Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        E.L. James’in çok satan aynı adlı romanından uyarlanan “Grinin Elli Tonu” (Fifty Shades of Grey), zengin ve güçlü bir adamla genç bir üniversite öğrencisi arasındaki tutkulu ilişkiyi anlatıyor

        Filmin notu: 4.5

        1970’LERDE “Emmanuelle” ile “O’nun Hikâyesi”, 1980’lerde “9 1/2 Hafta” vardı; 2010’larda ise “Grinin Elli Tonu” var... Çekildikleri dönemin popüler kültürünü yansıtan bu erotik filmlerin ortak özelliği, kadının erkeğe kendini teslim etmesi ile cinsel haz arasındaki ilişkiden yola çıkmış olmaları. “Emmanuelle” ve “O’nun Hikâyesi” (Histoire d’O), modern Avrupa’nın donukluğundan Uzakdoğu’nun egzotik âlemlerine ya da aristokrasi nostaljisine kaçışı simgeliyor, seyirciyi muhtelif cinsel fantezilere davet ediyordu. “Grinin Elli Tonu” ise “9 1/2 Hafta” gibi bir Amerikan çiftinin ilişkisine odaklanıyor. Gökyüzüne uzanan büyük bir binanın en üst katındaki genç ve yakışıklı patron Christian Grey (Jamie Dornan), tam bir küresel sermaye çağı kahramanı. İngiliz Edebiyatı öğrencisi Anastasia (Dakota Johnson) ile ilişkisi üzerinden tanıyoruz Grey’i. Bütün öyküyü Anastasia’nın cephesinden takip ediyor, kadınlar için ulaşılmaz bir yerde duran Grey’i onun arzu ve heyecan dolu bakışlarıyla görüyoruz. Grey aslında iyi düşünülmüş orijinal bir karakter. Hayatında aşka, sevgiye ve duygusallığa yer vermek istemiyor. Yalnızlığından memnun ve ilişkilerinde gerçek bir kontrol manyağı. Kendisine sevgili değil, seks partneri arıyor. Üstelik her şeyi ayrıntılı bir sözleşmeyle kâğıda geçirmekten yana. Aradığı ne derseniz, bir çeşit “yumuşak sado-mazo ilişki”den söz edebiliriz. Grey bir Woody Allen filminde karşımıza çıksa eğlendirici olabilecek bir karakter. Ama ne yazık ki ağır, romantik bir dramdayız ve üstelik Anastasia, Grey’i çok ciddiye alıyor. Anastasia masumiyeti temsil eden, birçok genç kızın özdeşleşebileceği düz bir karakter. Grey’den etkilense dahi ilk andan itibaren kişiliğini korumaya, ona karşı koymaya çalışıyor. Ama yönetmen Sam Taylor-Johnson, Grey ile Anastasia arasındaki cinsel çekimi ya da Anastasia’nın cinsel uyanışını anlatmak, yani filmi erotik kılmak için gösterdiği görsel çabayı ikisi arasındaki psikolojik çatışmayı anlatmak için gösteremiyor. Senaryo da zaten buna pek izin verecek cinsten değil. Öykü, Anastasia’nın Grey binasından içeri girmesiyle birlikte hep aynı eksende ilerliyor: Anastasia cinselliği keşfediyor, Grey de onun masumiyeti uğruna kurallarını esnetiyor ve romantizme kapılıyor. Sonuçta, ne kadar direnirse dirensin, kadın erkeğin iktidarına ve maddi gücüne boyun eğiyor. Bu uyum, filme erotik bir monotonluk getiriyor. Aralarında gerçek anlamda bir çatışma çıktığında “İşte asıl öykü bu olmalı” dediğinizde ise film zaten bitmiş oluyor.

        ŞIK, CİLALI BİR FİLM

        Yer yer reklam filmlerini andıran sahneleriyle “Grinin Elli Tonu” şık, cilalı bir film. Ağırlıklı olarak yakın planlardan oluşan düz bir anlatımı var. Romana oranla daha az erotik ve kontrollü olduğu belli. Başta “9 1/2 Hafta” olmak üzere yazının başında sözünü ettiğimiz diğer benzerlerinin tümünden daha romantik ve aydınlık bir film. Sado-mazo ilişkilerin keşfine çıkan Avrupa filmlerinin yanında aile filmi gibi kaldığı kesin. “Alacakaranlık” hayranı kuşaklar için yumuşak ve ölçülü bir erotizm denemesi de denebilir. Çok ciddiye almadan, eğlenmek için de seyredilebilir.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar