş edinip işe girişenler, dünyada demokrasisi güçlü, hukukun her şeye egemen olduğu nispeten adaletli devletler haline geldiler. Saydığım üç şeyi (yurttaşlarını güvenli bir ortamda, zengin ve mutlu yaşatma) yerine getirmeyenler ise, askeri darbeler, iç karışıklıklar, enflasyon ve terör belasıyla karşı karşıya kaldılar. Kürtler ne birinci ne de ikinci grubun içinde yer aldılar. Çünkü onların bir devleti olmadı. (Olsaydı, kesinlikle ikinci grupta yer alacaklardı.) Tam tersine, toprakları dört devlet arasında bölüştürüldü. O devletlerin “eşit vatandaşı” olmanın önü kesildi. Ötekileştirildi. Dilleri yasaklandı. Kimlikleri inkâr edildi.
İsyan ettiler; liderleri darağacına gitti. Ağladılar; duyan olmadı. Kimyasal gaza, toplu göçe, yer değiştirmelere, sürgünlere maruz kaldılar; pek kimseler umursamadı.
Tarih kadar uzun bir hikâyenin sonunda geldik bugüne.
*
Bu saatten sonra Kürtlerin bir devlet kurmaları mümkün değil. (Bana göre akılcı bir girişim de değil.) Eğri oturup doğru konuşalım, iğneyi önce kendimize batıralım. Dört farklı devletin sınırları içinde yaşayan Kürtlerden bir devlet çıkarmak, bir yaz gecesi, ışıksız bir yerde berrak gökyüzündeki yıldızları saymaktan daha zor bir iştir. Ayrıntısına hiç girmeyeceğim.
Peki, sen ne öneriyorsun diyeceksiniz?
Ben Kürtlere kuracakları bir devlet yerine, yaşadıkları devletlerin sınırları içinde orayı kim yönetiyorsa, hangi parti iktidardaysa veya iktidara geliyorsa onunla ittifak yapıp o ülkenin yönetimine ortak olmayı öneriyorum!
Tek çözüm yolu budur bana göre.
*
Ulus devletler çağı geride kaldı. Kürtler bu treni yüz yıl önce kaçırdı. Şimdi dünya yeni bir çağa giriyor. Yapay zekâ bize yeni bir dünya ve yeni bir hayat vadediyor. Kurulmakta olan yeni dünyanın nasıl bir dünya olacağına; onu kimlerin, hangi değerlerle yönettiğine bağlı olacak. Hayatımızı kendimiz planlayacağız. Eğitimi, sağlık takibini, öğrenmeyi, hatta duygusal seçimlerimizi bile devlet değil kendimiz planlayacağız. Hızla otonom bir hayata gidiyoruz. Evler, şehirler, ulaşım her şey otonom hale geliyor. Zaman kavramı değişiyor. Rutin işler azalıyor. Boş zamanlarımız artıyor. Yeni meslekler doğuyor. Nakit para dolaşımdan çıkıyor. “Bilmek” değil “doğru soruyu” sormak makul hale geliyor. Bırakın yeni bir devlet kurmayı, “insan olmak ne demek” sorusu hepimiz için elzem soru haline geliyor. Bilişime, teknolojiye yatırım yapan, yaratıcı beyinler yetiştirip çağın önünde durmaya çalışanlar belirleyecek bu yeni dünyanın düzenini; yeni devlet kurmanın peşinde koşanlar değil. Şimdiye kadar tartıştığımız hiçbir meselenin hükmü kalmayacak bundan böyle. Sloganların, kahramanlık destanlarının, göğüslere takılan general apoletlerinin, etrafı yakıp yıkmanın dönemi hızla kapanmak üzere.
Kurulmuş olan devletler bile bu muazzam gelişmeler karşısında nasıl ayakta kalacak, ona bakıyorlar şimdi.
*
Biliyorum, Kürtler haritaların cetvelle çizdiği çizgilerden çok daha kadim bir hikâyenin taşıyıcılarıdır. Mezopotamya’nın Anadolu’nun kadim kültürüne basılmış mühürleri var. Ortadoğu’da dağların gölgesi, ovaların sessizliği, nehirlerin sabrı onların dilinde, “stran”larında ve hafızasında ortak bir yankı buldu bugüne kadar. Bu yankıya ne sesler karışmış, bir bilseniz!
Haçlıları durduran İslam komutanı Selaheddînê Eyyubî onların çocuğudur; İstanbul’u fethederek yeni bir çağ açan Sultan Fatih’i yetiştiren, onun hocası Mela Goranî onların arasından çıkmış; imanı akılla temellendirip modern çağın şüphelerine Kur’an merkezli cevaplar arayan büyük alim Bediüzzaman’ın adı “Seîdê Kurdî”dir; Türkçe’nin ses bayrağını hiçbir Türk’ün çıkaramadığı zirveye çıkaran Yaşar Kemal, fakir bir Kürt anne babanın oğludur.
Dört devletin sınırları içinde yaşıyor Kürtler. Evet, sınırlar devletlerin dilidir; hayat ise insanların… İnsanlar yan yana yaşarken, diller birbirine değmiş, yemekler karışmış, kelimeler ödünç alınmış, acılar bir süre sonra ortak acı olmuş…
Sorarım size:
Bir çocuk ağladığında hangi dilden ağlar?
Bir anne yasına hangi bayrağı örter?
Bir mezarın üstünde hangi marş susar?
Ölüm taraf tutar mı?
Acı hangi millettin malıdır?
Bu soruları istediğiniz kadar çoğaltın.
*
Ayrı bir devlet fikri, çoğu zaman yarım kalmış adalet duygusunun ve tanınma arzusunun yansımasıdır biliyorum. Bu arzunun ardında ne felaketler ne bastırılmış, yasaklanmış kimlikler ne duyulmamış çığlıklar vardır bir bilseniz. Ancak devletler kurulurken çoğu zaman yeni sınırlar kadar yeni yalnızlıklar da inşa edilir. Bir duvar yükseldiğinde sadece ötekiler dışarıda kalmaz, içerde kalanlar da daralır, nefes alma güçlüğü çeker.
Oysa birlikte yaşamak zor ama derin bir sanattır. Bu sanat, birbirini, birbirine benzetmeden olduğu gibi kabul etmeyi, farklılığı tehdit değil zenginlik olarak görmeyi gerektirir. Kürtlerin yaşadığı coğrafyada, asırlar boyunca süren ortak hayat, bunun mümkün olduğuna dair sessiz ama güçlü bir şahittir. Tek bir misal vereceğim:
Yirminci asrın başına kadar memleketim Hakkari’de yaşayan Nasturiler, Müslüman Kürtlerden sadece kafalarına taktıkları beyaz keçeden külahlarıyla ayırt edilebiliyorlardı. Binlerce yıl süren bu birliktelik, felaketler çağında birkaç yılda tarumar oldu, hepsi yok olup gittiler.
*
Barış içinde bir arada var olmak, kimliğin silinmesi değil; onun güvenle nefes alabilmesidir.
Bir dilin yasaklanmadan konuşulabildiği, kamusal alanda hürmet gördüğü, eğitim aracı haline geldiği; bir kültürün folklor vitrinine hapsedilmeden yaşayabildiği bir düzen, ayrılıktan daha onarıcıdır. Çünkü tanınan kimlik kabuğuna çekilmez; paylaşıma açılır.
Ortadoğu’nun çok dilli tek toplumudur Kürtler. Kürtler hem Kürtçe hem Türkçe hem Farsça hem de Arapça biliyorlar. Ama Türkler, Araplar ve Farslar tek dillidir. Bir milletin dilini bilmiyorsan onun acısını bilemezsin, duygusu yabancı kalır sana. Dille duygulara nüfuz edilir çünkü.
Kürtçe bu dört devlet arasında kamusal bir dil haline geldiğinde onun paylaşımı da kolaylaşır, belki bu dört devletin hiç olmazsa münevverleri Kürtçe öğrenir. İnanın siz Kürtçe öğrendiğinizde ben Neşet Ertaş türkülerini dinlediğimde nasıl hüzünleniyorsam, Sezen Aksu’yu dinlediğimde nasıl mest oluyorsam, siz de Şakiro’yu dinlediğinizde öyle hüzünlenecek, Rojda’yı dinlediğinizde öyle mest olacaksınız. Kürtlerin kültürel zenginliğini, yaşadıkları ülkelerin ortak hazinesi haline getirmek hem o devletleri demokratikleştirir hem de ülke halkının refahını arttırır. Böylece, pek netameli olan Kürt meselesi de çatışmasız bir zemine taşınmış olur.
*
Bir topluluğu yaşadığı coğrafyayla tanımlamak zordur. Kişi, eğer bir kimlikten mustaripse, yani kimliği başkaları için sorun teşkil ediyorsa, ona o kimliği veren şey, başkalarının sorun gördüğü şeydir. Alimin dediği gibi insanın baskı altında olan tarafıdır kimliği anlayacağınız. Bu yüzden de Kürtler, yaşadıkları coğrafya Kürdistan’la değil, Kürtçeyle, yani dilleriyle tanımlanıyorlar. Onlara kimliğini veren dilleridir, çünkü baskı altında olan, yasaklanan, horlanan dilleridir, bu yüzden de kimlikleridir.
Kürtler toprak davasından çok dil davasını gütmeli. Onu yaşatmanın yoluna bakmalı. Başka bir toprakta yaşamak istersen dilini oraya götürebilirsin ama toprağı başka yere götüremezsin. Bu yüzden bana göre Kürtçe, Kürdistan’dan daha kıymetlidir.
Bir dili toprak parçasıyla tartmak, terazinin kefelerine iki farklı alemi koymak gibidir. Toprak haritada çizilir; dil ise hafızada. Toprak el değiştirir, bölünür, işgal edilir; dil ise ancak unutulursa ölür. Bu yüzden Kürtler mekânı değil, manayı merkeze almalı.
Kürdistan, dağların gölgesinde, sınırların cetveliyle parçalanmış bir acılı coğrafya olarak yer alır kadim haritalarda. Oysa Kürtçenin sınırları yoktur; bir ninnide, bir ağıtta, bir mezarlıkta, bir pazarlıkta, bir duada var olur. Haritalar susar, dil konuşur. Haritalar değişir, dil direnir. Bir çocuk ilk kelimesini söylediğinde, hangi bayrağın altında olduğunun önemi yoktur; o kelimeyle birlikte onun için yeni bir dünya başlar. İşte bu başlangıç, her türlü coğrafyadan daha derin bir vatan kurar o çocuğa.
*
Dil bir halkın başına gelen, tarih boyunca yaşadıklarının arşividir. Sürgünün tozu, yasın karası, sevdanın neşesi, neşenin coşkusu kelimelerin içine siner. Kürtçede bazı kelimeler vardır ki, tek başına bir tarih taşır; çevrildiğinde eksilir, sadeleşir, hatta yoksullaşır. Çünkü dil sadece anlam taşımaz; duygunun ağırlığını, sesin titreşimini, suskunluğun payını da taşır.
Bir dili kaybetmek, yalnızca kelimeleri değil, o kelimelerin yüklediği bütün bir tecrübeyi kaybetmektir. Bu yüzden ölen her Kürtçe kelime, bir Kürt milliyetçisi yaratır. Ve en tehlikeli milliyetçilik de bu yoksunluğun içinde boy veren milliyetçiliktir.
Onun için; Kürtçe, Kürdistan’dan daha kıymetlidir derken, toprağı inkar etmiyor, tam tersine toprağı aşan bir vatan fikrini savunuyorum. Çünkü vatan, yalnızca üzerinde yaşanan yer değil, içinde yaşanan dildir. Unutmayın büyük Heidegger’in sözünü, “Dil varlığın evidir”. Bir insan anadilinde düşünemiyorsa, kendi evinde kiracı gibidir. Ana dilinde sevebiliyorsa, dünyanın neresinde olursa olsun kendini evinde hisseder.
Tarih bize şunu fısıldar: Diller yasaklanır, küçümsenir, susturulmak istenir; ama fısıltıyla bile olsa yaşamaya devam ederler. Zamanın onca gürültüsü içinde o fısıltı hep derinden derine duyulur. Kürtçenin kıymeti de buradadır. Eğitim aracı olmadan, okullarda öğretilmeden, modern romanların yazıldığı, edebiyatının yapıldığı dünyanın tek dilidir. Bunu da Kürtlerin onca kıyıma karşı kendi dillerine olan kıskaç bağlılıklarına borçluyuz. Yasaklıyken de ninni oldu, okul kitaplarında esamesi okunmadığı halde yoksul köy evlerinde çoğaldı.
Toprak elden gidebilir, bugün “kazanım” dediğiniz şeyler neyse onlar berhava olabilir ama dil elden giderse o “kazanım” dediğiniz şeyin beş paralık değeri olmaz.
*
Altmış yaşını çoktan geçmiş, hayatının neredeyse elli yılını bu keşmekeşin içinde geçirmiş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Kürt olarak, bugün şiddetli bir milliyetçi hezeyana kapılmış, kanını dökerek bir ülke kurtaracağına inanan binlerce müridin hışmını üzerime çekmeyi tekrar göze alarak bunları söylerken bir tercih yapmıyor, naçizane bir uyarıda bulunuyorum:
Eğer Kürtçeyi korumazsak, coğrafyanın hiçbir anlamı kalmaz. Kürdistan, Kürtçe konuşulduğu müddetçe bir anlam ifade eder. Kelimeler susarsa coğrafya anlamsızlaşır. Bu yüzden belki de en sahici vatanseverlik, bir dili yaşatmaktır. Çünkü dil yaşarsa, halk da yaşar; halk yaşarsa coğrafya adını yeniden hatırlar.
Kürtçe bir atasözü, “Aş çûye hûn li pey çeqçeqokê ne”, der. “Değirmen gitmiş sizin derdiniz çıkrık…” Birçok siyasi Kürt milliyetçisinin trajedisi de bu olsa gerek.
*
Kürtlere önerilebileceğim en radikal isyan, kendi dillerine sahip çıkma isyanıdır. O dilin kelimelerini kalkan yapın kendinize; tek silahınız o dilin merhametli, şefkat dolu kelimeleri olsun, bildiğiniz öteki dillerin Arabi’nin, Türki’nin ve Farisi’nin kelimeleriyle yoldaş kılın onları, elinizde “bijî jiyan”, “yaşasın hayat” pankartı, dayanın yaşadığınız devletlerin kapısına, o dili kendi dilleriyle birlikte yaşatma talebinde bulunun onlardan şiddetten uzak merhametli bir dille. Taktik değiştirin, yeni bir hayat kurmaya çalışın o kelimelerle. Başınızı göğe erdirecek olan, namluları ölüm kusan silahlarıyla, omzunda iri apoletler taşıyan kod isimlerini birbirine karıştırdığım generaller değil; soğuk evinde, keder içinde, hasretten çatlaya çatlaya iğneyle kuyu kazar gibi sürgünde Kürtçe bir kelimeye hayat veren Mehmed Uzun ayarında yazarlar, romancılar, şairlerdir. “Milli şuuru” silahlar değil, romanlar yaratır çünkü.
*
Belki asıl mesele “kimin toprağı” meselesinden çok, o toprak üzerinde “nasıl bir hayat?” sorusunda yatıyor. Adaletin, eşitliğin, güvenliğin, refahın, mutluluğun ve karşılıklı saygının olduğu bir birlikte hayat, haritalardan daha kalıcı izler bırakır. Nehirler sınır tanımaz. Dicle Fırat topraklarımızdan çıktığı andan itibaren bizim değildir. Kuşlar sınır bilmiyor. Rüzgârın umurunda değildir hudutlar. Hiçbir kartala pasaport sorulmaz. İnsanlar da en derin anlamıyla böyle olmak ister; kadim zamanlarda olduğu gibi…
Dört devletin sınırları içinde yaşayan Kürtlerin hikayesi ayrılığın değil; birlikte yaşamanın imkanlarını yeniden düşünmeye çağırıyor bizi. Çünkü bazen en cesur gelecek, yeni bir devlet değil, aynı gökyüzünün altında birbirini incitmeden yaşamayı öğrenmekte saklıdır.
*
Bir zamanlar bilime, sanata, kültüre, felsefeye can veren İslam medeniyeti Araplar, Türkler, Farslar ve Kürtlerin ortak eseridir. Sonra herkes yoluna gitti. Bu medeniyetten her birisinin payına ne düştü hesaplamak zor şimdi ama unutmayalım ki bir ormanda ağaçların her birinin kendi toprağını çitle çevirmesi değil, köklerinin yer altında birbirine sarılmasıdır ormanı ayakta tutan.
*
Kılıçların değil gerçeklerin çağında yaşıyoruz. (Bu “gerçeği” “hakikat” diye okumayın sakın!) Bu yüzden ne “Furkan günleri”; çünkü hak, apaçık bir bayrak gibi dalgalanmıyor semada… Ne de “isyan günleri”; çünkü zulüm bile artık usulünce, kurallara uygun yapılıyor, ölüm sadece evladı ölen anneleri öldürüyor artık. Kimse yanlışın tarafında olmak istemiyor ama kimse hakikatin yükünü de taşımak istemiyor. Her şey yasal, her şey makul, her şey ölçülü…
Sadece eksik olan azıcık vicdan!
*
Söyleyeceklerim bu kadar. Müsaadenizle kendi gündemime dönüyorum.
- 1
Şiirin ve elemin yurdundan yükselen ses - 2
"Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi - 3
"Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa - 4
Yaklaşan felaket! - 5
İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası - 6
Dostoyevski neyimiz olur? - 7
Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi? - 8
"Suphi'yi kim öldürdü?" - 9
Gazoz! - 10
Yol ayrımında bir serbesti denemesi